Sevgi Mabedinde Cinayet


 01 Eylül 2020


Son nefeslerini garajda, otomobilin içerisinde sevişirken vermişlerdi. Tuhaf bir ölümdü. Bir-birlerine sıkı-sıkı sarılmış, koyun-koyuna ölmüşlerdi. Ölüm meleği ihtirasın doruğunda, vücutların gerilip, gözlerin kıvılcım gibi parladığı anda yakalamıştı. Sanki, resim çektiriyorlardı. Hayır, hayır, daha çok aşk heykeline benziyorlardı. Hiçbir heykeltıraşın hayal bile edemeyeceği, hatta yapmaya çalışsa bile, olduramayacağı muhteşem, canlı ve soğuk yapıta dönüşmüşlerdi. 

Sanki aşksız geçen gri günlerin boşluğunu doldurmak, sevgisiz geçen anlarının öcünü almak için bir-birlerine sıkıca sarılmışlardı. Evli erkek, evli kadın, bir gören olsa, ne söylerdi?

Kimsenin aklının ucundan bile geçmeyecek soğuk yerde, karanlık garajın duvarları arasında gizli sevgiden oluşan aşk yapıtını bütün coşkusu, bütün ihtişamı ile sadece ölüm meleği yaratabilirdi. Bu abidenin karşısına çiçek koyan olacak mıydı? Boş ver, olmasın... Ölenin karısı, diğerinin kocası bu rezil heykeli beraat ettirebilecekler miydi? Bu cenazelere sahip çıkan birileri bulunacak mıydı?

Onların hiç umurlarında değildi; bütün sevenleri kıskandırırcasına sarılmışlardı, dünyaya meydan okurcasına bir-birinin koynuna girmişlerdi. Onları ayırmak, ayrı-ayrı mezarlarda, ayrı-ayrı yerlerde gömmek kimsenin üstesinden gelemediği, şimdiye kadar karşılaşmadığı durum olacaktı.

Olay yerine vardığımda sadece, bu konuyu düşünüyordum. İnsanların ne düşüneceği, şehirde hangi söylentilerin dolaşacağı, haber sitelerin hangi yalanları yazılacağı, çeşitli iddalar, yorumlar umurumda değildi. Beni sadece, bir konu düşündürüyordu: onları bir-birinden ayırmak mümkün olacak mıydı?

Yanılmamıştım, garajın etrafına toplanan insanlar da bu konuda konuşuyorlardı. Beni görünce, konuyu değiştirmek isteseler de, artık geçti, hem buna gerek yoktu. Olan olmuş, görünen köye kılavuz gerekmez.

Ağzımı açınca, hangi soruyu soracağımı anında anlayanlardan biri hemen konuşmaya başladı:

- Kediler garajın kapısından ayrılmıyordu. Bizim mahallede hiçbir zaman bu kadar kedi görülmemiş. Durmadan miyavlıyor, bir-birini tırmalıyor, sütten kesilmiş bebek gibi bağırıyorlardı. Onları kovalarken kapının açık olduğunu fark ettim. İçeri girmedim, hiç elimi de sürmedim. Hemen rahmetlinin numarasını çevirdim. Ses içeriden geliyordu, hissettim sanki. Polisi aradım, geldiler, kapıyı açtılar.

- Pekiyi, sonra...

- Sonra mı? Sonra da böyle... Çırıl-çıplak sarılmışlar, ölmüşler... Uzmanların tahmini, üç gün olabilir...

- Bu kadar mı? Bir-birine sarılıp, ölmüşler mi?

- Karbonmonoksit, kardeşim, gaz zehirlenmesi – kalabalıktan biri söyledi – gazdan zehirlenmişler. Garajda eski gaz sobası vardı, ısınmak için yakmışlar... Sonu da böyle…

Ben onların son nasıl verdiklerini, yaşamın bittiği en son anda ne düşündüklerini kafamda canlandırmak istiyordum. Büyük ihtimalle, ölüm aniden gelmiş. Gözlerinin buğulanmasını, çakırkeyif hallerini ihtirasın hazin tadı zannetmişler. Ölüm onları işbaşı yaparken, kimseyle paylaşamadıkları duygularının kanatlanarak, uçmaya başladığı anda alçakca yakalamış. Saygısız, anlamsız ölüm... Ne evli erkeğe, ne evli kadına yakışır, duyulursa, insana saygınlığını kaybettirecek bir ölüm. Belki de böylesi daha iyi. Sevdiceğinin kollarında, sonsuz sevginin en güzel anında aniden öleceksin. Belki mutluluk denen şey bu…

- Siz onun dostu musunuz? İzninizle, kendimi tanıtayım, ben polis amiri Hasanov – Polis amiri acelesi varmış gibi hızlı konuşuyordu – bilirsiniz, olayla ilgili soruşturmayı ben yapacağım. Size hiçbir sorum yok. Sadece, danışmak istiyorum. 

- Tabii, dinliyorum.

- Biliyor musunuz, iş hayatımda ilk defa karşılaşıyorum böyle durumla. Aslında, her şey ortada, ama bir sorun var. Bu cenazelere kim sahip çıkacak?

Onun hızlıca sorduğu sorular karşısında bocalayacağımı tahmin ederek durdu. Dostumun kimliğini, garajın anahtarını bana uzattı.

- Bunları da alın. Cesetleri ise.. cesetleri şimdilik morga götürüyoruz. Prosedürü biliyorsunuzdur. Sonra cesetlere sahip çıkacak biri bulunmalı. 

- Aileler biliyor mu?

- Kadının ailesine bizzat ben haber verdim. Daha kocasını bulamadım, emin değilim, galiba Rusya'da. Yılda bir-iki kere karısını görmeye ya gelir, ya gelmez. Erkek kardeşlerine söyledim.

- Erkek kardeşlerine mi? Ne söylediniz?

- Hayır, teferruata varmadım, sadece, “kız kardeşiniz öldü” dedim. Ben de sizin gibi düşünüyordum, ama çok soğuk karşıladılar. Bu şehirde değil, başka bir ilde oturuyorlar. Her halde yarın, öbür gün gelir, morgdan alırlar. Adamın yakın arkadaşısınız, ailesine siz söyleyebilir misiniz?

Polisi anlıyordum. Dünyadan ağır yükü omzuma koymasını yadırgamıyordum. Biz gerçekten dosttuk. Yıllardır, arkadaşlık ediyorduk, çok yakındık. Böyle ölüm düşmana bile reva görülmez. Ben yine de onu haklı çıkarmak için bir şeyler düşünmeliydim ve aslında düşünüyordum. O, şimdi benim sadece dostum değildi, sonsuz sevgi yapıtının olmazsa, olmaz  bir parçası gibi daha büyük önem arz ediyordu. 

Yılların dostuyduk, iyi-kötü, aç-susuz günlerimizi geride bırakmıştık. Nasıl derler, ekmeğimizi kazanır duruma gelince, dostluğumuzu kötü günlerimizin yadigarı gibi koruyabilmiştik. O, benden farklıydı; sakin, sabırlı, yavaş, biraz da uysal. Çoğu insan benim kadar çılgın, inatçı, açık sözlü biri ile nasıl iletişim kurduğunu anlayamıyordu. Tuhaftı, bu kadar farklı olmamıza rağmen, adını koyamadığım öyle benzer yönümüz vardı ki, bizim bir-birimizden ayrılmamıza engel oluyor, mıknatıs gibi yaklaştırıyordu. Ne kadar sert biri olsam da, ona inat etmiyordum, rahmetli dediğim her şeyi kabul ediyor, yüzüme sessizce bakarak, gülümserdi. Bazen onun içinde, kalbinin en derinlerinde bir şeyleri sakladığını düşünürdüm. Böylesine sakin, ölçülü görünerek, içinde kaynayan volkanı dindirmek, örtbas etmek üçün çabaladığını zannederdim. Hiçbir zaman bu şüphelerimden emin olamazdım, ama şimdi tanıdığım sakin adamın ihtirastan oluşan silueti karşısında her şeyi anlıyordum. 

- Evet, ne diyorsunuz? – polis acele-acele sorusunu tekrar etti – onun ailesine söyleyebilir misiniz? Çok zor, anlıyorum, ama siz de beni anlamaya çalışın.

- Biliyorum, biliyorum, ben yapmazsam, kimse yapmaz...

- Karısı nasıl biri? Kusura bakmayın, özel soru. Yani, olaya nasıl tepki vereceğini bilmek istedim. Kadınları bilirsiniz...

- Amcasının kızı. Sevecen ailesi vardı, ne bileyim... Üstü kapalı şekilde anlatmaya çalışırım.

- Evet, çalışın... kara haberi vermek, hem de böylesini... Allah yardımcınız olsun.

Polis acele-acele konuştuktan sonra hızla yanımdan ayrıldı, garaja yaklaşan siyah arabaya doğru ilerledi. Bu, cenaze arabasıydı. Onları bir-birinden ayırıp, morga götürmeye gelmişlerdi. İlginç bir ayrılık olacaktı. Bir-birine sığınacaksın, nerdeyse tek vücuda dönüşeceksin, ayrılıktan habersiz ayrılacaksın.

Belki de benim sevgili, sakin dostum ömrü boyunca bu ayrılığa yürüyormuş, bu noktaya erişmek için kim bilir, nelerden geçmiş... İlk defa ayrılık sözünü ondan düğününde duydum. Çalıp-oynayan kalabalığın arasında kulağıma “artık ayrılık” fısıldadı. “Ne ayrılık” diye sordum, “ne o yoksa, evli erkeklerle dost olunmaz mı?” dedim. “Hayır, bugün ayrılıyoruz, bize yakın olan, sadece, bizim olan her şeyden ayrılıyoruz. Neden her şey bu kadar kısa?”

Söylediklerini  ciddiye almadım, saklamayacağım, düğününde çok içmiştim; zaten kırmızı olan yüzüm domatese benziyordu, umrumda bile değildi, o kadar oynadım ki, topuklarım sızlıyordu. Bu halimle onun ayrılıkla ilgili sözlerini umursamadım, sırıtarak, elimle omzuna dokundum, boş verdim. Şimdi anlıyorum, onun düğününde biz ayrılmaya, yabancı olmaya başlamıştık. Aslında, bu yabancılaşma onun “evleneceğim” dediği günden başlamıştı. Kulaklarıma inanamamıştım. O anda sevindim mi, şaşırdım mı? Belki de sevinerek, şaşırmıştım, ne bileyim…

“Gerçekten mi evleniyorsun? Hayırdır?” diye sordum. “Tam da böyle anda söylenir: yere bakar, yürek yakar. Kız kim, tanıyor muyum? Nerede tanıştınız?” – ara vermeden sordum. O ise bunları önemsemiyormuş gibi, temkinini bozmuyordu, ama bana öyle bir cevap verdi ki, vermese, daha iyi: “Kızı tanımıyorum, hiç tanımak da istemiyorum, sadece evleniyorum”.

“Sadece mi? Evlenmek sadece iş mi? Yüzünü görmediğin biriyle nasıl evlenirsin” – önce benimle dalga geçtiğini düşündüm. Ama hayır, onun nadiren yaptığı şakalarda yüz isfadesi asla böyle olmazdı. 

“Annem tavsiye etti, ben de razı oldum” – yine de moralini bozmadan sakin-sakin söyledi. “Annem hastalanmış, yataklara düşmüş, haber yollamış, biricik evladının düğününü görmeden ölse, cenazesine beni yaklaştırmasınlar diye, vasiyet edecek. Anla beni, gözden düşmemek için, annemin istediği için evleneceğim”.

Bunları söylüyor, konuştukça gözlerimin içine bakıyordu. Öyle bakıyordu ki, sanki onunla dalga geçmeyeceğimden emin olmak istiyordu. Kendisinin, daha doğrusu, kendisinin inanmak zorunda olduğu gerçeğe, belki de yalanına beni ortak etmek için çok konuştu. Annelerin kutsallığı, anne sözünün değeri hakkında bir sürü şey söyledi. 

Yavaş-yavaş onu anladığımı belli etmek için etkili bir kelime bulmaya çalışıyordum. Bir anlık kendimi onun yerine koydum, fakat beni ani evlilik halkasına katacak, elimi-ayağımı bağlayacak bir güç yoktu. Annemi çocuk yaşlarımda kaybetmiştim. O, öldüğünde altıncı sınfa yeni başlamıştım. Acaba, annem hayatta olsa, böyle yapar mıydı? Köle gibi kadere boyun eğen aziz dostumun kederli yüzüne bakarak, ne kadar tuhaf olsa da, kendi-kendime “iyi ki, annem yok, ehhh” dedim, şeytana lanet okudum. 

“Mutluluklar!” – bunu söyleyen ben değildim, dudaklarımdı. Belki inanmazsınız, o anda başım öyle bir ağrıdı, anlatamam. Bu sözlerden kalbim habersizdi. Ama dudaklarım susmak bilmiyordu: “Bir yastıkta kocayın, çoluğa, çocuğa karışın, kardeşim! Gözün aydın, kardeşim! Düğününde annenle Terekeme* oynayacağım. Hem de yavaş Terekeme. Senin düğününde...” 

Sonunda kendimi toparladım, dudaklarımın arsızlığını önlemek için ellerimle ağzımı kapadım. Bu, tam bir ikiyüzlülüktü. Beynimde düşünmeden, kalbim konuşmadan lanete gelmiş dudaklarım o kadar sözü nereden bulup da çıkardı? Belki de içgüdü... Belki de atalarımdan birinin ikiyüzlülüğü dudaklarımın hafızasına kazanmış. 

Sözlerimden çok etkilenmişti. Galiba, bu kadar anlayışlı olacağımı, hemen kabulleneceğimi beklemiyordu. Bir süre sonra kendime gelerek, yüreğimin sesine kulak verdim, dudaklarım sanki demin o sözleri hiç söylemmiş gibi fısıldadı: “Bari, kızı tanıyor musun? Gördün mü? Tek kelime konuştun mu?”

“Komşumuzdu, gözümün önünde büyüdü. Hem amcamın kızı... Annem diyor, “helal süt emmiş ev kızı”. Atalar da iyi demiş: “Pekmezi küpten, kadını kökten al”. Annemin sözünden çıkamam”.

“Düğün ne zaman?” – farkında olmadan sordum. Artık kurcalamamam gerektiğini anladım. Ne de olsa, “kura çekilmişti”. 

“Annem ne zaman derse. Bana kalırsa, en kısa zamanda, yeter ki, onun gönlü ferah olsun. Bilirsin, annemin tırnağına taş değse, yaşayamam. Hayatım boyunca kendimi suçlu hissedemem. Ne kadar çabuk olursa, o kadar iyi. Arkadaş çevremden sadece seni davet edeceğim. Kalabalık olmasını istemiyorum”. 

Düğünü de kendine benziyordu, sakin, sessiz. Eski tanıdıklardan o günün şahidi olmak benim kaderimdi, gerçekten mutluydum. Dudaklarımın verdiği sözü tuttum, annesiyle defalarca yavaş Terekeme oynadık. Aslında kadın hiç hasta gibi durmuyordu, onun mutlu çehresinde sevinç dolu rahatlıktan, kahkahadan başka bir şey yoktu. Düğünün tam ortasında beni kucaklayarak, “Allah seni mutlu etsin çocuğum” – dedi. Sonra “kızlara iyice bak, hangisini beğenirsen, ben teyzene söyle, sağlığımız yerindeyken, senin de elini-kolunu bağlayalım” söyledi. İçkinin etkisinden dumanlanan beynimde annenin sözlerini es geçtim. Sadece, gülümsüyormuş gibi yaptım, ikiyüzlü dudaklarım açılarak, dişlerimi gösterdi. 

Ama sonra... Daha düğünün ertesi gün kendime gelip de, olan-bitenleri düşününce nedense, annenin “el-kol bağlamak” sözleri kafama dank etmeye başladı. Evet, bu, gerçekten de düğün değil, el-kol bağlamak gösterisiydi. Benim sadeden sade, çocuktan çocuk dostumun bacaklarına bağlanan ip, zamanla onun bütün vücudunu, kalbini, düşüncelerini sıkıştıran ayakbağına dönüşecekti. İp kurtulmak için çaba gösterdiğinde onun zariften zarif duygularını gerecek, içinde kendisinin de anlayamadığı boşluğa, daha doğrusu, garaja itecekti. Kalbinin boşluk içerisinde çırpındığını, içine dert olmuş bir şeylerin olduğunu fark etmediğim için kendimi suçlamaya gerek yoktu. Artık her şey geçmişte kalmış. Zamanında anlayamamışım. Demek ki, garaj onun için arabasını park ettiği, araç-gereçlerini koyduğu, kışın sert soğuğunda saklanarak, kelle-paça pişirdiyi yer değilmiş. Garaj onun için boşluktan kaçıp da kendisini bulduğu, hayatı boyunca hayal ettiği sevgiyi bulduğu, aşkını sakladığı mabetmiş. Gerçek aşk mabedi. Belki de, çoğu insana şimdi ihanet yuvası gibi görünen bu mekanda o, yaşamak istediği,  hayalini kurduğu hayatı yaşıyormuş. Şimdi onun cesedinin garajda, daha doğrusu, gizli aşkının mabedinde bulunmasında mantıkla izah edilemez meşruluk vardı. 

Bilemiyorum, cesedinin yakınında böyle şeyler düşünmenin ne anlamı vardı. Şimdi mesele geçmişin incelenmesi değil, bu vahim olayın haberini onu bekleyen çocuklarlarının annesine ve ayaklarını bağlamış kendi annesine vermekti. Zaten anlamayacaklardı... “Nasıl yani, garajda ölmüş? Nasıl ölmüş?”. Aman Tanrım, ölüm nasıl da korkunç, nasıl da anlamsız…

Uzunca bir ömür yaşamak, yaşlanıp elden, ayaktan düşmek, oflayıp- zırlamakla çoluk-çocuğu bıktırmak, son gününde sıcacık yatakta gözlerini sonsuza dek kapamak ne güzel. Böyle ölmek bir bakıma iyi: evvela, doğa kanuna uygun görünüyor, yani kaç elle tutarsan, tut, sonunda ölüm var. İkincisi, yaşlanınca çirkinleşen vücudunu öteki tarafa göndererek, insanları omuzlarındaki yükten kurtarırsın. Genelde, yaşlı insanların ölüm haberlerini insanlar bir-birine müjde isteyerek verir. Hem uzun yaşayan insanlar öldüğünde yapılan helvalar, bişirilen yemekler güzel olur, herkes severek yer. Çoğu insan naaşın arkasında gıptayla bakar, içlerinden böyle ölmek geçer. Ama zamansız ölüm... Dostumun garajda öldüğü gibi…

Polisin bana yaklaştığını görünce, içimde kopan fırtınayı durdurabildim. Her halde yine haberi verip-veremediğimi soracaktı. Ama ilk aklımdan geçiremediğim ve içimde yeniden fırtına koparacak şeyler söyledi:

- Problem var – çekinerek, eliyle garajın yakınında duran arabayı gösterdi – onları bir-birinden ayıramıyorlar – dedi. 

- Ne olacak şimdi?

- Biliyor muyum sanıyorsunuz? Uzmanlar onları morgda amaliyyatla ayırmanın mümkün olduğunu söylüyorlar. Ama yine de tam ayıramayacaklar. Anlıyorsunuz her halde...

- Tabii, evet – diye fısıldadım. 

Polis eline cebine attı, bir yüzük çıkardı:

- Hiç gördünüz mü?

- Onun nişan yüzüğü. Moskova Alış-Veriş Merkezi'nden almıştık, hatırlıyorum. Cebinde mi buldunuz?

- Yoo, parmağından çıkardık – diyerek, bana verdi. 

- İlginç, o, nişan yüzüğünü hiç parmağına takmazdı. Sadece, düğününde takmıştı. 

- Nereden bileceksiniz, belki de hiçbir zaman nişan yüzüğünü parmağına takmaya gerek duymamış? Belki de kendisi böyle istemiş?..

Doğrusu, soruşturmacının olaya bakışı beni şaşırttı. Şimdi o, soğukkanlı, direktiflerle hareket eden bir polis gibi değil de, benim gibi düşünüyordu. Belki de konuşsa, bu ölümü haklı çıkarmak için benden daha iyi nedenler bulabilirdi. Ama o, fazla konuşmadı, iki kelime söyleyip, gitti:
- Onlar cesetten daha çok sevgi heykeline benziyorlar. 

- Siz de mi, öyle düşünüyorsunuz?

- Tabii, ne sandınız? Benim kalbim yok mu? 

Ağustos, 2017

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 165. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 165. Sayı