Şiirler


 01 Aralık 2020



SELAM

 

-Muhammed Mirzabala kardeşime katkı-

 

Emel kuşu gündoğuya uçarken

Tan vaktinde murat suyu içerken

Seher yeli Altun Dağ’dan geçerken

Turan ellerine selam söyleyin!

 

Bir güzel görünce göğün elinden

Öpün dalgalanan ipek telinden

Od yurdunun yavruları dilinden

Turan ellerine selam söyleyin!

 

Baykal’da görünce ördek izleri

Hatırlayın söylediğim sözleri

Mavi göğün turnaları, kazları

Turan ellerine selam söyleyin!

 

Hasretli gözlerle Hazar sağ oldu

Kalbimiz hasretle yanardağ oldu

Dillerimiz “Turan!” diye yoruldu

Turan ellerine selam söyleyin!

 

Yıldızlı bir gök, taç; ay, üstte pare

Şu al yağlığımı götürün yâre

Turnalar, turnalar bizden bin kere

Turan ellerine selam söyleyin!

 

ÜLKEM

 

Zirveleri bulutlara dayanan

Dağlarında buzları var ülkemin

Gökyüzünden ipek göynek giyinen

Tarlaları, düzleri var ülkemin

 

Verimli toprağı, geniş çölleri

Çalışkan erleri, yiğit elleri

Büyük gemileri, demiryolları

Geçitleri, gizleri var ülkemin

 

Kızgın deniz oynar ayaklarında

Işık saçar petrol, topraklarında

Tarihlerin altın yapraklarında

Tatlı tatlı sözleri var ülkemin

 

“Yanardağlarında alev coşarmış

Ona kulluk için eller koşarmış

Bir zamanlar ülkem özgür yaşarmış!”

Bu yollarda izleri var ülkemin

 

İpeği kızların başında perde

Özgürlük dilerler hem de her yerde

Bu vatanı cümle cihan sever de

Yalnız bizde gözleri var ülkemin

 

SEVDİĞİM

 

-Azerbaycan bayrağına-

 

Altın göğsü hilal, yıldız ışıkları öpünce

Zirvesinden Şah Dağı’nın gün doğuşu görülür

Merhametli güzellikler Tanrısı tek, pek ince

Bir narayla gönüllere selamları kurulur

O yerlerde gardaşları, yâran kullar bekliyor

Yeşil donlu, mavi gözlü, al yanaklı sevdiğim

 

Can alıcı bir görkemle dağ başında durunca

Sevdiğinde bahar yeli dağıttığın telleri

Nazlı elin omzundaki saçlarına vurunca

Birer birer seviyorsun bütün Turan elleri

Altaylardan, Altun Dağ’dan doğan seller bekliyor

Yeşil donlu, mavi gözlü, al yanaklı sevdiğim

 

Güneş ile dört bir yana ışık saçmak istiyor

Ara sıra dalgalanıp göğe uçmak istiyor

Kollarıyla Türkistan’ı bütün koçmak istiyor

Yeşil donlu, mavi gözlü, al yanaklı sevdiğim

 

DÜN O GÖZLERDE

 

Dün o gözlerde inleyen sevgi

O bakışlarda titreyen hülya

Gülüşünden uçan samimiyet

Varlığından gülümseyen sevda

Ruhunu sararak esirin eylerdi

Utanıp da al gül gibi kızaran

Şu yanaklar bahara benzerdi

 

Gül dudaklar eser, susar, utanır

Gözlerin bildirirdi her derdi

Hem de pek şairane söylerdi

Saçlarından öpünce aydınlık

Dudağından gülümsüyordu hayat

O zaman ben senin esirin idim

Çünkü masum idin fakat heyhat!

 

Şimdi her şey havaya savruldu

Büyüdün, bir kederde şen oldun

Dille “Sevdim!” diyorsun şimdi fakat

Dinmemiş gözlerinden anladığım:

Aşk yok, zevk yok; yeter, git, git!

Nerededir gördüğüm samimiyet,

Niye yavrum riyaya çevrildi?

 

KARA GÖZLER

 

Bugün oldu beş yıl tamam

Oruç tutmam, namaz kılmam

Sabah akşam yalnız duam:

Gözler, gözler, kara gözler!

 

Göklere etmem itibar

Beş yıldır gönlüm ahu zar

Tanıdığım bir Tanrı var:

Gözler, gözler, kara gözler!

 

Dileklerim erken soldu

Gönlüm feryattan yoruldu

Ne istedim, neler oldu…

Gözler, gözler, kara gözler!

 

Siz bir güzellik Tanrısı

Bense kadersiz birisi

Gönlümün ilham perisi

Gözler, gözler, kara gözler!

 

MUHABBET ÂLEMİ GAMDIR

 

Muhabbet ülkesi, gam diyarıdır

O diyarda ağlayan çok, gülen yok

Böyle parça parça gönül çırpınır

Ağlıyor mu, gülüyor mu bilen yok

Felek beni öyle güne saldı ki

Bilmiyorum yaşasam mı, ölsem mi?

Yazık gönlüm öyle hâle geldi ki

Bilmiyorum ağlasam mı, gülsem mi?

 

Muhabbet ülkesi, gam diyarıdır

O ülkeyi dolaşırım bilerek

İçin için aşk kalbimi yandırır

Yanıyorum sevinerek, gülerek

Gözüm ağlar, dudaklarım gülümser

Bilmiyorum yaşasam mı, ölsem mi?

Yaşamak isterim, ölüm beklerim

Bilmiyorum yaşasam mı, ölsem mi?

 

Denizler ardında güneş nur saçar

Bahar gülümsüyor, çiçekler açar

Hayat oynaşıyor, dirilik uçar

Geçmiş zamanlarım gözümden geçer

Çocukluğum, oynadığım, güldüğüm

İğne gibi yüreğimi delerek

Gözüm ağlar, dudaklarım gülümser

Bilmiyorum ağlasam mı, gülsem mi?

Yaşamak da ister gönlüm, ölmek de

Bilmiyorum yaşasam mı, ölsem mi?

 

OLMASIN

 

Pek az süren baharımın canlı çiçeği, sevimli

Suna’ma, gönderdiği çiçeklere karşı yadigârım

 

Bülbülünden ayrı düşmüş kızıl gül

Bu hicrana kimse düçar olmasın

Keşke yavrum son günlerin sevinci

Böyle kısa, böylesi dâr olmasın

 

Sensiz gönlüm feryatlardan dert yanmaz

Çaylar dursa gözyaşlarım dayanmaz

Gülşen olsa dünya, gönül uyanmaz

Sensiz yavrum artık bahar olmasın

 

Dünkü gülşen, yarın hazan; bekle, bak

Dünkü insan, yarın yerde boz toprak

İlkbahardan kalmış birkaç gül, yaprak

Sakın yavrum son yadigâr olmasın

 

Belli şey ki hayat beş kara gündür

Bensiz gül, ağlama, gönlümü dindir

Cismim toprak olsa ruhum senindir

Sevgimize yokluk mezar olmasın

 

EY DAN YILDIZI

 

Karanlık gecede seni gözleyip

Durmaktan yoruldum ey Dan Yıldızı!

Uzak ufuklara göz gezdirmekten

Nerdeyse kör oldum ey Dan Yıldızı!

 

Öksüz kaderim de geciktin neden?

Kervankıran doğdu, görünmedin sen

Benzedim, yanıldım, gönül verdim ben

Bilmeden vuruldum ey Dan Yıldızı!

 

Ardın sıra koştum sonsuz bir yola

Her adımda denk gelince bir kola

Karanlıkta çok bakındım sağ sola

Her yana buruldum ey Dan Yıldızı!

 

Büsbütün yorulup yıkılırken ben

Bir yıldız parladı ufukta birden

Bu görünen sendin, artık geldin sen

En son seni buldum ey Dan Yıldızı!

 

BENİM TANRIM

 

Ben bir zaman kendimden çok uzaktım

Dün bir ışık buldum, ruhuma taktım

Bütün eski tanrıları bıraktım

Şimdi artık bir tanrım var: Güzellik!

 

Bütün eski tanrılara darıldım

Hep mecazi sevgilerden yoruldum

Bir hakikat buldum, ona vuruldum

Dünyada tek şiarım var: Güzellik!

 

Yeni tanrım, sev de beni sevindir

Artık fikrim, ruhum, duygum senindir

Eski dünya, çık gönlümden sonundur!

Çünkü yeni bir yârim var: Güzellik!

 

DÜŞKÜN DÜNYA

 

Tarihlerde öksüz gibi göründük

Yıllar boyu karalara büründük

Yeter artık, ayaklarda süründük

Kalk, kalk, kalk düşkün dünya!

 

Tarih cellat, kan içmekten yorulmaz

Durduk yere kara zincir kırılmaz

Yazık artık, bu dertlerle durulmaz

Kalk, kalk, kalk düşkün dünya!

 

Koy kırılsın artık cellat bıçağı

Koy yıkılsın ölüm ve kan ocağı

Dünya olsun özgür ana kucağı

Kalk, kalk, kalk düşkün dünya!

 

Her bir kanun özgürlüğe bir yağı

İnsanoğlu olmuş insan tutsağı

Silkin, uçsun köleliğin toprağı

Kalk, kalk, kalk düşkün dünya!

 

TELLER OYNADI

 

Bir ben idim, bir sen idin, bir de yamaçlar

Orman yolu, yaprak dolu yeşil ağaçlar

Oralarda omuzlara döküldü saçlar

Esti yaprak, coştu ırmak, güller oynadı

Yüreğimde keman gibi teller oynadı

 

Bir biz idik, bir düz idi, bir de al boya…

Dağ başında uçan kuşlar indiler çaya

Sen dedin ki: “Bütün dünya koy dönsün toya!”

Çaldı kaval, uzak köyde eller oynadı

Yüreğimde keman gibi teller oynadı

 

Duman sarıp örttü gibi dünya karardı

Ara sıra esen bir yel, saçın tarardı

Rüzgârda gezen saçların boynumu sardı

Çaktı şimşek, coştu sular, seller oynadı

Yüreğimde keman gibi teller oynadı

 

O NEDİR?

 

Senden haber alam hak bilen âşık

O nedir ki, sözü vardır, özü yok?

Cevap söyle bu soruya muvafık

O nedir ki özü vardır, sözü yok?

 

O nedir ki, bizlemezsen yarışmaz?

O nedir ki, barıştırsan barışmaz?

O nedir ki; hayra, şerre karışmaz?

O nedir ki, hak görmeye gözü yok?

 

O nedir ki, vakti geçmiş ölmüyor?

O nedir ki; çok ağlıyor, gülmüyor?

O nedir ki; yahşi, yaman bilmiyor?

O nedir ki; tek kendi var, bizi yok?

 

O nedir ki, Allah’ına pul diyor?

O nedir ki, ağasına kul diyor?

O nedir ki, olmaz şeye ol diyor?

O nedir ki; eğrisi var, düzü yok?

 

O nedir ki, söz söylesen alınmaz?

O nedir ki; iğne satar, ip anmaz?

O nedir ki, istediğin bulunmaz?

O nedir ki; arşını var, bezi yok?

 

O nedir ki, ayda kırk gün bağlanır?

O nedir ki, bir haftada yağlanır?

O nedir ki, kapısında ağlanır?

O nedir ki, “Yok!”tan başka sözü yok?

 

O nedir ki, gün boyunca işliyor?

O nedir ki, işlemeden dişliyor?

O nedir ki, her gün bir kul boşluyor?

O nedir ki; oğlan sever, kızı yok?

 

O nedir ki; bir hasırdır, dört duvar?

O nedir ki; bir çağırır, bir kovar?

O nedir ki, gördüğünü boş savar?

O nedir ki, içinde bir izi yok?

 

O nedir ki; defteri çok, işi az?

O nedir ki, bahaneden kurtulmaz?

O nedir ki; okur, duymaz yüz bin yaz?

O nedir ki, kışın gitsen buzu yok?

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 168. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 168. Sayı