Şeref


 01 Ağustos 2021


Yaz ayının tam ortasıydı. Hava, kavurucu sıcağını eksik etmemişti yine Uruk köyünden. Bu havaya rağmen köylüler tarladan eve gelmiyor, akşama kadar tütün çapalıyorlardı. Tütünler sıcağa rağmen yemyeşildi. Göğün ateşi katran kokusunu daha da keskinleştirmişti. Nefes almak mümkün değildi, toprak adeta kor misali çalışanların ayaklarını yakıyordu. Bu havaya ne terlik ne de lastik pabuç dayanırdı. Ayak tabanlarının kızgın toprakta yanması daha iyiydi, şehre inip kim terlik alacaktı ki. Kırk kilometre uzaktı şehir. Yürüyerek gitmek, dağ tepe aşmak gerekirdi. Az aşağı inildiğinde Yunanistan’ın evleri görünüyordu. Arada zeytin ve böğürtlen toplayıp para kazanmak için dağ yoluyla kaçanlar çok olmuştu. Yunanlılar iyi ödüyorlardı. Köyde bir kişi vardı ki o, bu işe en çok karşı çıkandı. Kafire ne diye günlükçülük edersiniz bre diye hep çıkışırdıköydeki delikanlılara. Kendi tarlanızı ekin, biçin, işleyin der, aynı şeyleri tekrarlardı Birol amca. Çok eskiden amca kızını kaçırmıştı Yunanlılar. Türk köylerini basıp yağmalayıp kızları kaçırıyorlarmış.

Birol amca çok iyi bir çiftçiydi. Tarlalarını öyle güzel işlerdi ki herkes hayran kalırdı. Tek bir ot bitmezdi, bitemezdi. İki kızı vardı. Nurbanu ve Gülnaz. Nurbanu deli dolu, tarlaya gitmekten hoşnut olmayan, ev işleriyle uğraşmayı az da olsa yapan bir kızdı. Kendi bildiğini okuyan biriydi. İstemezse hiçbir güç ona iş yaptıramazdı.

Ablası olan Gülnaz da tam tersi, tarlaya gitmeyi seven, babasının yanından ayrılmayan, at binip dört nala koşturan bir kızdı. Tarlada çalışmasına rağmen teni pembe, yanakları al al, saçları da söğüt ağacının dalları gibi salkım salkımdı. Bir bakan dönüp tekrar bakardı. Köyde talibi çoktu fakat o, anacığı erkek kardeşini doğururken öldüğü için bütün evin yükünü, bir de tarla işini yüklenmişti. Kış günü köyden şehre inmek imkansız gibi bir şeydi. İşte, böyle bir kara kış gününde anacığı, evladını kucağına bile alamadan, doktorsuzluktan can vermişti. Bu yüzden Gülnaz erkenden olgunlaşıp evin yükünü sırtlamıştı. Kız kardeşine abladan çok ana olmaya çalışmıştı, babasına da elinden geldiğince hizmet etmişti, sözünden hiç çıkmamaya gayret etmişti. Babası da bir başka düşkündü Gülnaz’a.

Tabii, bir de şehre inmemelerini gerektiren başka bir durum vardı, babasını da korkutan neden buydu. Yunanistan. Yunanlılar eskiden beri Türk köylerini basıp yağmalıyorlardı.

Uzun süre ara vermişlerdi, kesin hain planlarını gerçekleştirmek için gün sayıyorlardı. Babaların tek korkusu, kızlarının kafirlerin ellerine düşmesi idi. Köyün etrafında gözetleme sığınakları yapmışlardı Birol amcanın öncülüğünde. Tehlike anında, bu kulelere saklanıp canlarını kurtaracaklardı. Onun için bir insan namusu için yaşıyordu. Bu güne kadar hep şerefi için yaşamıştı. Kızlarını da şerefli bir şekilde evlendirmek onun boynunun borcu, karısının vasiyetiydi. Uruk köyünde kızların değil köyün dışına gezintiye çıkması, başka bir köyden biriyle evlenmesi bile yasaktı. Soyun sopun bozulmaması için özellikle bu yasağı koymuşlardı. Kaçıp evlenen olursa da ömür boyu affedilmezdi.

Birol amca yine her zaman ki gibi tarla işlerini yaparken birden bire köyün başında birkaç atlı gördü. Bunlar yabancıydı. Türk’e benzemiyordu. Elini kolunu sallaya sallaya nasıl buraya kadar gelmişlerdi. Gözetleme kulelerinde nöbetleşe duran delikanlılar bunları nasıl fark etmemiş, durdurmamışlardı. Ülke zaten çok karışık bir vaziyetteydi, Yunanlılar ülkeden pay istiyor, vermeme durumunda da köyleri yakıp yıkıyorlardı. Çok tuhaf bir durumdu ki Türk kızlarından başka kız kaçırmıyorlardı.

Birol amca adamlara bakarken birdenbire her taraftan karınca gibi köye akın eden atlıların çoğaldığını gördü. Bu hiç hayra alamet değildi. Sıra Uruk köyündeydi. Anlamıştı. Hemen sabanı,öküzü bırakıp köye doğru hızlıca koşmaya başladı. Köy kahvesine vardığında acı soluk tıkamıştı. Nefes nefese olanları anlatmaya başladı. Köydekiler hemen ellerine ne geçtiyse silah niyetine kullanılabilir mi diye bakmaya başladı. Kimisi çapayı, kimisi baltayı, kimisi de evdeki av tüfeğini kaptı. Kadınları, çocukları ve kızları ahırlardaki gizli bölmelere yerleştirdikten sonra erkekler de gizlenip beklemeye başlamışlardı. Uruk köyü, canını feda ederlerdi. Kızlarını bu alçak Yunanlılara vermeyeceklerdi. Birol amca kızlarını ahırdaki gizli bölmeye saklamadı çünkü orada bulabileceklerini düşündü. Bu günleri, bu kalleşlerin baskın yapabileceği ihtimalini düşünerek gizli yeraltı sığınağı yapmıştı.

Hemen Gülnaz’a ve Nurbanu’ya seslendi:

- Nurbanuuu! Gülnazzz! Koşun kızlar, koşun, acele edinnn !

Babaları, öküz kaçtığında ve komşunun bağına, bahçesine girdiğinde böyle bağırırdı. Biraz sonra başlarına neler geleceğinin far- kında bile değillerdi. Birol amca tekrar:

- Çabukkk aşağı koşun ! Köyü Yunan askerleri bastı.

Kızların yüzleri değişti. Korkudan balkondan atlayacaklardı. Başlarına neler gelebileceğini biliyorlardı, köyün yaşlı kadınları anlatmışlardı. Hemen koşup yeraltı sığınağına girdiler. Nurbanu birden yan evde Ömer ile yaşlı ninesini hatırladı.

- Abla, Ömer ve ninesi galiba gizlenemediler, ben gidip onları buraya getireceğim.

- Hayır Nurbanu, sen burada kal, ben gider getiririm. Ben daha hızlıyım diyerek Gülnaz hemen küçük Ömer ve ninesinialmak için bir ev ötedeki komşusuna doğru hızlıca koştu. Ne yazık ki askerler her yanı sarmıştı. Gülnaz’ı da Yunan komutan hemen fark etti. Gülnaz beyazlar içinde bir melek gibiydi. Komutanı fark edemeden eve doğru koşuyordu. Askerler hemen Gülnaz’ı yakalamak için hızlandı. Komutan:

- Onu sağ istiyorum, geri kalan herkesi öldürün, dedi.

Gülnaz, Ömer’in evine gittiğinde çok geç kalmıştı, nine ve torunu jiletle kesilip, işkence yapılarak öldürülmüştü. Gülnaz hemen bir evin damına saklandı, askerler gözden kaybolunca kayalıklar tepesine kaçtı, komutan ve askerler onu fark etti. Üstüne yürüyüp onu götüreceklerini, sorun çıkarmazsa eğer başına bir şey gelmeyeceğini, yarım bir Türkçe ile söylediler.

Gülnaz bir an bile düşünmeden:

- Sizinle geleceğime, canıma kıyarım diyerek kendini bir uçurumun kenarından Vardar nehrinin serin sularına bıraktı. Sular Gülnaz’ı alıp götürürken tam da babası oradaki harabe bir kulübenin içindeydi. Kızının şerefli bir şekilde bu dünyadan göç ettiğini gördü.

(AYB Balkanlar Online Hikâye Atölyesi (Haziran) 2021

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 176. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 176. Sayı