Sonrası Şehitlik


 01 Mart 2021


“İzin yok Tetik Salih, firarî gidiyorsun! Annenle babanın ellerini öp! Nişanlını gör! Onlarla üç gün kal ve dön!” dedi Halit Albay. Bu sözler, “üç gün izinlisin” demekti. En sevdiklerini, en çok özlediklerini görecekti. İçi farklı duygusal kıpırdanmalarla doldu. Heyecan, sevinç, korku birbirine karıştı. Yıllardır köyünden, yolunu gözleyenlerden uzaktaydı. “İnşallah hepsini bıraktığım gibi bulurum!” diye geçirdi içinden. Yaşıtı gençlerle birlikte, yıldırım hızıyla silâhaltına almışlardı. Kısa süren temel askerlik eğitiminden sonra Doğu’ya sevk edilmiş, farklı eğitimler, çatışmalar, çarpışmalar, takipler, baskınlar derken anneyi, babayı, nişanlıyı görmek bir yana düşünmeye bile fırsat bulamamıştı. Doğudaki İngiliz destekli ayaklanmaların bastırılmasında, asker kaçaklarının oluşturduğu çetelerin dağıtılmasında, önce Rus, sonra Ermeni işgali altındaki il ve ilçelerin kurtarılmasında hep aktif görev almıştı. Kars’a ilk giren birliğin ön saflarında o vardı. Kars kalesine yeniden Türk bayrağı çeken timin lideri oydu. Ancak yaralanıp zorunlu istirahata çekildiği zamanlar, köyünde bıraktıklarını düşünme fırsatı yakalayabilmişti. Doğu’da kazandıkları zaferin peşinden Kazım Karabekir TBMM Hükümeti adına Gümrü Antlaşması’nı imzalamış, asker ve subayların büyük bir kısmı hızla Batı Cephesine nakledilmişti. Tetik Salih, komutanlarıyla birlikte öncelikli nakledilenlerden olmuştu.   

Karargâh, mutfak, yemekhane, yatakhane çadırları kurulup yerleşim tamamlandıktan sonra Tetik Salih’in annesine, babasına, sol göğüs cebinde taşıdığı mendilin sahibine karşı duyduğu özlem büsbütün kabarmış izin isteğiyle alay komutanına bizzat kendisi çıkmıştı. Toplanmakta olan gönüllülerin ateş hattına hazırlık eğitimleri başlamadan önce köyüne gidip yakınlarını görüp dönmek istiyordu. Babasına, “Duatepe’deki yakarışına layık olmaya çalışıyorum baba!” diyecekti. Sonra iyileşmiş yaralarından kalan izleri gösterip hikâyelerini anlatacaktı. Erzurum Kongresi’yle ilgili görevinde, eşkıya takibinde ve Kars’ın kurtarılışındaki üstün cesaret ve başarısından dolayı verilen madalyasını, tabancasını göstermek istiyordu. Üç günlük firar buna yeterdi.  

“Emredersin komutanım!” deyip selam verdi, karargâh çadırının çıkışına yöneldi. 

“Dur Tetik!” diye seslendi komutan.

Usta asker olduktan sonra atış eğitiminde gösterdiği ustalıklardan ve “Boşa tetik çekmem!” deyişinden dolayı ona ilk “Tetik” diyen Halit Albay olmuştu. Sora bütün subay ve astsubaylar hatta erbaşlar “Tetik” demeye başlamışlardı.      

Tetik Salih durdu, komutana döndü.

Halit Albay emredici, sert tonlu bir sesle bir sesle konuştu:  

“Sadece Ermeni’yle Yunanla değil bütün dünya ile savaş halindeyiz Tetik Salih. Bir de işgalcilerin tazyikiyle ölüm kalım mücadelemizi isyan sayan padişah ve taraftarları var. Su uyur düşman uyumaz, denilmiştir. Sen bize en az doğudaki kadar lazımsınız. Sağ salim gidip dönmen için doğuda kullandığın tebdili kıyafetle gideceksin!” dedi. Gidişi ve dönüşüyle ilgili başka söyledikleri de oldu. En son “Babana selam götür. Sana niçin Tetik dediğimi anlat! Yolun açık olsun! Çıkabilirsin!” 

Halit Albay’ın alay mevcudu içinde canını ve canından aziz bildiği vatanını emanet edebileceği birkaç kişi vardı ki bunlardan biri Tetik Salih’ti. Bunlar, alayın ayrıcalıklı askerleriydi. Bu askerler hem iyi atıcı hem de komutanları gibi kurşundan, şarapnelden korkmayan, topun tüfeğin üzerine göz kırpmadan yürüyebilen, biraz deli insanlardı. Bunların kimseyle muhatap olmadan alay komutanıyla görüşebilme hakları vardı. Bunları alayda tanımayan yoktu. 

Tetik Salih, komutanın emir ve uyarıları doğrultusunda hazırlığını tamamladı, dinlenmek üzere koğuşuna çekildi. Yattı, fakat epeyce bir zaman uyuyamadı. Babası, annesi, nişanlısı hiç beklemezken Salih’i karşılarında görüverince nasıl davranacaklar, ne diyecekler merak ediyordu. Annesinin sarılıp ağlayacağından emindi. Sakinleşince oğlunun sevdiği yemeklerden yapmaya girişecekti. Babası, doğu cephesini sormadan önce öğrettiklerinin işe yarayıp yaramadığını soracaktı. Sonra cephede yaşananları uzun uzun anlattıracaktı. Kevser, nasıl davranacak, ne diyecek, ne soracak bilemiyordu. Bu düşüncelerle geç saatlere kadar gözleri uyku tutmadı. 

Nöbetçi tarafından uyandırıldığında horozların sabah vaktini müjdelediği vakitti. Giyindi, alaca karanlıkta cephaneliğe gitti, akşamdan hazırlanan silahlarını, mühimmat çantasını alıp tavlaya yürüdü. Doru at tavla görevlisinin yedeğindeydi. Ortalık henüz ışımamıştı. Eşkıya takibine çıkar gibi tam teçhizatla ve sivil kıyafetle yola çıktı. Komutanın mutlaka bir bildiği vardı. Tetik Salih’e emre itaat etmek düşerdi.   

Araziyi biliyordu. Güneş, gök kubbenin tepe noktasına yükselinceye kadar at sürüp bir pınar başında mola verdi. Terini kuruladıktan ve biraz dinlendirdikten sonra suya götürdü. Az su içirdi, yemledi, kendi karnını doyurdu, kalktı, atını bir kere daha suladı yola koyuldu. 

Eğitimli doru atını bir süre rahvan yürüterek yol aldı. Isındığına kanaat getirince mahmuzladı, at rüzgarla yarışırcasına dört nala kalktı. Dikkatinden kaçmayan çevredeki tenhalık onu şaşırtıyordu. Kuşlar, tilkiler, kirpiler ile kimisi yola yakın, kimisi uzak mesafede sahipsiz, çobansız birkaç manda, inek, keçi ve hayli uzaklarda görünüp kaybolan bir atlı, birkaç yaya insan, dışında hareketli canlı görememişti. “Savaş hali…” diye geçiriyordu içinden. Buralardan normal bir zamanda geçse; keçi, koyun, sığır sürülerini, başlarında çobanlarını, yanlarında köpeklerini görürdü. Kaval sesleri duyardı.     

Köyünü uzaktan görünce Tetik Salih’in heyecanı arttı. Babasının bilerek, inanarak söylediği sözü hatırladı. “Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler oğlum! Bineceksen doru ata bin, birazcık da deli ol!” derdi. Kendisi doru ata biner, deliliği severdi. Onun deliliği; yiğit olmak, cesur olmak, cömert olmaktı. Düşmana hak ettiğini, dosta hak ettiğinden fazlasını vermekti. Böyle bir deliliği hep sevmişti. Salih’i de kendisi gibi deli yetiştirmişti. 

Salih, sevdiklerine kavuşmanın mutluluğunu sindire sindire yaşadıktan sonra annesinin yanlarında olmadığı bir an babasına iyileşen yaralarından kalan izleri gösterecekti. Sonra göğüs cebinde sakladığı madalyayı avucuna bırakacak, “Sana layık bir evlat olmaya çalıştım baba! İşte ispatı!” diyecekti. Daha sonra biraz geri çekilip Recep Hafız’ın yüzüne, özellikle de gözlerine yansıyan mutluluğu seyredecekti. Bir evlat için babasının mutluluğunu seyretmekten daha güzel ne olabilirdi ki…

Başkalarından dinlediğine göre babası, ünlü iki hocadan Kuran ve makam dersi almış, hafız olmuştu. Sesi güzel, sözü güzel, huyu güzel bir insandı. Sadece kendi köylüleri değil çevre köylüler de bilirler, sayarlar severlerdi. Mevlit okutacaklarsa çağırırlar, gelin indireceklerse çağırırlar, nikâh kıydıracaklarsa çağırırlardı. Babasından dolayı Salih’e de “Hafızın Oğlu” diyorlardı.   

 İlk gençliğinde yaşıtları ona Hafızın Oğlu yerine “Deli Salih” dediler. Kızmadı, darılmadı. Deliliği akılsızlığından değil, babasından geliyordu. Babası onu deli yetiştirmişti: Yiğitti, cesurdu, cömertti… Havayı, suyu, toprağı öğretmişti. Bitkiyi, hayvanı, insanı öğretmişti. Her şeyden anlıyordu. Sorunlara çözüm üretiyordu. Tek başına da kalsa haksızlığın üstüne korkusuzca yürüyordu. Gözünü budaktan sakınmıyordu. Böylelerine “deli” denmez de ne denirdi.    

Halit Albay, Salih’i eğitim alanında keşfettiğinde binbaşıydı. Gösterdiği uzak, yakın, hareketli, hareketsiz bütün hedefleri vurarak herkesi kendine hayran bırakmıştı. En son “Tabanca?” demişti Binbaşı. “Kullanırım komutanım!” cevabını alınca çıkarmış tabancasını, emniyetini açmış, uzatmıştı. Hemen ardından masadaki bakır sürahinin suyunu boşaltmış havaya fırlatmıştı. Salih yere düşmeden sürahiyi de vurmuştu. Binbaşı, nihayet kendisi kadar usta bir atıcıya rastladığını düşünerek askeriyle gurur duymaya başlamıştı. Bakınırken masadaki iki metal su bardağı gözüne takılmış, ikisini de aynı anda havaya fırlatmıştı. Salih saniye sürmeyen kısa bir aralıkla ikisini de vurmuştu. Binbaşı, gururla askerini kucaklamış, alnından öpmüş, takdir etmişti.

“Aferin asker! Hepsi ilk kurşunda…” 

“Boşa tetik çekmek israftır komutanım!”

Bu söz de pek hoşuna gitmişti komutanın.

“Kimden öğrendin?” 

“Babamdan.”

“Ya bu söz…”

“O da babamdan.”

“Baban neci?”

“İmamdır komutanım. Aynı zamanda madalyalı Balkan gazisi…”

“Bundan sonra sana “tetik” diyelim. Ben neredeysem, sen de oradasın! Anlaşıldı mı Tetik Salih?”

“Anlaşıldı komutanım!”

Bu olaydan sonra “Tetik Salih” olarak çağırıldı. Ustalık döneminde gösterdiği üstün başarı ve cesaretten dolayı onbaşılıkla ödüllendirildi, “Tetik Onbaşı” oldu. Kısa bir süre sonra da çavuşlukla ödüllendirildi, “Tetik Çavuş” oldu. Üstün cesaret madalyasıyla ödüllendirilince adı değişmedi, “Tetik Çavuş” olarak kaldı. “Madalyalı Tetik!” diyenler oldu ama tutmadı. Sadece erler değil, astsubay ve subaylar da “Tetik Çavuş” demeye devam etti. 

Köyün, bir yanı dağlık, ormanlık diğer yanı düzlük, ovalıktı. Dolaysıyla iki giriş çıkış yolu vardı. Bir de çuval yüklü kağnıların değirmene kadar varıp dönebildiği, değirmenden sonrasına ancak at eşekle gidilebilen üçüncü bir giriş çıkışı vardı. Ayrıca köyün pek çok yerinden keçi yollarıyla giriş çıkışlar yapılabiliyordu.  

Tetik Salih kestirme yolları tercih etmiş, köye değirmen yolundan girmeyi planlamıştı. Akrabaları olan değirmenciden köy ve köyde bıraktıkları hakkında bilgi almak istiyordu. Ancak büyük bir sürprizle karşılaştı. Su boşa akıyor, değirmen çalışmıyor, ortalıkta kimse görünmüyordu. Atından inip silahını omzundan eline alarak ardına kadar açık duran kapıdan dikkatle içeriye girdi. Üst üste duran iki büyük değirmen taşına yakın un kalıntılarına gelmiş fareler kaçıştılar. Ortalıkta kimse yoktu. Değirmencinin geç saatlere kadar çalışıp uykusuzluğa karşı direncinin tükendiği zamanlar suyu boşa vererek girip uyuduğu küçük odanın kapısı da açıktı. Yatak yorgan, tencere, çaydanlık rastgele dağıtılmıştı. Değirmen sanki üç beş gün önce terk edilmiş gibiydi. Bu normal değildi. Atına atlayıp merak ve endişeyle köye doğru sürdü.

Bahçeleri geçip ana yola çıktı. İki yanında kavak ağaçları sıralı yolda ilerleyip köy meydanına vardığında daha çok şaşırdı. Ortalıkta kimse görünmüyordu. Meydanda yiyecek bulma umuduyla eşinen birkaç tavuk ve horozdan başka ne çocuk, ne yetişkin ne de başka bir canlı vardı. Uzakta bir köpek kulaklarını düşürmüş, havlamadan öylece bakıyordu. İki oluklu, iki lüleli köy pınarında kimse yoktu. Bitişiğindeki çamaşırhaneden ses gelmiyordu. Oluklara akan suyun sesi köyün sessizliğini daha da derinleştiriyordu.  

Salih, pınarın yanından önce Kevserlerin evine, sonra kendi evlerine doğru uzun uzun baktı. Evlerde hayat belirtisi yoktu. Başka evleri gözden geçirdi. Meydanı çevreleyen hiçbir evin bacası tütmüyordu. İçini tuhaf bir korku doldurdu. Aklına düşen soru büyüdükçe büyüdü.   

Atını kendi evlerine sürdü.

Avlu kapısının kanatlarından biri kırılarak açılmıştı. Parçaları yerde duruyordu.

Hızlıca atından inip koşar adım avluya girdi. Silahı elindeydi. Atı peşinden geldi. Ahırın kapısı tıpkı avlu kapısı gibi kırılarak açılmıştı. Önce, ahır olarak kullanılan evin alt katını ve ahırdan geçilen samanlığı gözden geçirdi. Boştu. At, eşek, inek, öküz yoktu. Yemliklerde dolaşan gelincikler belli ki ahırı kendilerine yurt edinmişler, çoğalmışlardı. Salih’i görünce kaçışarak gözden kayboldular.

Salih koşarak üst kata çıktı. Kilit kısmı kırılarak açılmış kapıdan içeriye dikkatle girdi. Tehlikeyle karşılaştığı an göz kırpma süresinde silahını ateşleyebilirdi. Salondan girilen dört odanın kapıları açıktı. Önce annesiyle babasının kullandığı, yemek pişirilen, sofra kurulan odaya girdi. Darmadağınıktı. Yüklükte ne kadar yatak yorgan varsa ortalıktaydı. Dolaplarda, sandıklarda, raflarda ne varsa ortalığa atılmıştı. Annesinin kullanmaya kıyamadığı, hacdan getirilmiş üzerinde Kâbe resmi işlenmiş seccadeler, hatıra eşyalar ayaklar altındaydı. Muhtemelen sayfaları arasında para var mı diye bakıldıktan sonra atılıvermiş Kur’an-ı Kerim yerdeydi. Salih eğilip kitabı besmeleyle yerden alıp önce dudaklarına sonra alnına götürdü. Babasının ezbere okurken annesinin takip ettiği kitaptı. Uzandı, tıpkı annesi gibi saygıyla ocağın üstündeki rafa yerleştirdi. 

Salih, en son Kevser’le baş başa kalıp vedalaştıkları odaya girdi. Diğerlerinden farksızdı. Dolaplar, raflar, tahta sedirin içi, her yer karıştırılmış, dağıtılmıştı. Tabanda serili kilimlerin, duvarda asılı seccadenin altlarına kadar bakılmıştı. Altın, para, kıymetli eşya arandığı çok belliydi. “Kesinlikle hırsızların işi bu!” diye düşündü Salih. Ya annesiyle babası evi niçin terk etmişler, nereye gitmişlerdi. Köy niye bu kadar boş ve sessizdi?

Çıktı. 

Merdiveni hızlıca indi. Çevreye bakınarak at yedeğinde hızlı adımlarla meydanı geçti. Pınar başına yakın Kevserlerin evine giderken suyun sesini bir kere daha duydu. Avlu kapısı, aynen kendi evlerinin avlu kapısı gibi kırılarak açılmıştı. Burada da kimse yoktu. Ahırın, samanlığın, evin, odaların kapıları açıktı. Kilitli olanlar zorlanarak açılmıştı. Bazı kapılar camları kırılmış pencerelerden giren rüzgarın ve içeride oluşan hava akımının etkisiyle gıcırdayarak ileri geri hareket ediyordu. Aynen kendi evlerinde olduğu gibi evin gizli, açık her yerine bakılmış, yatak yorgan, kap kacak sağa sola atılmıştı.   

Kevser’in odasına girince sanki yıllar öncesine gitmiş gibi oldu, uzun süre çıkamadı. 

Harmandan kalkar kalkmaz hazırlıklar hızlanmıştı. Babası Recep Hafız, yedi gün yedi gece davul zurna çaldıracak, biricik oğluna dillere destan bir düğün yapacaktı. Bir gün, işi gücü bırakıp atlamış doru atına gitmiş çevrenin en ünlü davulcusu ve zurnacısını tembihlemişti. Okuntulu düğün yapacağı için aylar öncesinden kesimlik dana beslemeye başlamıştı. Çevre köylerde ilçede eş, dost, tanıdık, bildik kim varsa selam göndermiş, düğüne davet etmişti. Düğün yemeklerini, elinin lezzetine ve bereketine inanılan Hayriye Nene yapacaktı. Köy odasında günde üç öğün yemek verilecek, gündüzleri köy meydanında halaylar tutulacak, geceleri harman yerine sinsine çıkılacaktı. Yedi gün boyunca ikindi namazlarından sonra bizzat damadın babası tarafından camide Kuran okunacak, dualar edilecekti. Gelin alma gününden iki gün önce at yarışları yapılacak, bir gün önce güreş meydanı kurulacaktı. Çevre köylerden hatta illerden, ilçelerden gelecek yarışçıların, pehlivanların dal birincilerine hatırı sayılır hediyeler verilecekti. Her şey düşünülmüş, konuşulmuş, kararlaştırılmış, planlanmıştı. Sevilen, sayılan bir aile olduklarından gönüllü yardımcıları da pek çoktu. 

Kız evi de hazırdı. Bir yandan Kevser, bir yandan annesi çamaşırlar dikmişler, kanaviçeler işlemişler, oyalar yapmışlar; renkli, pırıl pırıl yatak takımları, başörtüleri, mendiller, seccadeler, çoraplar, hırkalar hazırlamışlardı. Usta kadınların yardımıyla yün yorganlar dikilmiş, yataklar, yastıklar doldurulmuştu. 

Beklenen gün gelmiş, davul, zurna sesi köy meydanından yükselmeye başlamıştı. 

Çocuk, genç, yaşlı, neredeyse bütün köylü meydanda toplanıyor, ustalar halay başı oluyor, diğerleri soluna ekleniyor, öğrenmek isteyen yeni yetmeler de pöçüğe ekleniyor, uzun uzadıya halaylar çekiliyordu. Oyunlar oynanıyordu. Davulcu, davuluyla akıl almaz gösteriler yapıyordu. Yaşlılar, kadınlar, çocuklar zevkle seyrediyorlardı. Hafız Recep’in avlusuna ocaklar kurulmuş, ocaklara büyük kazanlar konulmuş, her gün bir koç kesiliyor, Hayriye Nene’nin gözetiminde lezzetli düğün yemekleri pişiriliyordu. Pişen yemekler gönüllü gençler tarafından köy odasına taşınıyor, günde üç öğün yemek veriliyordu. Boynu sıra sıra mavi boncuklarla süslenmiş etlik dana yarışların başlayacağı son iki güne girildiğinde kesilecekti.    

Üçüncü gün öğleye doğru köye gelen atlı beş asker silâhaltına çağırılanların celp ve sevk kâğıtlarını getirmişti. Daha bir yılları olmasına rağmen Salih ve köydeki emsalleri ivedilikle askere çağırılıyordu. 

Köylü karı koca olmalarına günler kalmışken, askere çağrılan Salih’e ve nişanlısı Kevser’e çok üzüldü.  

Recep Hafız üzülmedi. Üzüldüyse de belli etmedi. Devlet “Gel!” diyorsa, gidilecekti. “Seni bu günler için yetiştirdim oğlum. Hayırlı olsun!” dedi.  

Annesi “Oğlumun mürüvvetini göremeyeceğim” diye gözyaşları döktü.  

Kevser, “Git Salih, beklerim!” dedi.   

Ne var ki devletin başından kara bulutlar eksik olmadı. Belanın biri bitmeden diğeri geldi. Salih ve arkadaşları cepheden cepheye gönderildi. Askerlik bir türlü bitmedi. Şimdi Batı Cephesi’ndeydi. Firarî olarak köyüne gelmiş, ancak kimseyi bulamamıştı. Evlerinin kırılıp döküldüğünü, yağmalandığını görmüş üzülmüştü. Kevser’in çeyiz sandığı kırılarak açılmış, gelin, damat ve yakınları için hazırlanıp saklanan ne varsa ortalığa saçılmıştı. Anne kızın el emeği, göz nuru ayaklar altındaydı. 

İşlemeli takımları çabucak toplayıp kapağı kırık sandığa doldururken bir oyalı mendil dikkatini çekti. Kevser’in veda görüşmesinde armağan ettiği ve hep kalbinin üstündeki göğüs cebinde sakladığı, bir köşesinde pembe mavi iki kalp oyası bulunan mendili hatırladı. Bu da aynısıydı. Mendili sandığa koymaktan vazgeçip katladı, sağ göğüs cebine de onu koydu. 

Kendilerinin nerede olduklarına dair bir işaret yoktu. 

Gittikçe büyüyen, büyüdükçe ağırlaşan beynindeki sorunun cevabını bulmak umuduyla dışarı fırladı. Doru at bıraktığı yerde bekliyordu. Atladı atına, önce ana yollar boyunca gidip dönerek, sonra da ara yollara girip çıkarak bütün köyü dolaştı. Açlıktan zayıflamış, havlamaya bile mecali kalmamış köpeklerden, bazı evlerin gübreliklerinde eşinen tavuklardan, duvar diplerindeki yeşilliklerle karın doyurmaya çalışan birkaç keçi ve koyundan başka canlı göremedi. Ortalıkta köy halkından kimse yoktu. Köylü toptan ölmüş ya da köyü terk etmiş gibiydi. Genç erkeklerin, gençlik çağına yeni girmiş çocukların tümünün silâhaltına alındığını duymuştu. Devletin buna ihtiyacı vardı, anlıyordu. Ya ihtiyarlar, kadınlar, kızlar, bebekler neredeydi?  

Köyde kapıları kırılarak açılmış, yağmalanmış ev sayısı az değildi. Kapıları sağlam kalmış, pencere camları kırılmamış evler de vardı.   

Salih, hiç değilse kendi ailesinin nerede olduklarına dair bir iz, bir işaret bulabilir miyim düşüncesiyle tekrar eve döndü. Avluda çevreye bakınıp dururken camları kırılmamış komşu evin penceresinde ak sakallı, ak saçlı, zayıf bir yüz, endişeyle bakan bir çift göz gördü. Onu hemen tanıdı. Bu ihtiyar yüz ve endişeli gözler komşu evin sahibi, Kırım gazisi Tahta Bacak Abdıl Emmi’ye aitti.  Kırım’da bıraktığı bacağının yerine kol kalınlığında tahtadan bir bacak takmışlardı. Yürürken tak tak diye ses çıkardığı için çocuklardan “Taktak Dede” diyenler de vardı.    

Salih attan inip iki evin müşterek avlu duvarına, dolaysıyla pencereye iyice yaklaştı. İhtiyara pencereyi açmasını işaret etti. İhtiyar pencereyi açmak yerine, pencere önünden uzaklaştı. Tanıyamamış olması doğaldı. Mutlaka onunla konuşup köy niye bu halde, ailesine, nişanlısının ailesine ne oldu, öğrenmeliydi. Çok yüksek olmayan taş duvardan komşu evin avlusuna atladı. Tam bu sırada evin kapısı açıldı, bir tarafında koltuk değneğiyle Abdıl Emmi göründü. İhtiyar titrek ama cesur bir sesle sordu:

“Kimsin sen!”

“Benim Abdıl Emmi! Salih! Topal Hafız’ın Salih!”

İhtiyar, sesi, “Abdıl Emmi” deyişi hiç yabancı gelmeyen Salih’e emin olmak için gözlerini kısarak dikkatle baktı. Koltuk değneğine dayanarak iki küçük adımla merdiven başına çıktı. Belli ki tahta bacağını takmaya fırsat bulamamış ya da artık kullanamadığı için böyle çıkmıştı. 

“Sen Erzurum Kars taraflarında değil miydin?” 

“Oradaydım, döndüm Emmi.”

“Elbisen sivil, terhis mi oldun?”

“Hayır emmi. Bu, bizim doğuda eşkıya çetelerini takip ve imha ile görevliyken giydiğimiz elbise. Doğuda işimiz bitince bu tarafa sevk edildik. Burada cephe emri gelmeden annemi, babamı ziyarete gelmiştim, yoklar. Nişanlım Kevserlere gittim, onlar da yoklar. Köyü dolaştım, kimseyi göremedim.  Nerede bu köylü?” 

Salih konuşurken ihtiyar onu iyice incelemiş, Topal Hafız’ın oğlu olduğundan enin olmuştu.

“Pek fazla değişmemişsin.” dedi. “Sesin, duruşun aynı… Hoş geldin yiğidim, Salih’im, nasılsın?”

Salih, üç basamaklı merdiveni bir solukta çıkıp ihtiyarın elini öptü. 

“Hoş bulduk Abdıl Emmim!” dedi. “Ben iyiyim de köyü bıraktığım gibi bulamadım. Ne oldu bu köye? Evlerin kapılarından kimi kırık, kimi çivili. Sokaklar, pınar bomboş…”

Abdıl Emmi derin bir nefes alıp verdikten sonra titrek sesine kahır ekleyerek anlatmaya başladı: 

“Köyde kimse kalmadı yiğidim. Komşu köylerin ardından bizim köy de boşaldı. On ihtiyar kaldık mı, bilmiyorum. Yunan gelirse zulmeder; asar, keser, ırzımıza, namusumuza dokunur, korkusuyla geçen hafta herkes gitti. Eli silah tutanlarımız zaten askerdeydi. Köyde ihtiyarlar, kadınlar, kızlar, çocuklar kalmıştık. Yunan her gün biraz daha yaklaşıyor. Korktular. Yiyecek içecek, neleri varsa yüklediler kağnılara, arabalara, atlara, eşeklere; kattılar büyükbaş küçükbaş hayvanlarını önlerine, yürüdüler Haymana’ya doğru. Oradan da Ankara’ya geçecekler. Benim gibi inat olmayan ihtiyarlar da kağnılara arabalara binip gittiler. Ben çoluğu çocuğu gönderdim, kendim gitmedim. Ölümden öte yol var mı? Kırım hatırası bir kılıcım, bir de tüfeğim var. Kılıcı kullanacak gücüm yoksa da çok şükür tetik çekecek gücüm var. Kapıma dayanacak Yunan askerlerinden bir ikisini saniyede cehenneme gönderebilirim. Bu bana yeter. Gerisi düğün, bayram… Şehitlik getiren ölümden korkulur mu? Ben şehitliğin güzelliğine inanır, şehitlik dilerim evlat. Kırım’da nasip olmayan, kim bilir belki burada, evimde nasip olur.” 

“Bizimkiler de mi korkup göçenlerden oldu?”

Abdıl Emmi sanki biraz hiddetlendi. Kaşlarını çatarak öfkeyle baktı Salih’in gözlerine. Bakışlarıyla “Yanlış düşünme!” der gibiydi. Titrek ve coşkulu sesini büsbütün yükseltti. 

“Olur mu yiğidim?” diye gürledi. “Senin baban, bizim madalyalı topal hafızımız, hocamız, canımız, korkup göçenlerden olabilir mi hiç? Vatan için, bayrak için, Kur’an için gidenlerden olabilir. Gidenlerin hiçbiri korkup göçenlerden olmadı. Baban, nişanlın Kevser, Kevser’in babası, gelinler, kızlar, eli silah tutabilecek kadar gücü kuvveti yerinde olan erkekler hepsi milletin ordusuna katılmak, destek olmak için gitti. Sonradan gidenler de neslini, namusunu Yunan’dan korumak için gittiler. Tek ayak üstünde hangisini anlatayım sana. Kapıyı sürgüle, atı gölgeye çek yeygisini ver de içeriye geçelim.”

Son cümleyi söylerken avlu kapısını, avlunun üstü kapalı, “kuruluk” denilen bölümünü göstermişti. 

Salih denileni yaptı, içeri geçtiler. Evde tek bacaklı bir ihtiyarın yaşadığı düşünülürse ortalık oldukça düzenliydi. Pencere önündeki sedire atı, avluyu, sürgülü kanatlı kapıyı görecek şekilde oturdular. Sedirin devamına kırım hatırası tüfek uzatılmış, üzeri renkli bir şilteyle örtülmüştü. Kılıç kınındaydı ve duvarda asılıydı.   

“Yoldan geldin, aç mısın?” diye sordu ihtiyar.

Salih bir an önce olup biteni öğrenmek istiyordu. 

“Aç değilim Abdıl Emmi, sen gidenleri anlat bana!” dedi.

Abdıl Emmi, önce Salih’in annesi, babası, nişanlısı ve nişanlısının ailesiyle ilgili övgülü sözler söyledi. Hepsi vatanı için can verecek doğru insanlardı. Sonra yüzüne karşı Salih’i övdü. Aslında Salih’i överken vereceği haberlere hazırlıyor gibiydi. Sonra anlatmaya biraz gerilerden başlayıp Salih’in kafasındaki sorulara cevap olacak hemen her şeyi söyledi.  

Salih’in yedi gün, yedi gece sürecek düğünü başlamışken askere alınması, ince ruhlu, ince düşünceli bir kadın olan annesini çok üzmüştü. Bir yıl geçmeden ince hastalığı tekrar ortaya çıkmış, çok çekmiş ama elden ayaktan düşmemişti. Bir ay kadar önce de rahmetli olmuştu. Recep Hafız “kader” demiş kabullenmişti. Hâlbuki bütün köylü oğluna hasret gitti diye için için ağlamıştı. 

Bir hafta sonra iki askerle köye gelen millici subay eşi üç cesur kadın; eli işe yatkın, silahtan, kandan, yaradan, ölüden korkmayan genç kız ve kadınlardan gönüllü olanları alıp götürmüştü. Kevser gönüllülerin ilkiydi. Şimdi o, ya cephedeki askerin silahına mermi hazırlıyordu ya da yaralanıp Ankara’ya gelenlerin yarasını sarıyordu.  

Recep Hafız, karısının ölümünden, gelin kızının milli mücadeleye destek vermek üzere gidişinden sonra köyde fazla kalmamıştı. “Daha benim elim silah tutar!” deyip cami cemaatiyle vedalaşmış, atı dışında ahırında ambarında ne varsa eşe dosta, fakire fukaraya dağıtmış, kapıyı bacayı kilitlemiş, köy imamlığını dünürüne bırakarak atına atlayıp gitmişti. Atını orduya bağışlayıp kendisi gönüllü yazılacaktı. Birkaç gün sonra da başlarında Kevser’in babası olmak üzere köyün kendine güvenen yaşlı erkekleri evi ocağı, çoluk çocuğu aile büyüklerine emanet edip aynı düşünceyle köyden ayrılmışlardı.  

Köyde kalanların çoğu da namus ve can korkusuyla geçen hafta gitmişlerdi. Kevser’in annesi, kız kardeşi, babaannesi, Abdıl Emminin gelini torunları da geçen haftaki kalabalığa karışıp gitmişlerdi. 

Köyü, henüz Yunanlar basmamıştı ama silahını bırakıp cepheden kaçan hainler basmıştı. Evlerin kapılarını kırıp içlerine girenler, silah, para, yiyecek arayanlar onlardı. Köylü evinde silah, para, yiyecek bırakır da gider miydi? Bulamıyorlardı tabii. Bulamayınca da köyde kalan ihtiyarlara, hastalara musallat oluyorlardı. Abdıl Emmiye de gelmişler, karın doyuracak ne buldularsa yarısını almışlardı. Allah’tan tüfeğini görmemişler, kılıcını da yalvar yakar bıraktırmıştı. Bunlar, dilenciden beter, cephe kaçkını aç itlerdi. Hepsi korkak, hepsi haindi. 

 Abdıl Emmi bir anda yeni bir şey hatırlamış gibi sustu. Sesini yüz ifadesini değiştirerek;

“Bugün köye senden önce de senin gibi atlı, silahlı, senin gibi giyinmiş biri geldi.” dedi. “Pınarda karşılaştım. Atını suladı. Kimsin dedim, söylemedi. “Korkma, düşman değilim!” dedi. Gerçekten de düşmana, eşkıyaya, askere, kaçağa benzemiyordu. Köy ve köylü hakkında dünyanın sorusunu sordu. Ben yine gelirim dedi, gitti.” 

 Abdıl Emmi, anlatırken sanki birileri geliverecekmiş gibi sürekli avlu kapısını gözetliyordu. Yalnızken de bu sedire oturup gözünü kapıdan ayırmıyor olmalıydı. Avluya Yunan askerlerinin girdiğini görecek olsa belli ki tüfeğine sarılacak, aklına koyduğunu yapacaktı. Sonrası şehitlik…

&&&

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 171. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 171. Sayı