Sevgiden Tökezleyen…


 15 Ocak 2026


Kadın kapı eşiğinde uzun süre durakladı. Sanki soğuk bir rüzgâr bedenini okşamış gibi ürperdi. Evin içini gözleriyle süzdü, bir şey arıyormuşçasına her köşeye baktı. Dizlerini büküp sessizce oturdu. Kaybettiği insanın sıcaklığını aradığını kendisi de hissediyordu. Çökmüş sessizlik ona hatalarının cezası gibi göründü. Geçmiş günlerin hayalleri birbiri ardına gözünün önüne gelerek ruhunu daha da yordu.

Janatbek’le ilk tanıştığı an aklına geldi. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. 

Şefkate susamıştı; sıcak konuşan birine içten içe bağlanmaya hazırdı. Kiralık bir evde yalnız yaşıyordu. Cumartesi, pazar günleri şehirde kalmaz, köye gitmek için acele ederdi. O rutin yolculuklarından birinin dönüşünde Janatbek’le karşılaştı. “Yol üstü kaderdir” derler ya, belki de öyledir. Kavşakta dururken yanına bir otomobil yanaştı. Aynadan bakan sürücünün yorgun yüzünü hemen fark etti. Onu evine kadar bıraktıktan sonra adam, yalnızlığını ve aile hayatındaki kederini yavaş yavaş anlatmaya başladı.

Jansaya, adamın elindeki evlilik yüzüğünü aradı gözleriyle. Son yıllarda evli “bekârların” çoğaldığını görüyordu. İstemsizce bir acıma duygusu uyandı içinde. Hüzünle dolu bakışlarında zayıf bir umut ışığı parladı – hayattan hâlâ alacağı var gibiydi.

“Bana neden hep ağlak insanlar rastlıyor?” diye düşündü. Yıllardır dimdik, cesur bir silueti beklemekten yorulmuştu. Annesi de kızının yalnızlığına üzülerek sık sık “Anne olmak da tandırın kısa süreli harareti gibidir. O zamanı kaçırırsan, annelikten de olursun” derdi.

Janatbek’le buluşmaları acımayla başladı. Jansaya içinde sevginin eksik olduğunu bilse de aile kurmaktan kaçmadı. Yalnızlıktan bezmişti; kadere boyun eğdi. Kocasının onu sevmediğini hissetse de Janatbek: 

“Sevmesen de olur, belki zamanla seversin” diyerek kendini mi, yoksa Jansaya’yı mı teselli ediyordu bilinmez.

Birlikte ev yaptılar. Jansaya’nın tek isteği vardı: çocuk sahibi olmak. Janatbek ise kanaatkârdı. Önceki evliliğinden olan oğlunun kendisine sırt çevirdiğini hatırladıkça içi ürperirdi. Zamanla Jansaya çocuk hasreti çektiğini iyice anladı. Acıma duygusu öfke ve kine dönüştü. Kocası onun mutluluğu dışarıda aradığını hissetse de hissetmemiş gibi davrandı. Sonunda bir gün:

“Ben anne olmak istiyorum. Senin çocukların var, ama ben o mutluluktan mahrum kalmak istemiyorum,” dedi.

Janatbek sessizce yere baktı. Derin bir iç çekip kırdaki mezarlığa gözlerini dikti. Sonraları içkiye alıştı.

“Ben ölürsem, senin için daha iyi olur belki” diye şaka yapardı; ama sözlerinin ardında derin bir keder hissedilirdi.

Jansaya evi terk etti. Yine kiralık bir eve çıktı. Bir gün Janatbek arayıp,

“Yakında kırlara taşınacağım. Her şeyden yoruldum” dedi.

Jansaya telaşla onun evine koştu. Avluda toplanmış insanlar, ambulans, itfaiye… Janatbek içki sarhoşluğuyla evi ateşe vermişti. Kurtarıcılar onu dışarı çıkardığında bir kez derin bir nefes aldı ve hayata veda etti.

Jansaya’nın aklına çocukluğundaki bir olay geldi. Okula giderken yolun karşısından bir anda kulakları sağır eden bir gürültü kopmuştu. Korkudan titremişti. Bir çığdı bu. Dağdan büyük bir hızla akıp duraktaki insanları alıp vadiye sürüklemişti. Kıyının bu tarafında durup her şeye tanık olmuştu. Kar altında kalan iki kişiyi aramak için tüm köy seferber edilmişti. Ölenlerden birini bulmak çok zor olmuştu. Karın altından önce gözlüğü çıkmıştı. Ancak ikinci gün Jansaya’nın babası cesedi bulabilmişti. Merhum çok şişmiş, büyümüş gibiydi; birkaç kişi zor kaldırmıştı. “Kendisi küçücük biriydi,” diye iç geçirmişti babası. O gece Jansaya sanki birden büyümüştü; korku ve dehşet göğsünü kaplamıştı. “Gözlükleriyle hayatın hangi noktasına son kez bakmıştı acaba?” sorusu zihnini kurcalamıştı. O günden sonra bir tanıdığı vefat ettiğinde, “Son kez ne dedi, ne söyledi?” diye sormayı alışkanlık edinmişti.

Köyde sevdiği bir yaşlı kadın vefat etmişti. Oğlu ölmüş, gelininin elinde kalmıştı. Yaşlı kadın ölürken biriktirdiği mala mülke kıyamayarak, “Bütün bunlar burada mı kalacak?” diye mırıldanmıştı.
Peki ya kocası? Yanarken vefasız dünyayı suçlayıp, sonsuzca sevmiş kalbini mi kınadı acaba?

Akrabaların hepsi ağladı. Kaderin acımasızlığı gibi eşi de, aklı ermez oğlu da kederli görünüyordu. Jansaya da kendisini sınırsızca seven bir insanı kaybettiğine inanıp inanamayacağını bilemeden, hâlini soranlara sadece,

“Sevgide tökezledim” demekle yetiniyordu; gözleri yaşla doluydu. Artık kimsenin onu Janatbek gibi sevemeyeceğini, şımartamayacağını anladı. Sanki aydınlık dünya da büzülmüş, yakınını kıymetlendiremeyeni kınar gibiydi.

Onun bu kederine acır gibi, kısa bir süre sonra Janatbek, kendini astığı odada gök mavisi gömleğiyle hayal gibi belirdi. Gözlerini kapadığında, odanın duvarından tanıdık bir siluet yaklaşıp acıyarak baktı; tüm bedeni buz kesti. Yerinden sıçradı, o siluetin önüne sendeleyerek gidip diz çöktü ve fısıldadı: “Evet, kıymetini bilemedim. Duygularım da samimi değildi. Sadece acıdım. Evet, senin tertemiz sevgine tökezledim. Niyetim temiz olmasa da seni ayaklar altına alacak bir adım atmadım. Vicdanım buna izin vermedi. Ama suçsuzum diye kendimi savunmayı da onuruma yediremedim. Sen beni suçlayarak baktığında ‘Hayır, yanılıyorsun, ben temizim, dürüstüm’ diye kendimi aklamayı uygun görmedim. Hayatına kıyacağını düşünmedim.”

Jansaya bu hayalin karşısında sık sık kendini savunurdu. Bu hayalin sırrını dinî bilgisi olan bir hocaya sorduğunda, 

“Cenazesi usulüne uygun çıkarılmazsa, insanın ruhu öldüğü yerde kalır” diye açıklamıştı.

Ruhu dolaşıp duruyor; taş yürekli kaderinin nesine kıyamıyor acaba?

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 229. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 229. Sayı