HaftanınÇok Okunanları
SAMET MUGANLI 1
ORAZ YAĞMUR 2
Yakup Ömeroğlu 3
İMDAT AVŞAR 4
Ahmetcan Aşiri 5
SALIM ÇONOĞLU 6
MEHMET ALİ KALKAN 7
Şiirlerimizde, şarkılarımızda, türkülerimizde, ninnilerimizde, masallarımızda ve destanlarımızda, neredeyse bütün edebî türlerimizde sevgiyi, aşkı buluruz. Türk'ün yüreğinde bir yudum sevgi, bir nefes aşk dendiği zaman dağlar titrer, ırmaklar coşar, denizlerde dalgalar cezbelenir… Aşka dair çok söz söyleyebiliriz ama bugün burada sevgi ağırlıklı bir sohbete davet etmek istedim…
Sevgi, insanlık tarihinin en derin ve karmaşık duygularından biridir. Filozoflar, yüzyıllar boyunca sevginin doğasını, amacını ve etkilerini sorgulamışlardır. Platon’dan Nietzsche’ye uzanan düşünce tarihinde, sevgi kavramı farklı perspektiflerden ele alınmış ve çeşitli anlamlar yüklenmiştir.
Filozoflar sevgiyi mutlaka başka kavramlarla birlikte ele almıştır. Sevgi yalnız değildir. “Platon, sevgi ve idealar dünyası; Aristoteles sevgi ve dostluk; Augustinus, ilahi sevgi; Spinoza, sevgi ve akıl; Hume, sevgi ve tutkular; Kant, sevgi ve ahlak yasası, Nietzsche; sevginin eleştirisi” olarak yorumlamıştır.
Biz burada bütün filozofların düşüncelerini ayrı ayrı ele alamayız ama birkaçının fikrini burada belirtmek istedik. Platon’a göre sevgi (eros), bireyin fiziksel güzellikten başlayarak manevi güzelliğe ve nihayetinde “İdealar Dünyası”ndaki mutlak güzelliğe ulaşma arzusudur. Bu süreç, ruhun hakikate ve bilgiye olan özlemini temsil eder. Platon’un sevgi anlayışı, insanın eksikliklerini tamamlaması ve mükemmelliğe ulaşması için bir araçtır.
Aristoteles, “Nikomakhos’a Etik” adlı eserinde sevgiyi üç temel kategoriye ayırır: faydaya dayalı sevgi, hazza dayalı sevgi ve erdeme dayalı sevgi. Erdeme dayalı sevgi, en yüksek sevgi türü olup, iki erdemli insan arasındaki karşılıklı saygı ve hayranlığa dayanır. Bu tür sevgi, kalıcı ve gerçek dostlukların temelini oluşturur.
Filozof Baruch Spinoza, sevgi kavramını akıl ve bilgi ile ilişkilendirir. Sevgi, bir şeye ilişkin algımızdan ya da bilgimizden kaynaklanmaktadır ve sevginin insanın doğasının bir parçası olduğunu ve doğru bilgi ile yönlendirildiğinde bireyin özgürlüğüne katkı sağladığını savunur.
İslam’ın temeli sevgi ve hoşgörü üzerine kurulmuştur. Müslümanın en kıymetli birikimi marifet, akıl ve sevgidir. Sevgiden, akıldan ve marifetten uzak her şey eksiktir. Yeryüzünde Allah’ın buyruklarını yerine getirmek için hür bir vatan toprağına sahip olmak nimetlerin en büyüğüdür. Vatan ve millet sevgisi, birbirinden ayrılmaz bir bütün teşkil eder. Hürriyetin sembolü olan al bayrağımız, nazlı hilâlimiz de Türk milletinin şeref ve haysiyetini temsil eder. Bayrak sevgisini Arif Nihat Asya ile vatan sevgisini “Bu Vatan Kimin?” şiiriyle Orhan Şâik Gökyay’dan alan nesiller bayrak ve vatanın sevgisini, kıymetini yüreğinin derinliklerinde hisseder. İnsan vatanını sever; çünkü hürriyeti, rahatı, huzuru, hakkı vatan sayesinde bulur diyen Namık Kemal’i ve daha nice vatan ve bayrak şairlerini anmadan edemeyiz.
İnsanın, toplumun, milletin diri ve dinamik olmasını sağlayan amiller içinde en kıymetli olanı manevi değerlerdir. İslam ahlakıyla, Türklük gurur ve şuuruyla davranan, yüksek medeniyet oluşturan ve teknoloji üreten Türk evladı sevgisiz yapamaz. Türk evladı Allah için, milletin huzur ve refahı için akıl ve alın teri döker. Vatan sevgisini imandan sayan kaç millet var ki tarihte ve bugün?
Sevgi, yalnızca romantik aşkı değil; aileye, arkadaşlara, tabiata duyulan sevgiyi de kapsayan çok yönlü bir kavramdır. Türk insanı sevgiye, insan varlığının temel bir unsuru, insanları yakınlaştıran ve derin bağları güçlendiren bir duygu olarak değer vermektedir.
Allah’ın yarattığı her varlık sebepsiz yaratılmamış olup hemen çoğu sevgiye, saygıya, ilgiye, şefkat ve merhamete layıktır. Taş ve benzeri maddeler sevgiden muaf olan yaratılmışlar da vardır elbet. Yine de taşı yaratan Rabbimize hürmet ebedîdir.
Çocuk sevgisi, evlat sevgisi, ana baba ve kardeş sevgisi fıtratımızda var. Tabiat sevgisi; ağaç, çiçek, gül; dağ, ırmak, deniz, su; hayvanlar âleminin bin bir üyesi içinde kuzu, oğlak, kedi, köpek, kaz, ördek de var tabii ki ama tavuk, horoz, hindiyi unutmamak gerek… Kurt, domuz, tilki, sırtlan, aslan, kaplan, yılan, çıyan, akrep de değil ama ceylan, maral, tavşan elbette sevilir… Kargaya karşı değiliz ama serçe, bülbül, keklik, güvercin, bıldırcın, sığırcık, sülün sevilmez mi? Ancak kafeste değil, tabiatta sevmek lazımdır.
Bizim gönül dünyamızın, dilimizin büyük şahsiyeti Yunus Emre tarih boyunca sevgi ve aşk şairi olarak tanınmıştır. Şiirlerinde en çok sevgi ve aşkı dile getirmiştir. Bütün varlıkların Yaratıcısının bir olması hasebiyle Yaratan’dan ötürü tüm varlıkları sevmemizi istemiştir. Yunus gönüllü olmak deyimi bizim Türkçemizde vardır yalnızca. Ayran gönüllülerden uzak olmak şartıyla gönlümüzün el verdiği her şey Türk’ün insanî vasfı ve sıfatı olarak yerini alır.
Bütün bunları sevebilmek için üzerinde yaşadığınız bir vatanınız olmalı, o güzel vatanın bağımsız olmasıyla birlikte suyundan, havasından, toprağından, enerjisinden faydalanmak mümkündür. Vatanın yoksa seveceğin ne kedin olur ne köpeğin… Yerde kökün yoksa gövdende dalın, dalda çiçeğin, yaprağın, meyven olmaz. Yandıkça çöllerde buluttan medet umarsın gölgesine sığınayım diye…
Okuma sevgisi en başta gelmeli… Kalem sevgisiyle nice fikirler gün yüzüne çıkar. Dil ile ikrar edilemeyenlerin kalemle ifadesi haz verir yazana ve yazdırana…
Sosyal medyada “Çocuk sevmesen de olur; köpek sev!” diyenler çoğalınca canım sıkıldı. Çocuk sevmesen de olur ne demek? Çocuk sevmemek, yarın “insan” sevmemeye götürür insanı; bu da felaket demektir. Bu kafa, kendi milleti dışındakileri insan sayamayan zalim ve lanetlilerin zihniyetini tescil etmeye, meşrulaştırmaya götürür kimi bedhahları. Hayvan sevmesen de olur, yeter ki insanı sev demiyoruz biz. Birini sevip diğerinden vazgeçmek gibi bir tavsiye(!), öğüt(!), nasihat(!) sözleri yersiz ve gereksizdir.
Sevginin doğası, kaskatı olanı gevşetip yumuşatarak canlılaştırmaya dayanmaktadır. Taşı, kayayı, kireci, çimentoyu, kumu sevgiden muaf tutmak mümkündür ama lüzumu hâlindeki duygumuz nasıldır? Sevginin insan bedeni ve ruhundaki iniş çıkışlarının her bir insanın iç dünyasına göre değişkenlik göstermesinin sebebi de işte bu farkındalıklarla ilgilidir.
“Sevgi, ağır ağır akan bir nehir gibidir. Yolunu bulur, taşmaz, sabırla kıyılarını besler. İçinde huzur vardır, güven vardır. Sevgi, zamanla olgunlaşır, kök saldıkça güçlenir. Aşk ise başka bir ritme sahiptir. Daha çok ilkbahar sellerini andırır; coşkun, hızlı, yer yer taşkın. İlk karşılaşmada kalbinin hızlanması, zihnini meşgul eden tatlı bir heyecan, her anı birlikte geçirmek istemek… Aşk, bir kıvılcımla başlar, bazen alev olup sarar, bazen de aniden sönüverir.”
Sevgi, tek başına güçlü bir duygu gibi görünür. Ama onun asıl derinliğini, şefkat ve merhamet tamamlar. Şefkat, başkasının acısını kendi yüreğinde hissetmek; merhamet ise o acıyı hafifletmek için elini uzatmaktır. Sevgiye bu iki duygu eklendiğinde, sıradan bir ilgi, gerçek bir bağa dönüşür. Şefkat, sevgiyi inceltir. Merhamet ise sevgiyi yumuşatır. Şefkat ve merhamet, sevginin iki kanadıdır.
Sevgi, şefkat ve merhamet duygularının yüksek olduğu milletlerde mazlumun yanında olma duygusu nefsi köreltmek için değildir.
Dünyadaki güzelliklerin kalıcı olanı sevgi ve aşk olduğu tarih içinde denenmiş, tecrübe edinilmiş ve nihayetinde evrensel bir kavrama dönüşmüştür. Aşk; insanları canlı, taze ve heyecanlı kılar.
Sevgi yaşatır, nefret ise öldürür. Öyle değil mi? Nefretten mutluluk elde edenler kimlerdir acaba?
Sevgi Allah'a... Selâm sizlere...
Tanrı Dağları'ndan