Sinemada Yeni Kırgız Dalgası


 01 Ocak 2007


Kırgızfilm’in küçük  stüdyosunda Larisa Şepitko’nun Cengiz Aytmatov’un “Deve Gözü” hikayesinden sinemaya aktardığı “Znoy” filmi ile yine Cengiz Aytmatov’un “İlk Öğretmen” hikayesinden uyarlanan Andrei Konçalovskiy tarafından çekilen aynı adı taşıyan  filminden sonra, Sovyet Sinemasında Kırgızistan modası ve  1960’ların “yeni Kırgız dalgasını” başlattı.

Kırgız sinemasında, yönetmen Tölömüş Okeev’in Cengiz Aytmatov’un eserlerini film diline aktarmada yakaladığı anlatım düzenin doğuşu, onu zirvelere taşıdı.  Bu atılım, izleyicilere görünmeyen bir dünyayı açmaktır.  Okeev,  bu atılımda büyük payı olan  Aytmatov için, “O küçücük bir halkın tekrarlanamaz özgünlüğü ve kendi kültürel bütünlüğü olabileceğini ispatladı” diyecekti.

Okeev, hemşehrisinin sanatını değerlendirirken, hayatının her döneninde sahip olduğu mütevazılıkla davrandı ve kendisinin; “Sinemada Aytmatov” dünyasının ilk kaşifi olduğunu hiçbir zaman dile getirmedi. Bunu söyleyeme hakkı vardı!  En azından onun bitirme tezi olarak çektiği  “Çocukluğumuzun Gökyüzü” adlı ilk filmi  bir keşifti ve önemi bakımından da Aytmatov anlatım tarzının  sinemadaki başlangıcıydı.

“Çocukluğumuzun Gökyüzü”nün, geçmişe hasret taşıyan  otobiyografik karelerinde, küçük bir öğrencinin, yaylada dedesinin yanında  geçirdiği yaz tatili hakkındaki anlatımı, Kırgızların sonsuz bozkırları ve bengü dağları hakkında destansı şiir havası veriyordu. Kentin sıkıştırıp kenara itmekte olduğu epik, destansı, huzurlu ve sıcak eski dünya hakkındaki  bu filmle  birlikte insan Okeev’in; insaniyet ve açıklık, saf yüreklilik gibi özellikleri de, yönetmen Okeev’in beyaz perdedeki tarzına dönüşüyordu. 

Perdede ilk bakışta her şey çok sade: Yerel bayram, çok sevdiği yaylası ve kartalıyla vedalaşacak olan ihtiyarın dertleri, ihtiyarın alışkanlıklarına gençlerin nefretle kahkaha atmaları. Okeev’in sanatına yüksek değer veren Fransız sinema eleştirisinin babası Marcel Marten, doğru tespitleriyle film hakkında şunları yazmıştı: “O, gençlerin; anne babalarının pastoral medeniyeti karşısında nefret döktükleri sıradaki kuşaklar arası çatışma konusuna, psikolojik açıdan eğilen ve esnek güzellikte olan eseriyle şaheser meydana getirmiştir.

“Çocukluğumuzun Gökyüzü” filminin finalinde bölümden bölüme doğru toplanmakta olan kuşaklar arasının kaçınılmaz bir şekilde açılımı olan acı bir tema poetik metafor gücüne kavuşuyordu. Yaz tatili bitiminde, şımarık çocukları kentin kenarına kadar ata binmiş aksakallar grubu uğurluyor. Çocuklar, sanki kendilerini yutmakta bir olan tünelin karanlığında kayboluyorlar.  Aksakallar ise sakin ve mağrur bir şekilde yaylalarına geri dönüyorlar. Onların güçlü ve mağrur atları da dağ ve bozkır fonunda yavaşça hareket ediyor. Unutulmaz bir bölüm!

Tolomuş Okeev’in 15-30 yıl önce çekilmiş filmlerini bugün incelerken, onların güncelliğine şaşırıyorsunuz; çok ilginç! Sanki her şeyin bugünkü hali, her şey canlı: Onun düşünceleri, meseleleri ve ifade araçları. Ayrıca bu filmler günümüzde daha heyecan verici ve düşündürücüdür. Bu gerçek sanatçının özelliğidir ve o sanatçı ileri görüşlü bir kahindir.

Beyaz perdede, onun  çevre hakkında, tabiatın çalınmış güzelliği hakkındaki imdat çığlıkları; “yeşillerin” konuşmalarından, ekoloji programlarındaki korkunç istatistiklerden ve Çernobil faciasından önce dile getiriliyordu. 

Onun filmlerinde kendinden emin, arsız ve agresif zenginlik ile narin ve sıkıntılı fakirlik çelişkisi göze çarpar. Her şeyi yapabilen zenginlik ile haksızlık ve küçük düşürülmeye uğrayan fakirlik kategorileri, toplumumuzda İsviçre bankalarında milyonları olan hesaplara sahip oligarşi mensupları ve asgari ücretlerin ödenmemesinden dolayı ayaklanan diğer kutupların oluşmasından çok önce de mevcuttu.

Kahramanlarının kaderinde kırk canlı kötülüğün cezalandırılmaması şeklindeki acı gerçek ortaya çıkar. İyilik her zaman zafere ulaşmaz. Tersi de olur. Tölömüş Okeev’in filmleri de bunlar hakkında. Her şey bizimle ilgili değil mi?

Ekranda uzak, çok özel ve egzotik bir dünya var. Alatoo’nun ilginç kayaları ve masmavi suların, güçlü atların, koyun sürülerinin, saygak sürüsünün, kurtların, avcı ve çobanların, vadi ve dağ sakinlerinin, tabiatla ilişkisi kopmamış insanların dünyası var. Kahramanlarının isimleri de egzotik: Ahtangul, Kococaş, Munduzbay, Urkiya, kutsal Kayberen, “Leoparın Nesli” filminin sonucunda Kırgızların inançlarına göre avcıdan dik kayalarda kurtulan güzel keçi.

Bu hoş kokulu, eşsiz güzellikte olan Kırgızistan adlı, fazla büyük olmayan ve şu anda bağımsız olan bir ülkenin dünyası. Seyretmeye koyulduğunuzda, kaybolanlara değerlere duyulan nostalji çıkıverir karşımıza: “sahip olduğumuzu korumuyoruz,  kaybedince de ağlarız...”

Okeev’in filmleri çoğunlukla Kırgızfilm ve Sovyetfilm stüdyolarının en küçük olanında çekilmiştir. Ama kalabalığın hareketleri,  dağ peyzajları, rejisörün kendisinin şakayla dediği hayvanat bahçesi olan atlar, develer, kartallar, tilkiler ve tabiatın doğal şartlarındaki diğer hayvanlar, Hollywood’un yerine konulamaz mı? Bugün herhangi bir rejisör, Okeev’in filmlerinde oynayan ideal erkek kahraman olan, gerçekten bir kült haline gelen  ve onu Japon rejisör Akira Kurosava’nın yüce Tosiro Mifune’si ile aynı gören Suymenkul Çokmorov’a imrenmez mi? 

Kırgız ustanın tarihi filmlerinde de kostümler, kürkler, halılar ve o “zengin filmlerin” diğer gereçlerinin bulunması, çok küçük bütçelerle gerçekleştirilirdi. Aslında her şey Tölömüş Okeev’in artistik düzeyinde, onun 20.asrın sinema sanatına şahsi katkısından ibarettir.

O, halkının evladı, Issık gölün yanında doğmuş olan ve doğduğu bu yerleri filmleri için çekim platolarına dönüştürecek olan, “Kırgız rejisörler okulunun” veya 1960’lı yılların “Kırgız yeni dalgasının” komutanıdır. Cengiz Aytmatov’un edebiyatta yaptığı gibi ona ve film stüdyosundaki meslektaşlarına da; yüce tabiatın, eski göçebeliğin güzel, bazen de sert ve acımasız adetleri ve şu anda “milletin kimliği”, “mentalitesi” denilen Kırgız maneviyatının kaşifi denmesi gerekir.

Ülkesinin tarihini çok iyi bilen Okeev, sanatında farklı tarihi dönemleri kullanmıştır: Kolektifleştirme (devletleştirme) mücadeleleri (Ateşe Tapın; 1972, Kırgız Devlet Ödülü), orta asırdaki Asya (Sevgi Serapları, 1987), efsanevi geçmiş, milli epos (Leoparın Son Soyu, 1983);  XX.asrın başında Kazakistan’da Muhtar Awezov’un klasik hikayesi esasında çekilen “Kokserek” adlı şaheserinde (1974) ve okul yıllarını da “Çocukluğumuzun Gökyüzü” (1967)nde, gençlik yıllarını (Kızıl Elma, 1975),  efkarlı olgunluğunu (Ulan, 1977) hatırlatır.

Okeev’deki bir dönemin rekonstrüksiyonu yani yeniden canlandırılması kusursuzdur. Çünkü o her zaman belgeseller de hazırlamış, filmlerini gerçek hayat ve belgelere dayandırmıştır. Ama yine de filmlerinde “yerel özgünlük” değil, manevi meseleler, daimi insanlık çatışmaları, insan yaşamının derin meseleleri yer alır. Doğum ve ölüm, yalnızlık ve öksüzlük, hayal ve gerçeğin ayrılması, gururluk ve baş eğme, yakınları önündeki vazifesi ve egoizm, iyilik ve kötülük. Okeev’in hocalarından birisi olan Leonid Trauberg “Kızıl Elma” filmi hakkında şunları yazmıştır: “Okeev’in doğum ve ölümü sevgi hissiyle neden bağdaştırdığını anlıyorum... Bu sevgi filmde doğar ve ölür. Bu sürekli olan bir temanın yeni doğuşu, yeni anlatım tarzıdır.”

Tölömüş Okeev’in “Kırgız kültürel  özelliği derinliğinde olan filmleri, aynı zamanda tüm dünyaya saflıkla kapılarını açar. O milliden hareketle evrenseli yakalar. Onun filmlerindeki arayışlar, “altmışlılar” adını alarak ahenkli bir şekilde uyum sağlamış ve bir okul olmuştur.

“Avrasya Elçisi” olan Tölömüş Okeev’i Batı Avrupa da ilgiyle karşıladı. Lokarno’daki sinema festivalinde Onur diplomasından “Leoparın son soyu” filmi için Berlinal 84’te“Gümüş ayı” özel jüri ödülüne kadar pek çok uluslararası ödüller sahibi oldu. Ama en ilginç olanı da, Çin sinemasının “yeni dalgalarında” ve sonra 1990’lı yıllarda çok moda olan İran sinemasında ön çıkmış olan yapımlara, uluslararası “gürültüye” pirim vermeden  “Kırgız sinema okulunun” mütevazı filmlerinin etkilerinin hissedilmiş  olmasıdır. Bunun hakkında sinema tarihçileri bu etkiler hakkında daha çok şeyler  yazacaklardır.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 1. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 1. Sayı