Simitçi Çırağı


 01 Şubat 2023


SİMİTÇİ ÇIRAĞI

Emine ÇAKIR

 

Servet Usta, fırının camına astığı “Çırak Aranıyor” yazısını kaldırmak için kapıya yöneldi. Saatine baktı, yeni çırak gelmek üzereydi. Birkaç dakika geçmeden on bir, on iki yaşlarında olduğu anlaşılan sarışın bir çocuk kapıdan içeri girdi. Servet Usta’ya kendi çocukluğunu hatırlattı, bu yeni çırağın ürkek bakışları… Üzerinde emanet gibi duran lacivert ceketi soluk ama temizdi. İçine boğazlı, el örgüsü kırmızı bir kazak giymişti. Soğuktan yanakları al aldı. Bir eliyle bavulunu tutuyor, diğeriyle şapkasını sıkıyordu. Ela gözlerine derin derin baktı Servet Usta. “Otur, soluklan yavrum.” dedi, tabureyi gösterdi.

 Daha dün gibiydi Servet Usta’nın babasıyla bu kapıdan bavuluyla içeriye girdiği gün. Babası onu, “Eti senin, kemiği benim.” deyip teslim etmişti Sinan Usta’ya. İçindeki hüznü ve özlemi hatırladı. Fırında geçirdiği ilk geceyi, yorganının altında sessizce ağladığını hatırladı. Yalnız değildi fırında. İki kalfa ve şehre iş için geldiği anlaşılan bir başka köylü de geceyi fırında geçirmişti. Fırın, aynı zamanda şehre yeni gelenler için otel işlevine sahipti. Fırının arkasında iki ranza vardı. Yatak, döşek eskiydi. Eşyalar, tozdan ziyade unla kaplıydı. Bavulunu, yatağın altına koydu. Üst ranzada yatan misafirin horultusuna rağmen uykuya dalabilmişti. Gecenin bir vakti sahura kalkar gibi kaldırmıştı Sinan Usta onu. Zar zor uyanmıştı. Usta ve kalfalar, hamuru hazırlamakla meşguldüler. Ortalık zifiri karanlıktı, birkaç evin ışığı yanıyordu sadece.  “Ortalığı süpürmekle başla Servet!” deyip bir süpürgeyle kürek vermişti eline ustası. Babası, simit ustası olsun, eli bir meslek tutsun diye vermişti köylüsü Sinan Usta’nın yanına ama anlaşılan bu iş hemen olmayacaktı. Un çuvalları taşınacak, dökülecek, etraf her gün silinip süpürülecekti. Yumurta bitince yan bakkaldan yumurta almak da onun göreviydi. Odun gelecek, kırılacak, taşınacak… Fırında işler hiç bitmiyordu.

Bir yandan da ustasını, kalfaları sürekli gözlemliyor, konuşulanları dinliyordu. Bir keresinde Sinan Usta, kürekçi kalfaya “Hoca varken dilini tut, usta varken kolunu tut!” deyip azarlamıştı. Ondan sebep Sinan Usta’dan ayrı çekiniyor, bir o kadar da ona saygı duyuyordu. Sinan Usta, hamuru karıştırmadan önce her defasında besmele çekip abdest alıyordu. Eskiden makine yokmuş, elleriyle yoğuruyorlarmış. Zormuş. Büyük kalfa, ustanın fitilleyip şerbete batırdığı simitleri susamlayıp küreğin üzerine özenle diziyor, kürekçi olan diğer kalfa ise küreği yavaşça taş fırının içine bırakıyor, ardından pişen simitleri fırından çıkarıyordu. Simitler her defasında çıtır çıtır, mis gibi kokuyordu. İştah açıcı bu simitlerden günde en az üç tane yiyordu Servet. Bu fırında sadece simitler pişmemiş, kendi de büyümüş, pişmişti zamanla…

            Servet Usta, eski lezzetli simitlerin o tadını hatırladı. Bakışlarını yeni çıraktan rahmetli ustasının duvardaki fotoğrafına çevirdi özlemle. İlk harçlığını hatırladı. Ustasının onu denemek için yaptığı oyunları, şakaları düşündü.  Kürekçi kalfanın ona “Hadi geçmiş olsun Servet, sınavı geçmişsin, senden önceki çırak ustanın ortaya bıraktığı parayı cebine indirdi, ustam kovdu onu.” dediğinde o zaman anlamıştı birtakım sınamalardan geçtiğini. Elbette maya taşını da hatırladı. Fırına yeni başlayan tüm çıraklara yapılan şakaydı bu. Dükkan dükkan gezip “Ustam maya taşı istiyor.” dediğinde nasıl da gülmüşlerdi ona.  “Maya taşı mı? Marangozda maya taşı ne arar, sen şu yandaki ayakkabıcıya sor? Ayakkabıcıya gidince de “Maya taşı ayakkabıcıda ne arar? Sen onu bakkala sor.” Maya taşı, maya taşı diye tüm esnafı gezmişti. Meğer ustası onu çevre esnafa tanıtmak, “Bu benim yeni çırağım.” demek için maya taşı istemişti. Böylece hem o esnafı tanımış hem de esnaf onu. Tebessüm etti.

Servet’in yuvasıydı artık bu fırın. Ustanın, kalfaların ve hatta fırını otel gibi kullanan misafirlerin anılarını dinlemekten büyük zevk alıyordu. Her gece başını yastığa koyduğunda ustası gibi olmayı hayal ediyordu. O da besmele çekip abdest alacak, hamur karacak sonra da iki eliyle hızlı hızlı fitillediği simitleri, pekmeze batıracaktı. Onun da kalfası, çırağı olacaktı. Elbette usta olduğunda fırında kalmayacak onun da eşi, çocukları, evi olacaktı. Bu düşüncelerle her gece uykuya dalıyordu. Bir ay içinde fırına alışmıştı Servet. Alışamadığı tek şey gecenin bir vaktinde uykusunun en tatlı yerinde uyanmaktı. Uykusuzluk en büyük dertti.  Gün içinde izinli olduğu saatlerde genelde sinemaya giderdi, uyumak için… 

Sabahın yedisine kadar simitlerin pişmesi gerekiyordu. Sabah, ilk gelenler ellerinde sepetleri, tablaları, çubukları, tepsileri olan sokak simitçileriydi. Sokak simitçileri, özenle tablaya dizdikleri simitleri marifet gösterircesine başlarında taşırlardı. Simidi dizdikleri sıra ne kadar yükselirse o kadar yetenekli sayılıyorlardı. Bir de fırının müdavimi olan sabah işçileri, memurlar, öğrenciler vardı. “Ustam, ver şuradan en çıtırından iki tane Ankara simidi…”, “Ustam, bana da üç tane memur kebabı…”, “Bana da yanmışlarından bir kara tavuk…”. Ankara simidine memur kebabıkara tavuk dediklerini de o zaman öğrenmişti Servet.

Ara ara uncular, susamcılar da geliyordu fırına. Usta, sürekli unun, susamın zamlanmasından, ithal susamın kalitesizliğinden şikâyet ediyordu. Hesap kitap işleri yoruyordu Sinan Usta’yı. Bir de haftalık hazırlanması gereken pekmez işi vardı tabii. Ustası, şerbetin eskiden duttan, erikten, üzümden yapıldığını, sıcak pekmezleme uygulandığını fakat artık şekeri karamelize ederek üzerine su döktüklerini anlatıyordu. Hatta mayalama işi bile eskiden daha meşakkatliymiş. Nohut mayasından yapılıyormuş, ama herkes kolayına kaçmış zamanla. Usta simitçiler bile unutmuş nohut mayasını. Ne eski un unmuş, ne susam ne maya ne de eski ustalık… Eski lezzetler de o yüzden yokmuş zaten.

Servet Usta, fırında geçirdiği bayramlarını da düşündü. Fırının en yoğun zamanıydı bayramlar. Katılamadığı düğünleri, cenazeleri… Zordu bu iş. Dünyası bu fırın olmuştu Servet Usta’nın. Bakışlarını duvardaki rahmetli ustasının fotoğrafından taburede oturan yeni çırağa çevirdi:

-Demek simit ustası olmak istiyorsun. Adın ne yavrum?

- Sinan efendim…

 AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Ocak 2023

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 194. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 194. Sayı