HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
Serdar Dağıstan 2
HİDAYET ORUÇOV 3
VILAYET GULIYEV 4
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 5
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 6
Kardeş Kalemler 7
Key bilig mülkin eylegen teshîr
Nîze-i kilk birle ââlem-gîr
(Ey bilgi ülkesini büyüleyen, kalem mızrağıyla âlemi fetheden;)
Çün çikip til salâ-yi nazm salıp
Dehr mülkin bu tîğ birle alıp
(Dil çekip şiir salasını salarak dünyayı bu kılıçla alan;)
Nazm kişver-sitânı hem sinsin
Belki sahib-kırânı hem sinsin
(Şiir ülkesi sensin, belki padişahı sensin.)
Ali Şir Nevaî
Orta Asya bozkırlarından Avrasya Yazarlar Birliği Başkanımız Yakup Ömeroğlu’na verildi haber. Semerkant Şiir Akşamları… Gider misin diye bana sorduklarında içim Orta Asya’da şahlanan tüm atların coşkusu duyulmaya başladı. Turan coğrafyalarından genç şairlerin katıldığı bu organizasyona bazı imkânsızlıklardan dolayı Türkiye’den sadece ben katılabildim… 13- 16 Kasım 2018’de yaşanan her günü Orhun Abideleri gibi gönlüme kazıdım. Şeref nişanesi gibi göğsümde taşıyorum soluduğum her anı… Coğrafyalar sınırlar çizse de gönül o sınırları asla kabul etmedi. Birdik biz ezelden, soydaştık, dilimiz bir, gönlümüz birdi. Yunus bizimdi, Nevaî ve Fuzuli bizim. Kaşgarlı Mahmut, dedemiz bizim. Hiçbir şeyi değişmediğimiz öksüz Türklüğümüzle çıktık yola, her adımın değerini bildik. Her adımda benimle beraber yüzlerce şairi de taşıdım yüreğimde.
13 Kasım 2018- Semerkant
“İnsanın yaşadığı hayat; aslolan, hatırladığı ve nasıl anlattığıdır” diye karalamışım defterime. Turan coğrafyasına doğru içimde bin bir heyecanla yola koyulurken. Türk Dili için yaşamaya, can vermeye, şiire ruhumuzdan üflemeye feda ettiğim ömrüme dair büyük bir hikâye anlatmak için bulutların üstünden Semerkant’a doğru usul usul iniyorum. Türk Dili’nin konuşulduğu her yerin vatanım olduğunu bilerek; Semerkant’ı Ankara’dan ayırmayarak.
İster istemez ülkesinde yeni bir şehir gördüğünde olduğu gibi bir karşılaştırma yapıyor insan. Uçak alçalmaya başladığında, Semerkant da kucağını bana açmaya başlıyor. Kocaman bir kasaba gibi diyorum içimden, tek katlı binalardan örülü şehir. Pasaport kontrolünden geçiyorum, görevlileri selamlıyor, dışarı çıkıyorum. Telefonum kapalı, şimdi ne yapacağım derken başlarında doppe, iki genç arkadaş çığlık çığlığa el sallıyor. Oktay Aka… Kırk yıllık dostlar gibi sarılıyoruz dakikalarca, hal hatır sormaya yetiyor ağzımdaki kırık Türkçe, eski model bir arabada şehirde yol almaya başlıyoruz.
Yolda arkadaşların da şair olduklarını, Taşkent’ten geldiklerini öğreniyorum. Gönül uzun sohbetler etmek istiyor ama ağzımda kırık bir Türkçe. Özbek Türkçesi olan uzaklık el vermiyor. Hemen beni bir yemek yemeye götürüyorlar. Tahta dekorlarla süslenmiş, ahşabın hüküm sürdüğü, daha sonra da yaklaşık altı kez geleceğim bir yemek mabedi. Her seferinde tıka basa yiyeceğim, gözümden mutluluk gözyaşlarının döküldüğü sofra bu. Yemeği yerken bize bir şiir oku diye ısrar ediyorlar; biz oturduğumuz her masada birbirimize şiirler okuyoruz. Şiirin kutsiyetini ilk andan itibaren kavrıyorum. Nevaî’nin anılmadığı tek bir anımız bile yok, üniversite yıllarımızda şiirlerini tahlil ettiğimizi anlatmaya çalışıyorum. Nevaî’nin Türkiye’de bilinmesine o kadar mutlu oluyorlar ki sanki Turan ülkelerine bahar geliyor. Oysa Semerkant’ın ayazı içimize işlemeye başlıyor akşam çöktükçe. Otelde dinleniyorum ilk gün; bazı gazetelerden geliyorlar röportaj için. Shahriyor Shavkat, imdadıma yetişiyor her daim. Abisi Nejat ile peşimden ayrılmıyorlar, söylediklerimi çevirmeye çalışıyorlar.
Akşam Shahriyor, Nejat ve ben bir otel odasında saatlerce şiirler okuyoruz, yola çıkan dostlarımıza da internet üzerinden yolluyoruz sonra. Yunus Emre’den o şiir. Aynı anda, aynı yürekten, dil farklılıklarıyla çıkıyor. Ben yürürüm yane yane/ aşk boyadı beni kane/ ne akilem ne divane/ gel gör beni aşk neyledi. Aşkın, Yunus’un, Türkçenin sadık hizmetkârı olarak balkonumdan uzun uzun şehre bakıyorum, Semerkant içime işliyor ayazıyla beraber…
14 Kasım 2018- Semerkant
Sabahın erken saatlerinde kalkıp Shahriyor’la şiir okuyarak kahvaltı yaptık. Şiir gönülden çıktığında dil ne kadar değişirse değişsin mısralar ruhumuza işliyor. Ben kendi şiirlerimden okudum, o kendi şiirlerinden. Daha sonra lobideki sesler yükselmeye başlayınca Turan coğrafyalarından kardeşlerimizin geldiğini anlayıp hepsiyle sarılıp selamlaşmaya başladık. Odasına yerleşenlerin arasından sıyrılıp şimşek gibi bakışlı, boynunda atkısı, gömleğinin üstüne giydiği lacivert yeleği ve kusursuz konuştuğu Türkiye Türkçesi’yle yanıma gelen bir şairle uzun bir sohbete daldık. Alişer Sabri… Onunla konuştuğum ilk an kadim dostlarımdan hissettim. Türkiye Türkçesini o kadar muazzam konuşuyordu ki Türkiye’den geldiğini sandım. Filoloji okuyan Semerkantlı bir şair. Otele yerleşen arkadaşlarla restaurant kısmında uzun bir masa kurduk. Kırgız, Özbek, Tatar, Türkmen… Turan coğrafyasından yüzün üzerinde genç şair, -Nevai’nin topraklarında, Türkçenin izinde, şiirin kutsal olduğu bu yerde- saatlerce şiirler okuyup tartışmalar yaptık. Sabahki masamızda herkes şiirlerinden okudu, aruz ile yazılan şiirlerin musikisi hepimizi büyülemişti ki bir tartışma başladı. Aruz mu serbest mi? Şiirin kadim tartışmalarından birisine daha tüm genç şairler kapıldı. Aruzun müzikalitesinden ama modern şiirin de imkânlarından bahsedildi. Alişer Sabri, ezberinden birçok şiir okudu; Fuzuli, Bâki, Nedim. Ben de Türkiye’de aruzun bitme noktasında olduğunu ama hâlâ çok iyi yazan şairlerimizin olduğunu belirterek Lütfü Şehsuvaroğlu’ndan bir gazel okudum ve ardından Yahya Kemal’i andım. O anda ağzında kusursuz bir Türkçeyle Alişer Sabri Ahmet Haşim’den bir şiir okudu ezbere. Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller /durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller/ sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer / bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta / kızıl havaları seyret ki akşam olmakta. Şaşkınlığımı, gözlerimin buğusunu gizleyemedim. Yunus’un, Fuzuli’nin bilinmesine eyvallah ama kendi ülkemde çoğu çocuğun adını dahi telaffuz edemediği Ahmet Haşim’in Semerkantlı gençlerin ezberinde olması yüreğimde coşku yaratırken aynı zamanda derin bir yaraya sebep oldu. Bu yaradan ileriki metinlerimde bahsedeceğim.
Alişer Sabri’nin durmaya niyeti yok. Kâh aruz kalıplarını musikili söyleyip Nevai gazelleri okuyor kâh Bâki… Arada bana bir bakış atıyor ve Tanpınar şiiri okumaya başlıyor. Bu akşam rüyamda Leyla’yı gördüm/ Derdini ağlarken yanan bir muma / İpek saçlarını elimle ördüm / Ve bir kemend gibi taktım boynuma. İşte ben de o rüyadayım şimdi. Namangan Bölgesi’nden genel Gulşoda’ya yöneliyor bakışlar, yanımdakiler opera sanatçısı olduğunu söylüyorlar. Derin bir sessizlik ve ardından bizi çok uzaklara götüren keşke hiç dinmese dediğimiz deruni bir ses. Bambaşka âlemlere götürüyor bulunan herkesi. Alkışlar, tebrikler… Alişer bana dönüyor, şimdi senle bir şarkı söyleyelim diyor. Alişer yapma diyorum, Gülşoda’dan sonra mı, hem ne söyleyeceğiz? Birden Uzun İnce Bir Yoldayım’ı mırıldanırken buluyoruz kendimizi; bu menzilde gönlümüz bir, yedi Turan ülkesinin gençleri biriz artık. Bir yol dakka miktarınca, gidiyorum gündüz gece. Cesareti Veysel’den alarak Yunus Emre’yi anıyorum tekrar. Ben gelmedim davi için/ benim işim sevi için/ gönüller dost evidir/ gönüller yapmaya geldim diyerek Alişer’e sarılıyorum.
Şiirimizin şeref nişanelerini taşıyorum; gelmeden önce Çağdaş Özbek şiiri üzerine biraz okuma yaptım. Bana Çağdaş Özbek Şiiri’nden kimleri beğendiğimi soruyorlar. Hurşit Devran, Osman Azim isimlerine Kardeş Kalemler dergimizden aşinayım, bu isimleri çevirdiğimizi ve ülkemizde de çok sevdiğimizi söylüyorum. Şiiri ülkemizde kaç kişinin sevdiği sorusu gönlümdeki yarayı iyice derinleştiriyor, şiirin kutsiyeti var burada, dua okumak gibi. Benim toprağımda şairler bile fazla şiir okumuyor artık… Erkin Vahidov diyorum, benim için en muazzam şairiniz o… Fuzuli’yi, Goethe’yi, Neruda’yı, Balzac’ı andığı şiirine hayranım. Kendi topraklarına bu kadar sağlam basarken dünya edebiyatını da özümsemiş durumda. Vahidov’u, Osman Azim’i, Hurşit Devran’ı bilmem onları epey heyecanlandırıyor. Bana Vahidov’un iki sene evvel vefat ettiğini ve cumhurbaşkanımızın Özbekistan’a gittiğinden Vahidov’dan bir şiir okuduğunu anlatıyorlar. Bana tercümelerde yardım eden bir diğer arkadaşım Mirza… Kendi çabasıyla öğrendiği Türkiye Türkçesinin yanı sıra Türkiye’deki çağdaş edebiyatın da sıkı takipçisi ve durmadan çeviri yapıyor. Bana Vahidov’un Türkiye’de Nâzım Hikmet ile eş değer olduğunu anlatıyor ve aramızda uzun bir konuşma geçiyor. Nâzım Hikmet ve Türkiye Meselesi.
Bu toprakların tanınıp sevilen en büyük şairlerinden birisi Nâzım Hikmet. Bulunduğum dört gün boyunca mevzu sürekli ona gelecek; Hurşit Devran’la, Abdulveli Kutludün’le şiir, siyaset ve Nâzım Hikmet üzerinden konuşacağız ve onlar bana her zaman şunları söyleyecek. Şiir her zaman siyaset üstündedir, biz siyaseti şiire fazla bulaştırmayız, tüm şairler bizimdir, dilimize hizmet etmişlerdir, Nevai’nin izindelerdir. Vahidov büyük şairimiz diyorlar. Burada bulunduğum her vakit derin bir iç muhasebe yapıyorum.
Ardından hep beraber yemeğe geçiyoruz; inanılmaz bir hürmet, misafirperverlik. Türk töresi budur diye geçiriyorum içimden. Türkiye’yi o kadar çok seviyorlar ki şahsımı Türkiye’yle bütünleştirmişler. Bunca değer görecek birisi miyim diye kendimi sorgulasam da Türkiye’nin tüm coğrafyaların umudu olduğunu artık daha fazla idrak ediyorum. Yemekten sonra otobüse binip Registan Meydanı’na gidiyoruz. İşte hayallerimin ortasındayım. Uluğ Bey Medresesi, Şir-Dor Medresesi, Tilla Karı Medresesi. Özbek kardeşlerimin her biri buraların tarihini anlatmak için can atıyor, artık anladığımı da fark ediyorum. İyice alıştım. Registan Meydanı büyülüyor beni, Uluğ Bey Medrese’sine doğru adımlıyoruz. Görkemli, inanılmaz taş yapılar. İçerisi çinilerle dolu. Açılış programı için düzenlenmiş; herkesin gezip geçtiği bu medresede saatlerce şiirler okuyoruz. Açılış programında Hurşit Devran, Osman Azim, Nadr Canuzak, Mehrinoz Abbosova Özbek edebiyatı hakkında ve bu programın düzenleniş arzusuyla ilgili konuşuyor. Sonra her ülkeden bir temsilci umutlarımızı dile getirip teşekkür ediyoruz ve şiir tartışmalarına geçiyoruz. Geçmişten günümüze Türk şiiri hakkında beş dakikalık konuşmama Türk edebiyatının usta isimlerini sığdırmaya çalışıyorum. Bu güzel kubbenin altında benimle beraber binlerce şairinin ruhu Turan coğrafyasında soluyor! Şiir tartışmaları, başlayan sıkı dostluklar, bol kahkaha, fotoğraflar. Kelimeler, bazı anlamlara gelmiyor.
Şiir üstüne yoğun münakaşalarımızın ardından akşam yemeğine geçiyoruz. Yediğimiz lezzetli yemekleri konuşmak başka yazılara kalsın o masada dikkatimi çeken birkaç hususa geçmek istiyorum. Öncelikle tüm şairler nezaketin vücut bulmuş hali, herkes sohbet ediyor, gülümsüyor. Yemek sonrası yapılan duaların kısalığı dikkatimi çekiyor. Shariyor’a usulca çok merak ettiğimi soruyorum. Bizim aksimize daha farklı dua ediyorlar. Mesela birini bekliyorlarsa “Allah’ım o dostlarımız da bir an evvel gelsin, masamıza otursun” vb. dualar. Bir kez daha vuruluyorum hayatı yaşayış biçimlerine. Ki daha çok vurulacağım. Mesela Avaz’la gezerken “Avaz, kusura bakmazsan bir şey soracağım. Siz hep mutlusunuz, gülümsüyorsunuz. Hiç derdiniz, sıkıntınız yok mu?” dediğimde “Ali Aka, dert olmaz olur mu ama ne yapabiliriz ki biz derdimizi Allah’a havale ederiz, yaşamaya, muhabbetimize devam ederiz.” Deyişini; yemek sonraları çalınan müzikleri, Turan coğrafyasının tüm çocuklarının saatlerce sahnede oynamasını; Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen havalarını yörelere göre coşkuyla oynamalarını unutmayacağım. Şiirin kutsiyetinden sonra beni en çok vuran şeyler bunlardı. Ben de bu esnada masamda Türkiye hakkında sorulan sorulara cevap verdim. Bilhassa izledikleri Çukur, İçerde gibi diziler, dinledikleri sanatçılar ve İstanbul hakkında…
Yemeğin ve dansların ardından otelin yolunu tutuyoruz. Herkes gruplar halinde belli köşelerde. Alt salonda Azerbaycan Türklerinden Turan Turol, şiirde Dadaizm konusunu anlatıp on kadar şairle tartışmaya giriyor. Lobide öbek öbek şairler birbirlerine şiirlerinden okuyorlar. Musikilerine o kadar kapılıyorum ki kaç saat dinledim farkında değilim. Keşke aklımda tutabilsem, not edebilsem de aktarabilsem diye düşünüyorum. Ama böyle bir dil bilgisine sahip değilim. Bu yüzden utanıyorum. Zira dizilerden de olsa Türkiye Türkçesini sökmüş birçok genç var ve bizim şiirimizi takip ediyorlar. Bizse kafamızı bu tarafa çevirip bakmamışız bile. Elbette Kardeş Kalemler sayesinde Özbek şiirinden haberdarız ama kaçımız Özbek Türkçesi öğrenip arada bir gönül köprüsü kurmaya çalışıyor? Hiçbirimiz. Mahcubum bu yüzden. Yine de adreslerini, telefonlarını alıyorum. Tüm bu şiirleri bir şekilde toplayacak, çevirteceğim. Zaten başkanımız Yakup Ömeroğlu da bu hususta bana tam destek verdi. Gönül rahatlığıyla bundan böyle şiirlerimizden gönüllerimize köprüler kuracağımızı anlatıyorum. Gözlerindeki heyecanı tarif etmek isteseydim; Mehmet Emin Resulzade’nin “Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez” sözlerini duyan milyonların heyecanı diye anlatabilirdim. Öylesine büyük. Benim yüküm de öyle…
Avaz bu akşam hep yanımda. O varken istediğim her şeyi konuşabiliyorum, rahatlıkla çeviriyor. Hurşit Devran’la, Osman Azim’le yarım saat Nazım Hikmet’ten, Aziz Nesin’den konuştuk. Özbek şiiri hakkında bana birçok şey söylediler ama burada Osman Azim’e dair bir şahitliğimi yazmak istiyorum. Diline son derece önem veren bir şair. Biz konuşurken bir televizyon kanalı geliyor röportaj için ve bir anda sesler yükseliyor. Osman Azim kızgın. Avaz’a ne olduğunu soruyorum. Avaz, yabancı kanalların Özbekistan’a girmeye başladığını, dile dikkat etmediklerini, Osman Azim’in dil konusunda çok hassas olduğunu ve bu tür kanallara karşı muhalif tutumunu anlatıyor. Benzer bir olaya Şiir Akşamları’nda şiir dinlemek üzerine yaptığı çıkışlarda da şahit olacağım. Semerkant ayazı gibi sert, dil sancağını o taşıyor. Onunla yan yana durmak bile bin hayale değer.
15 Kasım 2018
Ait olduğum topraklardayım, her şey daha başka. Turanı soluyorum. Geceyi yine uykusuz geçirdik ama dincim. Biz yine gece boyu şiirler, kopuzun sesi, dedem töresi, bolca sohbet… Nakış nakış işlenen bir dostluk, akşam ayazı ve ufak ufak çökmeye başlayan ayrılık acısı. Sabah kahvaltıdan sonra otobüslere biniyoruz. Yazımın sonunda otobüs yolculuklarımıza dair ayrı bir parantez açacağım. İmam Buhari Hazretlerinin türbesine gidiyoruz. Dualar okunuyor, hep beraber amin diyoruz. Tüm şairlerin ortak bir duası olduğunu düşünürüm. Ya Rab! Bize sözün ve ilmin kudretini ver! Sözün gücüne inanarak selamlıyoruz her yeri. Taşların suretine sözlerimiz karışıyor. Semerkant bence koca taşlara sinmiş sözlerden ibaret.
Semerkant Devlet Üniversitesinin Konferans Salonundayız. Her şey bir fotoğraf karesi gibi. Mirza ve Turan’la oturuyor, söylenenleri anlamaya çalışıyor, anlayamadığım zamanlarda Mirza’dan yardım alıyorum. Paneldeyiz. Aziz Sait, Sabr Öner, Nadr Canuzak, Hasiyet Rüstem, Zeyba Mihza, Bahadır Kerimov konuşmacılar. Her biri Özbek Edebiyatı hakkında bilgi veriyor ve diğer Türk kardeşleriyle böyle bir organizasyonda bulunmalarının heyecanını ve coşkusunu yaşadıklarını dile getiriyor. Konuşmacı isimleri değişse de yankılanan sözler aynı, biz de onlarla dile geliyoruz.
“Ayrı ayrı olduğumuzda bir tek gün bile bahar görmedik, birleşirsek bahar gelecek!”
“Hepimizin atası Kaşgarlı Mahmut. Divan-ı Lugatı Türk’ten kaybolan sözlerin peşine düşmeliyiz!”
“Kökümüz Kaşgarlı Mahmut..”
“Özbekistan bağımsız olalı 26 yıl oldu ve bunca yıl böyle bir organizasyon yapılmadı. Biz kardeşlerimizi özledik.” (Filolog Bahadır Kerimov)
“Şiir olmazsa dünya yeşillenmez, güzelleşmez. Biz bir olmazsak da öyle!”
“Biz tek Türk milletiyiz. Sizlerin şiirini çevirirsek çeviri olmaz, uygunlaştırma olur.” (Şair Zeyba Mihza)
Hayal âlemindeyim. Kardeşlerimizle aynı hayalde buluşuyorum. Tüm Turan coğrafyalarında beraber şiirler okumayı düşlüyoruz. Duamız bundan, konuşmaların ardından Muhayya, Turan ve ben şiirler okuduk. Bunları zamanı geldikçe neşredeceğim. Aziz Biymyrza Uulu gardaşımız, Kırgız dostumuz Manas söyledi yarım saat boyunca. Hayatımda ilk defa yakından şahit oldum. Duygularımı tarif edemiyorum. Ülkemize dair içimde bir yara daha derinleşiyor. Bu yarayı da yazımın sonuna saklıyorum. Aziz’in sesi kısılmıyor, taklitlerle kendinden geçiyor. Hepimiz ona hayranız. Kopuzun sesine olduğumuz kadar…
Yemekte de Aziz’i konuştuk sürekli. Dünyanın en uzun destanı Manas yaşıyor. Manas gözlerimizin önünde yaşıyor, artık bizim bir dostumuz var, Manas onun yüreğinde, dudaklarında yaşıyor.
Yemekten sonra Emir Timur’un kabrine gidiyoruz. Emir Timur bu toprakların her şeyi, imparatoru. Muazzam bir saygı var. Emir Timur ve Nevai, Özbek dostlarımızın kutsallarından. Geldiğimden beri mevzu sürekli bu iki büyük insana geliyor. Özellikle Timur- Bayazıd savaşına. Türklerin Timur’a iyi mi kötü mü baktığına. Uzun uzun düşüncelerimi paylaşıyorum. Şehirde Timur’un büyük bir heykeli var, tahtına oturmuş, gözleri ufuklarda. Heykeli bile o kadar heybetli ki dizinin dibinde saatlerce oturmak istiyor insan. Türbesi de son dörece görkemli, Registan’a benzeyen bir yapıya geçiyoruz. Avlusunda uzun uzun Emir Timur’u anlatıyorlar, içeri giren bir kişinin büyülenmemesi imkânsız. Sanki yıldızlar, güneş bu mekânın duvarlarına sinmiş. Altınlarla bezeli sanki her taraf, ışık huzmeleri ilahi bir hava katıyor. Hayatımda bu kadar etkilendiğim bir mekân daha hatırlamıyorum. Gözümü ne zaman kapatsam oradayım. Unutamıyorum. Şeyhiyle dip dibe yatıyor. Dünya tarihinde yenilgi yüzü görmemiş bilge bir imparator o.
Emir Timur’un huzurundan ayrılırken yüreğime ayrılık hüznü çöküyor, yavaş yavaş sona yaklaşıyoruz. Bu rüya bitiyor mu yani diye düşünmeye başladığımda otobüs bir binanın önünde duruyor. İmdat, Turan ve ben usulca bir salona doğru geçiyoruz. Gözlerime inanamıyorum. Kocaman bir salon, tıka basa dolu. Muazzam bir sahne: Semerkant Şiir Akşamları. Protokol kısmına oturuyoruz. Şiirlerimizi bu sefer bu müthiş kalabalığa karşı okuyacağız. Sunucu tüm heyecanını dinleyicilere de aktarmayı başarıyor, Özbek sanatçılar şarkılarla seyircileri coşturuyor, sonra sırasıyla bizler sahne alıp şiirlerimizi okuyoruz. İlk defa böyle coşkulu bir kalabalığa karşı şiir okuyorum, heyecanımı gizlemeye çalışarak, sahnede adımlıyor, dramatik hareketler yapıyor, şiirimi okuyor, Turan ülkeleri var olsun diye bağırarak seyircileri selamlıyorum. Var olsun. Salon çığlık çığlığa alkışlıyor. Benden sonra Turan, İmdat, Mahfuza, Muhayya ve diğer arkadaşlarımız şiirleriyle salonu mest ediyorlar. Kimi piyanosuyla çıkıyor, kimi kopuzuyla. Kırgız gene Manas söyleyip bulunan herkesi kendi âlemine çekiyor.
Sonrası da bambaşka bir âlem… Röportajlar, fotoğraf çektirmek için sırada bekleyen onlarca insan, ödül takdimi, her birimize özenle işlenmiş çini tabaklar, kitaplar, belgeler… Kollarımız bunca hediyeyi taşıyor da omuzlarımız Türk Dünyası’nın bunca yükünü taşıyabilecek mi? Asıl iş bundan sonra, beklentiler o kadar büyük ki. Bizler Türk devletleri arasındaki köprüyüz artık. Dilimizde Yunus, Nevai, Fuzuli… Artık biriz, birbirimizin şiirlerinin yılmaz savunucuları, her ülkede her gazetede çevrilme ve duyulma umuduyuz.
Son fotoğraflar artık, son akşam yemeği. Bu sefer bir başka restauranta geldik… Yediğimiz tüm yemekler muazzam, her yemek sonrası olduğu gibi çalgılar susmuyor. Kırgız, Özbek, Türkmen sahnede coştukça coşuyor. Yöre oyunları, danslar… Beni de bolca kaldırdılar son gece. En az şiirleri kadar güzel şarkılar söylüyorlar, oyunlar oynuyorlar. Her dakikamız mutluluk üzerine kurulmuş bir dünya, her selamımız uzun muhabbetleri aralıyor ve biz birbirimize o kadar kenetlendik ki ayrılmak istemiyoruz. Otele döndüğümüzde ilk defa kasvetliyiz. Her köşede şiirler okunmaya devam ediyor, herkes birbirinin defterine temennilerini, adresini, iletişim bilgilerini yazıyor. Sosyal ağlar üzerinden zaten ilk günden ortak birçok haberleşme sistemi kurarak bundan sonra hiç ayrılmayacağımıza dair sözler verdik, sürekli şiirler okuyup birbirimizle paylaşacağız.
Sabah bir bölümümüz Taşkent’e doğru yola çıktı.
Biz de öğlene doğru havalimanına geldik.
Avaz’a tüm dostlarım için sıkı sıkı sarıldım.
Bir gün dedim, tüm Turan coğrafyalarını beraber dolaşacağız…
Dolaşabilecek miyiz cidden…
Bir gün…
Neden olmasın….
Hafıza yüktür, eğer bir şeyler yapmazsak
Bu bölümde Özbekistan’da yaşadığım bazı olayları anlatmak istiyorum. Gördüğümüz, hissettiğimiz her şey ruhumuzda bir değişim yaratıyor. Ve insan kendi içine daha farklı bakıyor uzak diyarlarda…
Şaire Saygı Duruşu
Semerkant’ta bulunduğum her dakika şiirin kutsiyetini her soluğumda, her adımımda hissediyorum. Ama sizlere beni en çok etkileyen anı anlatmak istiyorum. Semerkant Şiir Akşamları… Artık sona yaklaşmışız, genç şairler olarak şiirlerimizi okuduk ve usta şairler sahneye davet edilmeye başlandı. Osman Azim ismi anons edildiğinde protokol bölümünde Osman Azim’in ayaklanmaya başladığı an belki 700-800 kişi aynı anda Hurşit Devran’ın bir şiirini mırıldanmaya başladı. O ses kulaklarımdan hâlâ gitmiyor. Hurşit Devran sahneye çıkarak şiiri okudu.
Tüm gece bu olayı düşündüm. Bizim bu tarz etkinliklerde bunca saygıyla sahneye çıkardığımız kaç isim var? Kaç genç bu isimlerin şiirlerini ezbere biliyor, hep bir ağızdan hangi şiiri okuyabiliriz? Ben o andan beri Özbek şairlerin ismini duyduğum an heyecanlanıyor, ürperiyorum. O andır ki ömre bedeldi.
Otobüs Yolculuklarımız
Önde polis koruma aracı Semerkant’ta şehrin genç şairlere hürmetine tanık olurken kimi zaman uzun kilometreler unutulmaz anlarımıza dönüştü. Özbek, Kırgız, Türkmen, Kazak… Soyumuz bir, destanlarımız, türkülerimiz, şiirlerimiz. Kırgızlar özellikle çok keyifli, yolculuk boyu şarkılar söylüyorlar. Turan coğrafyasının tüm çocukları şiirler okuyor, şarkılar söylüyor, destanlar okuyor. Koşuklar, koçaklamalar… Hep bir ağızdan okudukları onlarca şiir, onlarca şarkı var. Ben hiçbirine katılamamanın hüznünü yaşıyorum. Bize öğretmeyenlere, böyle bir birliktelik yaşamamıza engel olan sistemlere bin kargış salıyorum. Türk diye bağırıyor bir Kırgız dost. Sen de söylesene bir şeyler. Sesim kötü diyorum, sonra hep beraber başlıyorlar. Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz, arkadaşım eşşek… Ben tüm hayranlığımla onları dinliyorum her yolculukta. Ayaklarının türabı olmak bile şereftir.
Ağzımda Annemin Sütü: Türkçe
Özbek kardeşlerimizden birçoğu Türkiye Türkçesi öğreniyor ve Çağdaş Türk Edebiyatı’nı yakından takip ediyorlar. Son çıkan öyküleri bile internet üstünden bularak çevirip yayımlıyorlar. Türkçeyi dizilerden ve videolardan öğrenmişler. Yukarıda kusursuz bir şekilde Ahmet Haşim okuduklarını anlatmıştım. Yunus Emre, Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Ömer Lütfi Mete isimlerini o kadar iyi biliyorlar ki şiirlerini ezbere okuyorlar. Bu topraklarda Ömer Lütfi Mete ismini anmak çok farklı duygular yaşattı…
En büyük istekleri latin alfabesi ile basılmış son çıkan kitaplarımızı temin üzerine. Maalesef kitap bulamadıklarını söylüyorlar ve bunun çözülüp çözülemeyeceği üstüne epey konuştuk. Türkiye’de yayınlanan kitaplar, dergiler. Genç yazarların hayata ve sanata bakışlarını merak ediyorlar. Bu manada köprü olacağıma söz verdim. Türkçe, ağzımızda annemizin sütüdür. O kadar güzeller ki, neredeyse her gün telefonda konuşuyoruz artık…
Milli Kültür
Son olarak buraya bir gönül yaramı daha yazacağım. Kırgız milli kıyafetini, Türkmen milli kıyafetini, Özbek doppe’sini giyip gelmiş. Kiminin kopuzu, kiminin Türkmen kuşağı var. Benimse derin bir hüznüm. Üstelik gözlerinde Türkiye öyle yüce, mükemmel ki en büyük hayalleri İstanbul’a gelmek. Boğazıma bir şey düğümleniyor. Bize o kadar hürmet ettiler ki, beraber o kadar çok destan söyledik, şiir okuduk, Kafkas oynadık… İstanbul’da neyi göstereceğiz şimdi? Şiirden bihaber milyonları mı, Yunus Emre’nin tek şiirini bilmeyen gençliğimizi mi, Avrupai yaşam tarzımızı mı? Neyimizi göstereceğiz, neyimizi…
Sizi hiç unutmayacağım.
Var olun dostlar.
Selametle…