Sevgili Annem’e...


 01 Temmuz 2026

Ben bu satırları yazarken birbirimizden çok uzaklardayız. Sensiz geçen kaçıncı yılım inan hiç bilmiyorum. Saymayı da bıraktım artık saymıyorum. Hayatımdan birer birer eksiliyor takvim yaprakları. Benim seni özlediğim gibi, sen de beni özlüyor musun? Şu an napıyorsundur mesela? Yüzünde kırışıklıklar çoğalmıştır mutlaka. Kendi bakımını yapabiliyor musun? Kim bilir, belki canından çok sevdiğin ablam saçlarını her akşam tarıyordur tıpkı bir zamanlar benim taradığım gibi. Adım geçiyor mu o muhteşem akşam sofralarınızda? İçinizden biri anıyor mu beni?  Sana bir şey itiraf edeyim mi? Ben hep anıyorum anlatıyorum sizi çocuklarıma. Evet, evlendim. İki kızım var. Artık yalnız değilim. Beni anlayan ve hep yanımda olan bir eşim var. Bensizliğe alıştın mı? Ben alışamadım. Bazen, keşke diyorum.  Keşke o akşam kapıyı vurup gitmeseydim. 

Akşamın sessizliği evin içine ağır ağır çökmüştü. Sofrada tabaklar kaldırılmış, çayın buğusu çoktan sönmüştü. Salondaki loş ışık, duvardaki gölgeleri uzatıyordu. Ablam mutfaktan yeni çıkmış, saçlarını arkaya toplamıştı. Sen koltuğun kenarına oturmuş, ellerini dizlerinin üzerinde birbirine kenetlemişsin. Yüzüne bakmaya çalışıyordum ama gözlerin benden kaçıyordu.

Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. İçimde, adı konmamış bir huzursuzluk dolaşıyordu.

Ablam birden sesini alçaltarak ama kararlı bir tonla konuştu:

“Anne, artık bilmesi gerekmiyor mu?”

Kalbim o an yerinden kopacak gibi oldu. Sen başını kaldırdın, bir an bana baktın, sonra hemen gözlerini kaçırdın. Dudakların titredi. Bir şey söyleyecek gibi oldun ama sustun.

O sessizlik… İşte her şey o sessizlikte oldu.

Ablam derin bir nefes aldı.

“Sen…” dedi, duraksadı, sonra kelimeleri hızla bıraktı: 

“Sen evlatlıksın.”

O kelime odanın ortasına düşmedi; doğrudan göğsüme saplandı. Sesler bir anda boğuklaştı. Duvarlar uzaklaştı sanki. Sana baktım. Sadece sana.

“Anne?” dedim. Sesim bana ait değildi.

Hiçbir şey söylemedin.

Sadece baktın.

Ve sustun.

İşte o an anladım. Gitmemi istemediğini değil… Kal demeyeceğini.

Kapıya yöneldiğimde arkamdan hiçbir ses gelmedi. Ne adımın, ne bir “dur”un, ne de bir nefesin. Elimi kapı koluna koydum. Bir an durdum. Belki… dedim içimden. Belki şimdi…

Ama o sessizlik hiç bozulmadı.

Belki her şey farklı olacaktı. Belki de olmayacaktı bilmiyorum. Ne çok belkiler biriktirmişim içimde. Ama ne yapabilirdim ki duyduklarım karşısında ablamın söylediği o tek cümle ‘’ sen evlatlıksın’’. Yerle bir olmama yetti. Ama sen,  sen anne hiç gitme demedin... Sanki çoktan vazgeçmiştin benden. İyi ama neden? Günlerce neden diye düşündüm durdum. Evlatlık olduğum için mi beni durdurmadım?  Bilemiyorum. Belki de geç kaldım bu soruyu sormakla ama cesaretimi topladım ve şu an sana soruyorum. Neden anne, neden o akşam bana gitme kal demedin? Neden beni durdurmadın?

Bu mektup hiçbir zaman sana ulaşamayacak. Çünkü elimde mum aleviyle tutuşturuyorum bu kâğıt parçasını. Benim isteğim, sadece seninle sessizce vedalaşmaktı. (AYB Balkanlar Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Mayıs 2026)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 235. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 235. Sayı