HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
Serdar Dağıstan 2
KEMAL BOZOK 3
İSMAİL DELİHASAN 4
SEYFETTİN ALTAYLI 5
Serdar Dağıstan 6
MARUFJON YOLDAŞEV 7
Günümüz hikâyeciliğinin önde gelen isimlerinden Osman Çeviksoy’u duymamışsanız, bilmemişseniz, okumamışsanız; kayıptasınız. Bunun nedeni, ekonomik kaygılarla ya da çok kazanma hırsıyla popülerliğe pirim veren, üstüne ‘Benim fikirdaşım, benim arkadaşım, benim yandaşım daha iyi sanatçıdır.’ ilkesizliğini önceleyen yayım ortamı olsun ya da olmasın; kayıptasınız. Umarım bu satırlar, bu kaybınızı gidermeye küçücük de olsa bir kapı aralar. Onun hikâyelerinin tadını bilenler, zaten her yeni kitabında okuma yolculuklarını keyifle sürdüreceklerdir.
Beyaz Yürüyüş’le Kültür Bakanlığı 100. Yıl, Sana Seni Anlatmak’la Milli Eğitim Bakanlığı, Aklıma Yıldız Düştü’yle İlesam, Duvarın Öte Yanı’yla Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Hikâyecisi gibi birçok ödülün sahibi olan Çeviksoy, çeşitli dergilerde yayımlanan yüzlerce yazı, üç roman ve onlarca hikâye kitabından sonra, şimdilerde, çocuklar için kaleme aldığı öykülerini okurlarıyla buluşturma hazırlığında.
Nereden mi biliyorum? Çocuk edebiyatındaki eleştiri boşluğunu gidermek ve nitelikli eserler üretilmesine katkıda bulunmak amacıyla Türk Ocakları bünyesinde faaliyet gösteren Bala Kitap Topluluğu’nun geçtiğimiz günlerde yaptığı ve benim de katıldığım, Osman Çeviksoy’un hikâye dosyasını değerlendirdiğimiz toplantıdan.
Önüme bir ustanın dosyası gelince asıl üzerinde durmam gerekenin; öykülerde neyin, nasıl yapıldığını, hangi edebi güzelliğe nasıl ulaşıldığını, somut örneklerle görmek olduğuna karar verdim. Benim için kaçırılmaması gereken bir fırsattı bu ve okumamda bunu denedim. Eserin benim görebildiğim, okurken tat aldığım, dikkate alınması gereken ustalık örneklerini sizlerle paylaşıyorum.
Öykülerde beni ilk etkileyen, dil ve anlatımdaki başarı oldu. Öyküler, okuru akıcı bir dille sarıp sarmalayıveriyor. Bu nasıl sağlanmış? Bir kere bütün okurları gibi biz de biliyoruz ki Osman Çeviksoy’un kolay kolay anlatım bozukluğuna rastlamayacağımız bir dil bilgisi ve sağlam bir cümle yapısı var. Cümleleri kurallı... Gerçekten gerekmedikçe devrik cümle kullanmıyor. Yalın, samimi bir anlatımı var. Birinci tekil kişi anlatım da bu samimi anlatıma katkı sağlıyor. Kitaptaki on dört hikâyenin sadece ikisinde, Ağaçlar ve İnsanlar ve Üç Güzeller Masalı’nda üçüncü tekil kişi anlatım var. Anlatılanlar ister yaşanmış bir anı ister kurgu olsun, anlatının gerçekliğine inandırıyor bizi. Dahası, zorlama yok. Doğallığı bozacak süsleme gayreti yok. Fazlalık yok, kolay kolay gereksiz kelime bulamazsınız.
Hani, Yunus Emre’yi okur da hayret edersiniz ya, basit, sade kelimeleri yan yana getirip bu güzel şiir dilini nasıl oluşturmuş diye… İşte, Osman Çeviksoy’unki de düz yazıda öyle bir güzellik. Buna kanıt olarak Yol Kesen Eşek’teki şu küçük paragrafa bakalım, “ses, gövde, güç, tekme” gibi basit kelimeler, yan yana getirilerek güzel bir ahenk, hatta şiiriyet oluşturulmuş. Üstelik örtülü anlamla, dört ayaklı eşeklerin varlığına, okuru gülümseten harika bir gönderme de yapılmış:
“Bir eşek benim yolumu kesti. İhtişamlı sesiyle, kocaman gövdesiyle, gücüyle, tekmesiyle değil, bir eşek farklı, derin bakışıyla yolumu kesti. Yanlış anlamayın; insan görünümlü eşeklerden birisi değil, dört ayaklı, hakiki bir eşek yolumu kesti. Beni utandırdı.”
Eksiltili cümleler, düşünmeye ve düşlemeye yönlendirerek okuru öyküyle bütünleştirir. Öykü okurla tamamlanır, okur artık öykünün içindedir.
“Yer yer güllerle süslü, yemyeşil bir bahçe, bahçede elinde sosis poşetiyle Yağmur, peşinde anne Kaçkın ve dokuz yavrusu… Bahçenin bir o yanındalar bir bu yanında…” (Kaçkın ve Yavruları)
Roman ve hikâyelerde göstererek anlatımın önemini hep vurgularız. Bu açıdan şu cümleye bakalım: “Kocaoğlan! Ben de bu köylüyüm. ” demek geçti içimden.” Nasıl? Yalın, kısa hatta anlamlı bir cümle değil mi? Ama bu cümlenin benden kaynaklanan bir kusuru var, Çeviksoy’un cümlesinin dalını budağını kırıp attım ve kuru bir anlatıma dönüştürdüm. Bakın, cümlenin aslı ne:
“’Kocaoğlan! Boyalı ayakkabılarım, ütülü pantolonum, beyaz gömleğim, kravatım seni aldatmasın! Ben de bu köylüyüm. ‘ demek geçti içimden.” (Yol Kesen Eşek) Evet, işte göstererek anlatım bu: Boyalı ayakkabısı, ütülü pantolonu, beyaz gömleği ve kravatıyla hemen bir şehirli canlanıveriyor gözümüzde.
Şimdi, harika bir göstererek anlatım örneği daha:
“Bir ucu Yağmur’un parmakları arasında diğer ucu yavru tavşanın ağzında, havuç dilimlerinin kıtır kıtır yok oluşu hoşumuza gidiyor, zevkle seyrediyorduk.” (Bir Çocuk Ağlıyorsa) Evet, küçük kızın parmakları, havuç diliminin tavşanın ağzında yok oluşu hemen gözümüzün önüne geliveriyor ve üstelik bu yetmiyor bir de ses öğesiyle, “kıtır kıtır”la, okur olarak iyice keyifleniyoruz.
Edebi eserlerde eleştirilen bir konu da tekrarlanan kelimeler, cümleler hatta paragraflardır. Yerli yersiz yapılan tekrarlardan sıkılıp okumayı bıraktığım metinler olduğu için, bu eleştirileri çoğunlukla haklı bulmuşumdur ama ya Osman Çeviksoy’un tekrarları? Metne nasıl da akıcılık sağlıyor, anlatımı nasıl da güçlendiriyor? Okuyun, bana hak vereceksiniz:
“Şehirde doğmuş, apartmanda büyümüş, kuş, kedi, köpek dışında hayvan görmemiş bir çocuk. Kertenkeleyi bilmez. Kertenkele yakalayıp ön ayaklarıyla taş kaldırtma oyunu oynamamıştır. Dakikalarca peşinden koşup güzel renkli kelebekler yakalamamıştır. Keçiyi, koyunu, oğlağı, kuzuyu bilmez. Kuzu çobanlığı yapmamıştır. Atların, tayların, buzağıların, sıpaların ne kadar sevimli, güzel, sadık yaratıklar olduğunu bilmez. Eşeklerin güzel gözlü, fedakâr, cefakâr hayvanlar olduğunu bilmez. Orak zamanı yuvalarına başak taşıyan tarla farelerinin sevimli, çalışkan hallerini bilmez. “ (Bir Çocuk Ağlıyorsa)
“… Apartmanın bahçesine vardığımızda gözlerimize inanamadık. Bahçe bomboştu. Yavrular yoktu, Kaçkın yoktu. Merdiven altındaki kurumuş ottan yuvaları yoktu.” (Kaçkın ve Yavruları)
“Erkekler de ağlayabilirdi. Babam öldüğünde ben, kuytu köşelere çekilip çekilip ağlamıştım. Kimselere göstermeden hem de ne çok ağlamıştım. İnsan olan sevinir güler, üzülür ağlardı. Fakat sokakta karşılaştığım bir köpeğin gözlerine bakarak, yoldan gelip geçenlere aldırmadan dakikalarca ağlayacağımı hiç düşünmemiştim.” (Yaman Buluşma)
“İmam Dağı’nın eteklerinde oluşmuş fazla uzun, fazla derin, fazla geniş olmayan meyilli birkaç vadiden biri her mevsim yeşil kalır.” (Yol Kesen Eşek)
İlk alıntıladığım paragrafta beş adet “bilmez”, ikincisinde üç adet “yoktu”, üçüncüsünde beş adet “ağlama”, dördüncüsünde ise tek bir cümlede 3 adet “fazla” kelimesi kullanılarak anlatım, hem pekiştirilip güçlendirilmiş hem de akıcılık sağlanmış.
Bu bir leitmotiv (edebiyat eserlerinde tekrarlanan söz ya da söz kalıplarıyla oluşturulan anlatım tekniği) mi, bilmiyorum ama ben, bu tekniğin kullanımına tam oturan bir örneğe de Üzeyir Gündüz’ün Ali ile Zülfikar romanında denk gelmiştim. Yazarın, kahramanı deli Mıstı’ya söylettiği şu cümleyi hiç unutmuyorum: “Şimdiki öğretmenler şinanay” Birkaç tekrardan sonra, son söylenişte olayın gelişimine, olumlulaşmasına bağlı olarak “Şimdiki öğretmenler çok da şinanay değilmiş!” biçimine dönüşmüştü.
Düz yazının nakaratı diyebileceğimiz bu çeşit anlatım güçlendirme örneklerine eski edebiyat ustalarında da rastlıyoruz: Tutunamayanlar’da Olric’in ‘efendim’ ifadesi, Vatan Yahut Silistre’de Abdullah Çavuş’un ‘Kıyamet mi kopar?’ sözleri…
“Gözyaşı döken her çocuğun bilin ki yazılmaya değer bir sevgi hikâyesi vardır.” Bu da böyle bir güzellik: Aynı cümle, bir öykünün ilk, bir başka öykünün son cümlesi olabiliyor. Bir Çocuk Ağlıyorsa’nın ilk, Yağmur’un Duası’nın son cümlesi… Cümledeki derin anlam, her iki öyküye de yakışmış.
Aşağıya alıntıladığım cümleler de çocuk edebiyatının, hikâyenin olağan akışı içersinde, sıkmadan, çocuklarla birlikte anne babaları da eğitebileceğinin ve kültürümüzün bizi biz yapan değerlerini yaşatabileceğinin kanıtıdır:
“ Alışveriş için süper marketteysek sadece bir şey alabilir, ikincisini alamazdı. O da bunu kabullenmişti. Beğendiği bir şeyi alıyor, bırakmıyordu. Bu genellikle yiyecek oluyordu. Daha çok beğendiği bir başka şeyle karşılaşırsa elindekini bırakıyor, onu alıyordu. Bu kuralı bozmasına bir kere izin versek bir daha Yiğit’e güç yetiremeyebilirdik. Her beğendiğini almak isteyebilirdi.” (Belek Çivisi)
“Yiğit, anaokuluna başlayalı bazı güzel davranışlar öğrenmişti. Bunlardan biri de yapılan iyilikler, yardımlar, güzel sürprizler için teşekkür etmesiydi.” (Bellek Çivisi)
“Balıklar ölmüştü. Bunu anlamıştık da Yiğit’e nasıl anlatacaktık? Balıkları öylece bıraktık. ‘Okuldan gelince kendi gözleriyle görsün!’ dedik. İnsanların sadece dirseklerinin, dizlerinin, ellerinin yüzlerinin acımadığını, yüreklerinin de acıdığını öğrensin istedik.” (Bellek Çivisi)
“İki avucunu açtı, gözleri mezarcıklarda, beş on saniye öylece kaldı. Balkondan görülmüyordu ama eminim dudakları da kıpır kıpırdı. Sonra avuçlarını yüzüne sürdü, geldi babasının elini tuttu. Yürüyecekleri sırada pencereden seslendim:
‘Ne yaptın Yiğit?’
‘Balıklarım için okudum dede!’
İşte bellek çivisi…
Aradan yıllar geçse de Yiğit’in küçücük ellerini açıp mezarcıklar başındaki dua eden halini unutabilir miydim? Gel de yazma?” (Bellek Çivisi)
“Artan ekmeğimizi kuşlar, böcekler, karıncalar yesin diye küçük parçalara ayırarak uygun yerlere bıraktı.” (Keklikten Tavuk)
“Bu kitabın teması ne?” sorusunun peşine düştüğümde tek kelimelik bir cevap beni tatmin etti: Sevgi! Zaten kitapta yer alan öykülerin ortak özelliklerinden biri de “sevgi” temasında buluşmuş olmaları değil mi? Aynı tema, Çeviksoy’un kendine özgü sıcak anlatımıyla işlenerek farklı olay ve mekânlarda başköşeye buyur edilmiş; özenle seçilmiş kelimelerden oluşmuş cümleler, paragraflar sevgiler çoğaltmış durmaksızın. İnsanın insana, insanın doğaya, insanın hayvanlara ve hayvanların insanlara duyduğu sevgiler… Öyle ki öyküleri okudukça yüreğinizde çiçeklenen farkındalıklarla “Sevgiler öykü açmış.” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bir de şunu diyorsunuz içtenlikle: Bu kitabın göreliği hem çocuklara hem büyüklere. Öyleyse hem büyükler hem çocuklar eşlik etmeli Osman Çeviksoy’un öykülerindeki duygu yolculuklarına.