HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
HİDAYET ORUÇOV 2
MİNEHANIM NURİYEVA (Tekeli) 3
MARUFJON YOLDAŞEV 4
FEYZA TUĞÇE FIRAT 5
Kardeş Kalemler 6
Coşkun Haliloğlu 7
Yer Arnavutluk’un Avlonya limanı.
Bizi İstanbul’a götürecek olan gemiyi bekliyorduk.
Erken saatlerde gelmiştik limana, öyle
istemişti. Bir nevi vedaydı bu Arnavutluk’a,
Balkanlar’a. Yanında durmama rağmen beni
görmüyordu. Daima ciddi ağırbaşlı ve sessiz
bir adamdı. Gerekmedikçe konuşmuyordu.
Kalabalığın içinde yapayalnızdı.
Giymiş yine en sevdiği lacivert ceketini. Hiç
buruşmamış, sanki üzerine yeni dikilmiş gibiydi.
Çoktan karar verilmişti, biliyorum az
sonra yaşanacaklardan ben mesul olacağım.
Etrafta çok insan olmasına rağmen gözüm onları
görmüyordu. Korkmuyorum endişeliyim
sadece. Zaman yaklaşıyor.
Nefes alışım hızlandı. Boncuk boncuk terler
akıyor alımdan. Ellerim titriyor mendilimi bulamıyorum,
belki de bir yerlerde düşürdüm.
Olsun önemli değil, ellimle de silerim terimi.
Az ötede duran arkardaşım başını salayarak
bana işaret verdi. Bana bakmıyor, mesafe iyi.
Evet! Şimdi….tam zamanı, diye düşündüm.
Ceketimden silahımı çıkardım, tam ateş edecektim
ki dönüp bana baktı. Bakışlarından
anladım, anlamıştı onu öldürmek istediğimi.
Hızlı davrandım, üç el ateş ettim. Kurşunların
neresine denk geldiğini bilmiyorum ama yere
düşerken, gözlerini çekmedi gözlerimden. O
birkaç saniye saatler gibi geldi bana. Kalabalık
silah sesini duyar duymaz korkudan çığlık
atmaya, etrafta koşmaya başladı. Kargaşadan
yararlandım. Ben de koştum! Koştum, kaçtım
oradan. Az ötede, gemide beni bekleyen
Fransızlara doğru koştum. “Courir en Turc ’’
diye bağırıyorlardı.
Tek kelime anlamıyordum dediklerinden. En
kısa zamanda öğreneceğim konuştukları dili,
diye düşündüm. Gemiye bindim, limandan
uzaklaşıncaya kadar korkuyla etrafıma bakındım,
ya yakalanırsam diye. Gemi uzaklaştıkça
içimdeki korku da uzaklaşıyordu benden.
Gemi önce Malta’da Katania limanında bir
gün kaldıktan sonra Fransa’ya doğru yol aldı.
Bir gaflet içindeyim. İçimden gülmek geliyor
, durduramıyordum kendimi. Kahkahalarım
duyuluyordu kamaranın dışından. Rahatladım.
Varsın duyulsun sesim. Karşılarında
öksüz, yoksul Fadil yok, zenginim artık. Bana
vaad edilenleri alma zamanı geldi.
Fransa’nın kuzeyindeki küçük bir kasabaya
yerleştirdiler beni. Yeni bir isim, ev, para verdiler.
Fransız bir kadınla evlendim. Bir kızım
ve bir oğlum oldu. Tam bir Avrupai aileydik.
Yıllar geçti, ömrümün sonuna geldiğimi hissediyorum.
Yaşadığım onca yıl mutluluğumu
gölge gibi beni takip eden vicdanımla geldim
yolun sonuna. Gözümü kapadığım her
an gözleri gözlerimin önüne geliyordu. Uyuyamıyordum.
Uykumu arıyorum gecelerin her
yanında. Lâkin vicdanım susmuyor uyutmuyordu
beni.
Bir gün oğluma yalvardım,Türk elçiliğine git,
orada görevde olan muavini ya da herhengi
bir görevliyi getir, dedim. Onlara İttihat ve
Terakki Cemiyeti hakkında bir sırrı anlatmak
istediğimi söyle, dedim. Çok önemli de, dedim. Önceleri karşı çıktı, istemedi, “Bizim ne işimiz
olur ki Türk konsolosluğunda.” dedi. Sonra
ölüm döşeğinde olmam sebebiyle kıyamadı
bana. Paris’e Türk Konsolosluğuna gitti.
Orada onlara ne dedi bilmiyorum ama iki
gün sonra, yatak odamda, oğlumun yanında
yabancı bir genç duruyordu. Üzerinde siyah
palto, yakasında ay ile yıldız bronşu vardı.
Sevinçten ağlamaya başladım. Ne eşim ne de
oğlum gözyaşlarımın sebebini anlamadılar.
Yanıma yaklaştı genç delikanlı. Elini tuttum.
“Affedin! “ dedim. “Siz, Türkçe konuşuyorsunuz?
Dilimizi biliyorsunuz.” dedi hafiften kaşını
kaldırarak. Belli ki şaşırmıştı. “ Bana verilen
isim Fransua. Gerçek ismim değil. Ben bir
zamanlar para için adımı, hüviyetimi, dinimi,
ülkemi sattım.” Dedim ağlayarak. Şaşırdı.
“Peki benden ne istiyorsunuz?”dedi. “İtiraf
etmek istiyorum. Çektiğim vicdan azabı yüzünden
ölüm kapımı çalmıyor. Beni affederek
azad edin.” dedim. “Suçunuz nedir ki?” dedi
hayretle bana bakarak. “Suçum çok büyük
paşa! Ben… Ben O’na muhafızlık edip korumalık
yapmakla görevliydim ve onu öldürdüm.
Hem de ne uğruna, bir hiç. “Kimi öldürdünüz?”
dedi merakla üzerime doğru eğilerek
ve birkaç dakikalık sessizlik oldu. Derin bir
nefes aldıktan sonra, “Arnavutluk’un Avlonya
Limanında İstanbul’a gitmek üzere yola
çıkacağımız Ahmet Niyazi’yi ben öldürdüm.
Ona muhafızlık yapıp korumakla görevlendirilen
ben.” dedim ve gözlerimi utançla diktim
gencin gözlerine. Ne söyleyeceğini, nasıl
davranacağını bilmiyordum. Yüreğim kavruluyordu.
Bir umut affedilirim belki düşüncesi
dolaşıyordu aklımda. Gencin gözünden bir
damla yaş süzüldü, başını sağa sola sallayarak,”
Ben değil, biz değil, sizi Türk milleti affetsin!”
dedi ve arkasına bakmadan kapıdan
çıkıp gitti.
Tarih yazacak mıydı yaptığımı, açtığım yarayı,
utancımı, pişmanlığımı, hainliğimi, ihanetimi?
Okunacak mıydı kirli adım kitaplarda
bilmiyordum ama ben hem bu dünyada hem
de öbür dünyada affedilmeyecektim, biliyordum.
Türk genci, kapıdan çıkarken ben de
son nefesimi verdim.
(AYB Balkanlar Online Hikâye Atölyesi/ Kasım 2021)