Semantik Hipokondri


 15 Nisan 2025

Şehir, Mete için her sabah yeniden kurulan devasa bir gürültü panayırıydı. Beşiktaş İselesi’nin kalabalığına karıştığında, insanların sadece bedenlerinden değil, ağızlarından çıkan o "bozuk" cümlelerden de kaçmaya çalışıyordu. Onun için yanlış kullanılan bir kelime, havada uçuşan görünmez bir cam kırığı gibiydi; tenine çarptığı an orada ince, sızılı bir kesik bırakıyordu. Vapurdan inen kalabalığın içinde, önündeki adam telefonuna bağırıyordu “Yaarın gelirim herhâlde, işler birikmiş.” Mete’nin midesine keskin bir kramp girdi. “Yaarın.” O ilk a harfinin bir sakız gibi fütursuzca sündürülmesi... Zamanın bu kadar hoyratça uzatılmasına tahammül edemiyordu. Kelime, adamın ağzında şekilsiz bir kütleye dönüşüp havaya asılı kalmıştı. Mete adımlarını hızlandırdı; bir sözcüğün yanlış telaffuzu, onun için en sevdiği yiyeceğin bayat olmasıyla eşdeğerdi. Bu bir ses hatası değil, havaya karışmış bir enfeksiyon belirtisiydi.

Yol kenarındaki bir kafenin camına asılmış kara tahtadaki yazıya gözü takıldı “Herşey dahil menü 150 TL.” Duraksadı. Bitişik yazılan o şey, zihninde iltihaplı bir doku gibi zonkladı. Şeyler her zaman ayrı yazılmalıydı; eşyanın tabiatı gereği her varlık, kelimelerle arasına mesafe koyarak kendi biricikliğini korumalıydı. Bu görsel hata, az önceki “yaarın” sızısının üzerine bir de mide bulantısı eklemişti. Dünya, üzerine yanlış harfler saçılmış kirli bir örtü gibiydi. Parmak uçlarında hafif bir uyuşma hissetti. “Linguistik bir tansiyon yükselmesi.” diye mırıldandı kendi kendine. Bir an önce eve, o steril sığınağına varmalıydı.

Bir sahafın önünde, aradığı o eski etimolojik sözlüğü bulma umuduyla durdu. İçerideki koku onu hep sakinleştirirdi; toz ve eski kâğıt, ona imlanın henüz bozulmadığı, kelimelerin namus sayıldığı zamanları hatırlatırdı. Rafların arasında dolaşırken, dükkânın arka tarafındaki çırağın sesi sessizliği bir neşter gibi yardı: “Abi, telefonun şarzı bitmiş, takıyorum!” Mete gözlerini sıkıca kapattı. “Şarz.” O z harfi, paslı bir testere ağzı gibi beynini ikiye bölmüştü. Kelimenin o yumuşak ve vakur j ile biten asil gövdesini nasıl da bir kenara fırlatıp atmışlardı? Bu sadece bir diksiyon problemi değildi; bu, Mete’nin sinir uçlarına verilen doğrudan bir elektrik şokuydu. Bulunduğu yerden, o enfekte olmuş dükkândan hızla dışarı çıktı. Sokak artık daha tehlikeliydi. Her köşede bir anlatım bozukluğu pusuda bekliyor, her ağızdan bir telaffuz hatası fırlıyordu.

Öğle sıcağında bir park bankına çöktü. Nefes nefeseydi. Tam o sırada yanındaki bankta oturan kadın, kâğıt bir poşeti hışırtıyla açtı; yanındaki kadına gülümsedi: “Taze peynirli böörek almıştım, yer misin?” Mete için o an her şey bitti. Börek... Kısa, net, gevrek bir kelime. Neden o güzelim ö harfi bir bataklık gibi sündürülüyordu? Böörek. Sözcük kadının ağzında yayılıyor, formunu kaybediyor ve Mete’nin zihninde yağlı, biçimsiz bir lekeye dönüşüyordu. Bu insanlar sadece konuşmuyor, dili ağızlarında çiğneyip sokağa tükürüyorlardı. Kalktı. Koşar adım uzaklaştı. Artık ne görmeye ne de duymaya tahammülü vardı. Göğüs kafesi daralıyor, duyduğu her “haayır” ve her “valla” sesiyle birlikte kalbinin ritmi bozuluyordu. Bedeni sağlamdı; ama zihnine giren her bozuk anlam, onu hasta ediyordu.

Evine girdiğinde kapıyı üç kez kilitledi. Burası onun dezenfeksiyon ünitesiydi. Raflar; etimolojik sözlükler, mantık dizgeleri ve gramer kitaplarıyla birer ilaç dolabı gibi dizilmişti. Hemen masasına oturdu ve ellerini ovuşturdu. Bugün sokakta duyduğu o kirli seslerin ve hatalı yazıların listesini çıkardı. Bu, onun için bir tür temizlik seansıydı. Eski bir sözlük açtı. “Yalnızlık” kelimesine baktı “yalın” dan geliyordu. Ne kadar duru, ne kadar şifa vericiydi ama dışarıdaki o insanlar onu bile “yanlız” diyerek sakatlıyorlardı. Kendi iç sesini denetlemeye başladı. Acaba bugün o da kirlenmiş miydi? Farkında olmadan birine “aynen” demiş miydi? Bu düşünce bile soğuk bir ter dökmesine yetti. Aynanın karşısına geçti ve dilini dışarı çıkardı. Dilinin üzerinde bir leke aradı. Birkaç gün önce bakkalla girdiği o kısa konuşma zihninde canlandı. Bakkal, “Ekmek taze mi?” sorusuna “Sıkıntı yok.” demişti. Mete o an itiraz etmemiş, o belirsiz ve çirkin kelimeyi kabul ederek sadece susmuştu. Susmak, enfeksiyonu onaylamaktı.

Gece yarısı, masasındaki boş kâğıda son bir cümle yazmak istedi. Tertemiz, hatasız, bir inci gibi parlayan o kusursuz cümleyi... Kalemi eline aldı, önündeki sayfaya yaklaştırdı. Ancak eli o kadar titriyordu ki, kusursuz beyazlığa mürekkep damladı; kocaman, biçimsiz bir leke oluştu. O leke, kâğıdın bembeyaz saflığındaki ilk yanlış yazıydı. Kalemi yavaşça bıraktı. Kâğıdın ortasında yayılan o mürekkep lekesi, dünyanın kusuruna benzeyecek kadar canlıydı. Belki de hata, dışarıda değil; tam burada, elindeydi. Eğer dünya bu kadar bozulmuşsa ve kendi zihni bile bu kirliliğe karşı bağışıklık geliştirememişse, susmak bir çözüm müydü, yoksa sadece daha steril bir kaçış mı?

Ağzını kapattı. Dilini, damağının arkasındaki o karanlık odaya hapsetti. Sessizlik, içinde hiçbir yazım yanlışı, hiçbir diksiyon hatası barındırmayan tek dildi. En azından şimdilik. Koltuğuna gömülürken dışarıdan içeriye sızan boğuk sesleri duydu. Sokaktan yükselen tanıdık kelimeler yine yanlıştı, yine hoyrattı. Göğsünde o bildik sızı kıpırdandı. Mete, sessizliğin onu iyileştirip iyileştirmediğinden emin olamadan gözlerini kapattı. Şehir konuşmaya devam ediyordu. Belki de hastalık, susturulacak kadar basit değildi.   (AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Ocak 2026)

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 232. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 232. Sayı