Soğancı


 01 Mayıs 2010

İş arkadaşım Gazanfer, yirmi beş sene çalıştıktan sonra emekliye ayrılmış, herkes emekli ikramiyesiyle ev, araba, arsa alırken o eline geçen paranın tamamını hasat zamanı kuru soğana yatırmıştı. Kış ortasına doğru soğan fiyatları tavan yapınca yüzde yüz kârla satarak emeklilik primini altı ay içinde ikiye katlanmıştı.

Bu kârlı ticareti uzun uzun düşündüm.

 Memuriyette otuz yılımı geride bırakmış, emekliliği çoktan hak etmiştim. Alacağım para Gazanfer’in aldığından daha yüksek olacaktı. Ne diye duruyordum ki… Ticaret yapmak için Gazanfer’den neyim eksikti?

Emekli oldum.

Elime tam otuz bin lira geçti.

 Aldığım primin tamamıyla Gazanfer gibi soğan ticareti yapacak,  emekli maaşımla da ihtiyaçlarımızı karşılayacaktım. Yuvarlak kafamdaki sivri zekâmla sağlam bir hesap yaptım: Otuz bin lira; birinci yıl altmış, ikinci yıl yüz yirmi… Altıncı yılın sonunda nerdeyse iki milyona ulaşacaktı. Bu, benim param olacaktı.  

Kararlıydım, artık soğan alıp satacaktım. Ancak işe başlamadan önce Gazanfer’den akıl almalıydım. Ne de olsa o tecrübeliydi. 

Gazanfer’i aradım ama bulamadım. 

“Denizli’ye, kızının yanına gitti.” dediler.

Gecikirsem soğanı stokçulara kaptırırdım. Gazanfer’in peşinde zaman kaybetmektense kafamdaki planı uygulamaya koymalıydım. 

 Geçen sene Gazanfer, emekli primiyle ancak altmış ton soğan alabilmişken, ben yüz yirmi ton depoladım. Bu, daha çok kazanacağım anlamına gelirdi.

Benim için heyecanlı bir bekleyiş başladı. 

Soğan fiyatlarını günlük takip ediyordum. Toptan yirmi beş kuruşa alıp depoladığım soğan, marketlerde önceleri elli kuruşa satılırken gün geçtikçe düşmeye başladı. Kırktan, otuzdan, hatta bazı dükkânlarda yirmi beş kuruştan satılır oldu.

Zincir marketlerden biri, bütün şubelerinde bir kampanya başlatarak elli liralık alışverişe bir çuval soğanı ücretsiz vermeye başladı.  

Ben moralimi bozmamaya çalışıyor, hâlâ kazanacağım paranın hayalini kuruyordum. Günler, haftalar geçiyor kış, bahara eriyor, soğan fiyatları artmıyor, düşüyordu.  

Ankara Toptancı Hali’nde bir kilo soğan on kuruş olmasına rağmen yine de yüzüne bakan yoktu. Kamyon kamyon gelen soğanlar, bin bir nazla toptancılara indiriliyordu. Satıcıların bir kısmı kahrederek, soğanları indirip kamyonunu boşa çıkarabilmek için çabalıyordu. Bir kısmı da hale giriyor, soğan dolu çuvalları kamyondan boşaltmadan çıkış yapıyorlardı. Kabzımallar birbiriyle anlaşmışçasına soğancılardan kaçıyorlardı. Başlattıkları kampanyalarla bedava soğan veren marketlerin adamları, yüklerini boşaltmadan çıkan kamyon şoförlerini mazot parasına ikna ediyorlar, yüklerini depolarına yıktırıyorlardı. Böylece üreticiye bir kuruş ödemeden alınan soğanlar müşteriye parasız dağıtılıyordu.

 Soğancılara pek yüz vermeyen toptancılar, patatesçileri çok seviyorlardı. Patates yüklü kamyonlar gelir gelmez simsarlarca çevrilip yükleri boşaltılıyordu. Patatesçiler de çok nazlıydılar. İki, üç aylık çek senet kabul etmeyip nakit para almazlarsa dükkândan dışarı adım bile atmıyorlardı.

Bizim Gazanfer de bu yıl patatesçiydi. Denizli’de kızının yanında torun sevdiğini sandığımız adam, meğer Nevşehir’de tarla tarla dolaşarak üreticilerden hem de peşin parayla kilosu otuz kuruştan patates almakla meşgulmüş. Derinkuyu’daki mağaralara tonlarca patates doldurmuş…  

Sezon başında kilosu elli kuruşa satılan nazlı patates, her gün elbise değiştirir gibi etiket değiştiriyor, fiyatı arttıkça artıyordu. Bir ara kilosu bir liraya satılırken, karın yağmasıyla elli kuruş daha zamlanmıştı. Sürümden kazanmak isteyen pazarcılar, dört kilosunu beş liraya veriyorlardı. 

Patates fiyatları füze gibi yükselirken, soğan olduğu yere çakılıp kalmıştı.

“Yanlış yapmışsın Rıfkı Ağabey!” diyordu Gazanfer.

“Nasıl?”

“Bu yıl soğan almakla çok yanlış yapmışsın.”

“İyi de geçen yıl soğan çok iyi kazandırmıştı…” 

“Geçen yıl geçti Rıfkı Ağabey. Bilmiyor musun bu ülkede işler el yordamıyla gider. Geçen yıl soğan iyi para ettiğinden bu yıl herkes soğan ekti. Arz talep diye bir şey var. Kim yiyecek o kadar soğanı. İnekler bile yemez. Geçen yıl geçti…”

Ben o kadar da karamsar değildim. Yeni sezon soğanların tüketiciye ulaşmasına daha aylar vardı. Bu süre içinde ihracatın artacağına inanıyordum. Büsbütün umutsuz değildim.

“Bakalım hele.” dedim. 

“Bakmakla olmaz ağabey!” dedi Gazanfer. “Bakınca göreceksin. İleriyi görebilirsen, işte o zaman kazanırsın.”

Elin oğlu bu günden bir yıl ileriyi görüyordu. Bense önümü görmekten acizdim. Sonunda hata yaptığımı anladım ama iş işten geçmişti. Beklemenin anlamı yoktu. Yeni üretilen soğanlar pazara çıkmıştı. Depo ömrü dolan yüz yirmi ton soğanı depodan alarak imha etmem gerekiyordu. Çoğu üreticiler satamadıkları soğanları gizlice yol kenarlarına döküp oraları soğan çöplüğüne çevirirken ben, çevreyi kirletmeye kıyamadığım için Mamak çöplüğüne attırdım. 

Yaptığım yanlış hesap sonucu soğan beni feci şekilde yakmıştı. Salataya doğranırken, tencerede kavrulurken ki yakışından farklı bir yakıştı bu. Otuz yıllık ikramiyemi birkaç ayda küle çevirmişti. Soğan tarafından soyulup soğana çevrildiğimi düşünüyor, depo ve nakliye paralarını emekli maaşımla ödemeye çalışıyordum. 

 

Ethem Göktürk. Çorum İli, Oğuzlar İlçesi, Ağaççımı Köyü'nde 1961'de doğmuştur. Çiftçi bir ailenin çocuğudur. İlk öğrenimini köyünde, orta öğrenimini Hasanaoğlan-Atatürk Öğretmen Lisesi'nde tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Genel Türk Tarihi Bölümü mezunudur. On yıl Tarih öğretmenliği ve üç yıl idarecilik yaptıktan sonra memuriyetten ayrılarak ticaret yapmaya başlamıştır. Güzel Yazı(Kaligrafi) Uzmanıdır. Bilinmeyen ufuklara keşif yolculuğu devam etmekte, yeni şeyler öğrenmek için fırsat buldukça yeni yeni kurslara katılmaktadır.(Kuyumculuk, Kaligrafi, Arıcılık, Bağlama, Kişisel Gelişim, Elektrikçilik, İhracaat-İthalat, Temizlik Ürünleri Danışmanlığı, Bilgisayar, Şarküteri İşletmeciliği, Emlakçılık, Kameramanlık ve Kısa Film, Şiir ve Hikâye Yazarlığı devam ettiği kurslardan bazılarıdır.) Önceleri sade bir hikâye okuru iken, Kurs merakından dolayı yolu Avrasya Yazarlar Birliği'nin Hikâye Atölyesi'ne uğramıştır. Hikâyeleri çeşitli dergi ve internet sitelerinde yayınlanmaktadır.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 41. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 41. Sayı