HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
Serdar Dağıstan 2
Ahmet Kartal 3
ŞADİKUL HEMRA 4
Aygul S. TÜRİKPENOVA 5
Kardeş Kalemler 6
KEMAL BOZOK 7
Sayıların Sergüzeşti
Günlerden bir gün; Bir, İki’ye dedi ki,
- Hey İki, gel yanıma dur, olalım On İki.
İki cevap verdi;
- Hayır Bir kardeş, sen gel, dur benim yanıma; olalım Yirmi Bir. Yirmi Bir, On İki’den çoktur.
Bir, cevap verdi;
- Hayır, ben senden önde durmalıyım, çünkü ben senden önceyim.
İki dedi ki;
Hayır benim senin önünde durmam gerek, çünkü ben senden büyüğüm.
Bir söyledi...
İki söyledi...
Sözleri biri birine ters geldi...
Sonunda, dediler ki, gidelim Üç’ün yanına, o bizden büyüktür, davamızı o halletsin.
Üç, çokbilmiş; görmüş geçirmiş biriydi. Âşık olunca, vurulunca On İki de olurdu, Yirmi Bir de. Anladı ki, bu sevdâ henüz olgunlaşmamış.
Amma Üç’ün gönlünden başka şeyler geçiyordu. O, çoktan beri altı olmak istiyordu. Bir ile İki’yi görünce, elime iyi bir fırsat geçti diye düşündü. Bir ile İki, birleşseler onlarla başa çıkamam, gücümüz denk gelir. İkisini de ayrı ayrı aldatıp kendime katmalıyım.
Üç, önce gizlice İki’yle görüşüp aldatarak kendisine kattı, sonra da Bir’i. Oldu Altı.
Ve Dört Beş’e dedi ki;
- Gördün mü? Üç önceleri bize aşağıdan yukarı bakardı; şimdi Altı olmuş, kudurmuş, yukarıdan aşağı bakıyor.
Beş, Dörde dedi ki;
- Ziyanı yok, gel biz de birleşerek onun karşısına Dokuz olarak çıkalım.
Dört’le Beş birleşerek oldular Dokuz.
Altı bunu duyunca, coşarak kendinden geçti. Şöyle bir takla atarak, o da oldu Dokuz.
Önceki Dokuz, bunu duyunca haber gönderdi ki, sen gerçek Dokuz değilsin, sahte Dokuz’sun, Altı’dan dönmesin. Çok ileri geri konuşursan şöyle bir çekerim allak bullak olursun, yine dönersin Altı’ya.
Altıdan dönme Dokuz da evvelki Dokuz’a haber gönderdi ki, gevezeliğin lüzumu yok, şimdi bir vurursam üçe bölünürsün.
Daha bundan sonra biri birine sataşmadılar.
Yine günlerden bir gün, önceki Dokuz, “daha ne zamana kadar tek başıma yaşayacağım. Ben de kendime bir yoldaş bulup yalnızlıktan kurtulmalıyım,” diye düşünmeye başladı.
Böyle karar verdikten sonra Dokuz, Yedi’ye elçi gitti.
Diğer dokuz da yalnızlıktan usanmıştı. Ben de kendime bir eş bulayım diye Sekiz’e elçi gitti.
Önceki dokuz bunu duyunca yine kara kara düşünmeye başladı. “Ben Yediy’e yanaşınca Doksan Yedi olacağım. Diğer dokuz Sekiz’le konuşup olacak Doksan Sekiz. Ama niçin o benden fazla olsun ki?..” dedi.
Bu kızgınlıkla yanındaki Yedi’yi atarak Sekiz’e yapıştı.
Dokuz’un biri Sekiz’in bir başından, diğeri öbür başından tuttu, başladılar çekiştirmeye.
“Ben alırım, sen alırsın” derken, ince belinden koptu Sekiz. Bir yuvarlağı bu Dokuz’da, diğer yuvarlağı öbür Dokuz’da kaldı.
Önceki Dokuz elindeki bu yuvarlağı ne yapacağını düşünmeye başladı ve sonunda buldu. Başladı yuvarlağı üflemeye. Üfledi, üfledi yuvarlak şiştikçe şişti ve oldu Sıfır. Dokuz, koydu bu Sıfır’ı yanına.
Bunu gören diğer Dokuz da başladı kendi yuvarlağını üflemeye. Şişirdi, şişirdi etti Sıfır, koydu yanına. Ancak karanlıkta sağı solu şaşırdı. Sıfır’ı sağ tarafına koyacağına sol tarafına koydu. Böyle olunca da diğer Dokuz oldu 90, çıktı göğün dokuzuncu katına; bu Dokuz ise oldu 0.9, düştü yerin dokuz kat altına!..
Yerin dokuz kat altındaki 0.9, göğün dokuzuncu katındaki 90’a “Beni burada koyma, çek yanına!” diye çağırdı.
- Ay kardeş, vaktiyle sen de Dokuz’dun, ben de!..
Amma Doksan, Sıfır Dokuz’a alayla bakarak;
- Doğrudur vaktiyle ben de Dokuz’dum, sen de, ama şimdi senin gibi Dokuz’u benim yanımda görseler bana deli derler. “Hey Doksan Dokuz’a bakın!” derler dedi.
Sıfır Dokuz sustu. Ne desin!...
Dünyada böyle garip işler oluyordu.
Bu iki rakamdan başka sayı kalmamıştı dünyada. Bundan böyle, okullarda matematik dersleri yapılamıyordu. Matematik öğretmenlerini de doksan manat (2) emeklilik maaşı ile evlerine gönderdiler.
Pazarda her şeyin fiyatı 90 manat olmuştu. İster doksan halı al, ister doksan kibrit.
Havalar sıcak olan yerlerde artı doksan, soğuk olan yerlerde eksi doksan dereceydi.
Futbol maçları doksan dakika sürüyor ve hepsi ayni sayıyla sonuçlanıyordu; 0 – 9.
Yazarlar, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, doksan sayfadan daha uzun kitap yazamıyorlardı.
Kim telefonu kaldırsa yalnız danışma bürosunu arayabiliyordu; 0.9.
Danışma bürosundan hep şöyle cevap veriliyordu;
- Doksan defa söyledik, hangi numarayı istiyorsanız isteyin, ya doksan sıfır doksan dokuzdur, ya da sıfır dokuz doksan.
Uçaklar, arabalar, vapurlar, trenler, hepsi doksan dakikada, doksan kilometre süratle
gidiyorlardı.
Görüşler, yalnız doksan derece değişebiliyordu.
Herkesin boyu doksan santimetre, ağırlığı doksan kilogram olmuştu.
Herkes doksan yaşındaydı.
Toplantılar sabah dokuzda başlıyor, akşam dokuzda bitiyordu.
Herkes akşam saat dokuzda yatıyor, sabah dokuzda kalkıyordu.
Sanırım, ben bu masalı da o yıllarda yazmış olsaydım şöyle başlardım: “Bu yılın doksanıncı gününde......”
Doksan gün böyle geçti ve insanlara bir usanç, bir bezginlik geldi.
Yahu bu ne biçim iş, elimizin parmaklarını bile sayamıyoruz. dediler...
Geldiler Doksan’ın yanına.
- Pekâlâ Doksan Muallim(1), orada yapayalnız kalmışsın, hiç canın sıkılmıyor mu? dediler.
Doksan da sanki bu sözü bekliyormuş;
- Azizim sıkılmak da söz mü? Yalnızlıktan canım çıkıyor. Öyle bir belaya çattık ki hiç sorma. Bu Sıfırı’n da ancak adı var, bunu niçin yanıma alıp Doksan oldum sanki. Gül gibi Dokuz’dum. Yalnızdım ama hürdüm. Kimi istesem vurulurdum. Kim bilir, bakarsın bir gün beni artırarak on bile ederlerdi.
- Doksan Muallim, iyi hoş da, sende hüner çok. İçinden bir eksiltsen kim fark edecek.
Doksan, düşünmeye başladı. Bu söz bayağı yatmıştı onun kafasına. Kendinden bir ayırıp aşağı gönderdi.
- Hay sağ olasın Doksan Muallim, hayır affedersiniz Seksen Dokuz Muallim, dedi insanlar.
Bundan sonra Seksen Dokuz’dan Üç, Dört, Beş, Altı, Yedi, Sekiz, çıktılar, kaldı Elli Dört; onu da Altı’ya bölüp Dokuz ettiler.
Bir, İki, Üç, Dört, Beş, Altı, Yedi, Sekiz, Dokuz, yan yana dizildiler.
İnsanlar yüzlerini sayılara dönüp;
- Aziz dostlar, şunu bilin ki, her sayının bir yeri ve bir kimliği var, dediler. Bir olmasa On da olmaz, Yüz de, Bin de, Milyon da. Dokuz, Sıfır’a uyup çok yukarılara yükseldi, ama yalnız kalınca anladı ki, tek başına hiçbir şey yapamaz. Gereken şu ki herkes kendi yerini bilmeli, kendi işine bakmalı, merhametli ve şefkatli olmalı ve sık sık da görüşmeli. Bilgisayarlarda, okul tahtalarında, kitaplarda, afişlerde toplanın, çıkarılın, bölünün, çarpılın!..
Bundan sonra, Bir, İki,Üç, Dört, Beş, Altı, Yedi, Sekiz, Dokuz, el ele verip Nizami Müzesinin köşesindeki yeni saate gittiler. On, On Bir, On İki onları orada bekliyordu.
________________________________________________________________
NOT:
(1) Muallim: Azerbaycan Türkçe’sinde bey, efendi, öğretmen. Daha düne kadar bizde de kullanılan bir kelime.
(2) Manat: Sovyetler döneminde Türkistan’daki Türk cumhuriyetlerinde de kullanılan bir para birimi.