Suçluluk


 01 Mart 2011


İşte, kapı açıldı! O anda Aza’nın sesi duyuldu.

“Selam hanımlar ve beyler!” dedi.

Dört yıldır biz her sabah bu sesi hevesle beklerdik. Biz dediğim ben ve iki arkadaşım. Mahmut ve Sapar. Ya bugün… Bugün de bekliyorduk. O günlerdeki gibi gür ve neşeli sesinden ziyade biraz utangaç, zayıf ve suçlu birinin sesiydi duymak istediğimiz. Maalesef biz yanıldık. Aza’nın sesi önceki gibi, hatta öncekiden de gür ve neşeli duyuldu. Başkasını bilmiyorum, ama bana öyle geldi. Bize umursamadan bakar gibiydi. Biz, Aza’nın selamını almadık. Ben içeri geldiğinde kafamı bile kaldırıp bakmadım. İki yanımda masaya yaslanan iki arkadaşım da başını kaldırmadı. Buna hiç şüphem yok! Fakat kızlar Sveta ile Zuhra (ikisi de masada tam karşımızda oturuyorlardı) Aza’nın selamına eskisi gibi içten ve mutlu bir şekilde cevap verdiler. Biz üç arkadaş kızlara sinirli ve ters baktık. Onlar ise bizim bu durumumuzu fark etmediler bile. İkisi de odanın iki tarafına dizilmiş masaların arasından başköşeye yürüyen Aza’ya bakıyorlardı. Ona bir şeyler söylüyorlardı. Şu an Sveta ile Zuhra’yı bakışlarımız ok olup vuracak kadar kızsak da, onlar utanmayacak kadar rahattı. Onun da farkındaydık. Onlar nereden bilebilirlerdi ki yüreğimizi kemiren kaygıyı. Bilmedikleri için “bu sefer Aza hakkında bizden yana olmazlar” diyerek, kırgınlığımızla kaldık.

Aza sandalyesini biraz arkaya çekerek oturdu. Doğrusu ona doğru bakmadığım için öyle yapmadıysa da bilemiyorum. Her zaman öyle yapardı, bu yüzden aklıma ilk gelen oydu. Baksak da, bakmasak da Aza’nın tüm alışkanlıkları değişmezdi. Ama biz bugün önceki gibi değiliz, başka bir ruh halindeyiz. Kapıdan girer girmez oturana kadar gözlerini ondan ayırmayan yiğitler, bugün başımızı bile kaldırmadık. Önceden olduğu gibi oturduktan sonra da ona iltifatlar etmedik. Kısacası, gelişini bugün hiçbirimiz umursamadık. Güzel gülüşüyle inci gibi dişlerini göstererek bize bakıyorsa da farkında değiliz. Öyle ise bile bence, önceden olduğu gibi içtenlikle gülümsemediğine eminim.

“Beyler size ne oldu?” diye sordu Aza.

Bize ne olmuş? Bir de soruyor “Çatlayın da, patlayın!” dercesine. Şu yüzsüzlüğü de bak. Acı acı konuşayım diye ağzımı açtım. Tam o sırada masanın altından Sapar ayağıma bastı. Biz üç delikanlı arasında benden rahatı yoktu. Ben ne olursa olsun “şikâyet” etmeye başladığımda, hırslanıp, ağzıma geleni esirgemeden sivrilirim diye her zaman masa altından ayağımı dürterdi. Bu sefer benim aşırı gideceğimi anladı sanırım. Öyle olsa da, önceden olduğu gibi onun topuğu bu sefer sabrımı dizginlemedi. Fakat tüm gücümle dilimin ucuna gelenleri söylememek için çenemi sıkı tuttum. Kendimi tutmalıyım, sabretmeliyim. Burada çalıştığımız yıllar içinde bu odada insanın kalbini kıracak, ağır sözler söylenmedi. Doğrusu bizim başımızı da kimse yere eğdirmedi. Öyle olsa da, biraz kendime hakim olup, kendimi durdurmalıyım. Arkadaşlarımın da yürekleri yangın yeri gibi alev alev yanıyor biliyorum. Öyle olsa da onlar, o alevlerin bir parıltısını bile buraya, dışarıya göstermezler. “Öyle tabi ki, sen de ne olursa olsun insan gibi otur” diye kendi kendimi şartladım. Bir de aklımı ve dikkatimi başka şeylere vermek için bu odaki erkekler ve kızlarla birlikte geçirdiğimiz zamanı hatırlamaya başladım. Her zaman üzüntümü unutmak için geçmişteki güzel ve neşeli günlerimizi göz önüme getiririm. Doğrusu bu yöntem her zaman beni üzüntü ve kaygının kucağından kurtarmıyor. Öyle olsa da, bazen aklımı başıma getiriyor.

Geçmişte sadece benim değil, iki arkadaşımın da en mutlu günü Aza’nın bu odanın kapısını ilk kez açtığı gündü. O ana kadar biz bu oda da beş kişiydik. Hepimiz yirmi iki ve yirmi üç yaşlarındaki gençlerdik. Yanımızda gezdirmiyorsak da, hepimiz enstitü diplomasına sahiptik. “Sizin odanız demografların araştırmalarını tersine çıkarıyor” diye başka bölümün çalışanları bizimle alay ederlerdi. Evet, gerçekten de dedikleri doğruydu. Ülke genelinde kadınların sayısı erkeklere oranla fazla olsa da, bizim küçük çalışma ortamımızda erkekler olarak kadınlardan fazlaydık. Odamızda iki kız ve üç erkek çalışıyorduk. Fakat biz bu konuyu birazcık olsun umursamıyorduk. Odamıza hiç hesapta yokken bir masa daha koyuldu, altıncı masa. Hem de başköşeye, pencerenin yanına ve telefona daha yakın bir yere. Orası hem aydınlık, hem de uygun bir çalışma yeriydi. Bizden birinin masasını şimdiye kadar oraya neden koymadığını da anlamış değilim. Masayı koyduklarında içimizden sıcak bir insanı oturtacaklar herhalde başköşeye diye geçirdik. Bizim bölümün imrenilen bir adı da vardı. “Proje Mühendisliği Bölümü”. Bize kısaca “projeciler” denirdi. Bu da bizim hoşumuza giderdi. Tabi ki, Korolev, Tupelov, Mikonyan da proje mühendisliğinden gelmişti…

“Beyler, bugünden itibaren izindeyim.”

Yine, Aza konuştu. O söylemese izne ayrıldığını biz bilmiyor muyuz? Bu sefer de söylediği karşılık bulmadı. Bizden cevap veren kimse çıkmadı. Ona da böylesi müstahaktı. Bir kez de onun sözünü kaile alıp, cevap vermesek ya… Bak tüm dikkatimi de dağıttı… Nerelere gitmiştim? Evine ateş düşüp, izne çıkasıca Neydi anımsadığım, unuttum gördün mü? Neresi gözümde canlanırsa oradan devam edeyim. Ne olursa olsun Aza ile konuşmamak lazım. Yine Aza… Ya ne yapacaksın ki, rüyalarımız, gecemiz, gündüzümüz o oldu artık. Doğrusu her şey onun geldiği ilk gün başladı.

Kitaplarda yazıldığı gibi, biz onu ilk kez kapıdan girdiği an sevdik. O Başmühendisle içeri girince, Sapar’ın “odamız aydınlandı” diye kulağıma fısıldadığı hala aklımda. O bizden önce söylemiş olsa da, Mahmut da, ben de aynısını düşünmüştük. Kızlar ise ona başka bir gözle baktı. Onların Aza’nın çok güzel ve alımlı olmasından hoşlanmadıkları belliydi. Belki de delikanlılar olarak onun üstüne daha çok düşeceğimizden korkmuşlardı. İlk zamanlarda selamlaşma dışında Aza’yla dostluk kuramadılar. Öyle olsa da, çok geçmeden Aza dürüstlüğü, insanlığı, yeteneği, ağır başlılığı ile onların gönüllerine giden yolu buldu.

“Ben izne ayrılıyorum”, diye Aza kızlara bakarak sözünü tekrarladı. Kızlar ise “ne şanslısın“, “Bizi özlemeyecek misin?”, “Biz sensiz ne yapacağız?” diye bir biri peşi sıra kısa kısa cümleler kurdular. Onlar böyle güzel konuşurken Mahmut “Gittiğin yerden dönme emi” diye kendi kendine söylendi. Dönmemek üzere gitsin benim de buna bir itirazım yok. İster gitsin, ister kalsın bizim için fark etmez. Biz onun yaptığını hayatımız boyunca affetmeyeceğiz.

Aza bizimle 11 ay çalıştı. Muhasebe ona kanunen izne çıkması için gerekenleri söyledi. Ayrılacağı gün odadan gitmeden iki kız arkadaşımızı ayrı ayrı kucakladı. Onlardan sonra da… Ondan sonra ne olduğunu söylemek de zor. Aza Mahmut’u da kucakladı. Mahmut bizden ziyade Azaya daha yakın oturuyordu. Allah verdiğinde iki taraftan verir. Biz Aza’yı izne uğurlamak için ayağa kalktığımızda nasıl olduysa, Sveta ve Zuhra’dan sonra o duruyordu. Aza bu iki kızı kucaklarken onların yanında olduğu için kendisi de farkında olmadan onu kucaklamışsa da bilemiyorum. Eğer onu kendi için yakın bir ahbap gibi görüp kardeşçe gitmeden önce vedalaşmak istediyse de bilmiyorum… Fark edememem benin suçum sanırım. Birazcık daha sabırlı olmalıydım. Öyle dedim diye ayıp ettiysem de bilmiyorum. Ne oldu anlayamadan bir güç arkadan mı itekledi, yoksa yakamdan tutup öne mi çekti, fark edene dek Aza’ya doğru yönelip, onu kucakladım. Herhalde bu hayatım boyunca gösterdiğim en büyük cesaret örneğidir. O an geri çekildim. Bu halde bile göz açıp kapayana kadar bu bende başka bir etki yarattı. Önceden hissetmediğim bir şekilde anlam veremediğim bir sıcaklık tüm vücudumu kapladı. O an odanın içinde ayakta duran arkadaşlarımı, masanın üstünde öğleye kadar yetişmesi gereken evraklarımı, yine müdüre gitmem gerektiğini, hatta hastanede çok hasta yatan dedemi bile unuttum. Odamız, içindeki altı masa, çalıştığımız fabrika, tüm dünya, her şey nasibimle birlikte görünmez oldu.

Biraz sonra kendime gelip bir şeyleri anlamaya başlayınca, neden bilmiyorum ilk önce Sapar’a baktım. O gülümsüyordu. Ben ne Aza’nın onu da kucakladığını, ne de benim gibi Sapar’ın rüyada gibi kendiliğinden Aza’yı kucakladığını fark etmedim bile. Öyle olmalıydı. Yoksa büyük bir haz duyduğu mimiklerinden görünmezdi sanırım. Sonra işin aslını öğrendim. Odada olanları görünce, önünü kesmek bir yana Sapar’ın şaşkınlıktan hareket edecek hali kalmamıştı. Herhalde ayakları yere çivilenmiş gibi durmazdı Aza kendisi gidip kucaklamasaydı. Aza burada insanlığını, becerisini yine gösterdi. Herkese böyle “nazlanıp”, Sapar’ı tek başına umursamazcasına bırakamayacağını anlamıştı.

“Beni izne ilgisiz ve üzgün göndereceğinizi düşünmemiştim, diyen Aza’nın sözleri uzaktan kulağıma çalındı.”

“Aza neden böyle diyorsun? Sana yazın en güzel döneminde izin vermelerine hepimiz çok sevindik.”

Bunlar Zuhra’nın sözleriydi.

“Erkekler içinse söylediğin onlar, bir ay boyunca seni göremeyecekleri için durgunlar.” dedi Sveta da.

Nedense Mahmut’un derin iç çekmesini onların konuşmalarından daha net duydum. Onun içlenmesi yüreğindeki çaresizliği tam anlamıyla yansıttı. Benim yüreğim ondan daha çok yanıyordu. Ama pişmanlığımı hiç kimse göremezdi. Hepimiz öyle yaparsak, Aza durumu hemen anlardı. Onun anlamasını ise hiç istemiyordum. Eminim, Sapar da bu yüzden kendini kontrol ederek, içlenmemeye çalışıyor ve oturduğu yerde kendini zor tutuyordu. Sen çok yaşa emi Sapar, böyle tut kendini. Mahmut içlense de, biz aldırmayınca “Aza’yla birlikte benim için ölüyorlar” diye düşünemeyecekti… 

Bugüne kadar bizler şanslıydık. O şansımızı yılda iki kez açıkça görüyor ve hissediyorduk. İki kez dediğim; Aza’nın izne ayrıldığı ve izinden döndüğü günler. O gittiği ve döndüğü zamanlarda onu iki kez içten kucaklamaya şansımız olurdu. Bizim kızlar ve Aza’nın bunun geleneksel hale geldiğine inandıklarını biliyoruz. Biz erkekler ise bunu başka türlü değerlendiriyorduk. Onun için Aza’nın izne ayrılışı ve dönüşünü en önemli bayramları bekler gibi sabırsız bir şekilde beklerdik. Gelenek haline gelmesi başka bir yönüydü. Kim nasıl, ne zaman başlattı bilmiyorum, bunu fazla düşünmezdim. Biz erkekler sadece Aza için değil, başka kızlar izne ayrıldığında da onları bu şekilde yolcu etmeye ve bu şekilde karşılamaya başladık. Fakat Zuhra ve Sveta’yı kucaklarken başka hislerle yaklaşırdık. Onları kimi zaman kız kardeşlerimiz gibi, kimi zaman özür dileyerek söylüyorum vazifemizmiş gibi kucaklardık. Belki de hangimiz olsa da, Aza’yı izne uğurlarken ve izin dönüşü karşılarken fazla önemsediğimiz fark edilmesin diye, Sveta ve Zuhra’yı bu sebeple çaresizlikten şımartırdık. Sonraları bu aramızda gelenekselleşti.

Bir seferinde Mahmut “o iki kız onları neden kucakladığımızı biliyor!” diye tartışmıştı. Yanılıyor olabilirim ama bana göre, son zamanlarda bizler Aza’nın izne çıkmasını, kızlar ise kendi izinlerini sabırsızlıkla bekliyormuş gibi görünmeye başladı gözüme. Eğer öyleyse Sveta ve Zuhra da bizim üç erkeği Aza gibi görüyorlar. Açıkça söylemek gerekirse, biz Aza’yı nasıl seviyor, onun için zorluklara katlanıyorsak, onlar da bizi seviyor ve bizim için üzülüyorlar.

Aza’yı biz gerçekten seviyoruz. Üçümüz de seviyoruz. İlginç olanı ise bunu birbirimizden saklamıyoruz. Beraber seviyor, beraber yanıyor, beraber üzülüyor hatta onun izni yaklaştığında birlikte seviniyoruz. Şu an Aza üçümüze birden yetiyor. Onu nasıl paylaşacağımız belirsiz. Doğrusu, üçümüz de bunun uzun süre devam edemeyeceğinin farkındayız. O kime yar olacak? Bu soruyu herkes sadece kendi kendine değil, bir birimize de soruyorduk. Aza hangimize yar olacak? Mahmut’a mı, bana mı, yoksa Sapar’a mı? Hadi birimize kısmet oldu, ya diğerleri? Diğer ikimiz nasıl yaşayacağız? Hangimiz olsa da “ben mahrum kalacağım”- diye, ölürcesine korkuyorduk. Bundan dolayı hangimizin onu alacağı konusunda aramızda fazla konuşmazdık. Ya hiç birimizi seçmezse!? Bu hiçbirimizin düşünmediği bir soru. Ondan dolayı olsa gerek, yüreğimizin bir köşesinde başlayan yangını geç fark ettik. Sandalyenin yerinden oynamasıyla düşüncelerim dağıldı. O an Aza’nın ayakkabılarının yere çarpan topukları duyuldu. Ben ne kadar dirensem de başımı kaldırdım. Aza odanın içinde ayakta duruyordu. O an gözüme öncekinden daha güzel göründü. Kendi de sıcak gülüşüyle dikiliyordu.  İzne gittiği ve döndüğünde sabah erkenden odaya ilk o gelir, bu halde odanın içinde ayakta dururdu. İki yıl öncesine kadar öyle ayakta dururken yanına vedalaşmak için önce kızlar, onlardan sonra erkekler giderdik. Son yıllarda ise ilk biz, ondan sonra kızlar vedalaşmak için yanına gider olduk. Bu sefer neyin, nasıl olacağı belirsizdi. Ben Aza’yı o halde görünce hemen iki yanıma baktım. Ne yapabiliriz, arkadaşlarım da ona bakmamaya dayanamamış, başlarını kaldırarak, donmuş vaziyette Aza’ya bakıyorlardı. Onların bu bakışlarından yüreklerinde, bu hayranlık uyandıran varlığa karşı aşk ateşinin sönmediğini anladım…

“Beyler, ben gidiyorum”, dedi Aza.

Önceden Aza’nın gideceğini biliyor olsak da, her zaman aynı şeyi söylüyordu. Fakat bu sefer geçmiş yıllardaki gibi birbirimizin önünü keserek, ona doğru bir çift laf bile etmedik. Şu an hangimiz için olsa da, doğrusu ona yaklaşmaktan daha büyük bir mutluluk olmadığının üçümüz de farkındaydık. Her şeye rağmen, biz yerlerimizden kıpırdamadan ona üzgün halde bakıyorduk. Yine son bir kez kendimizi kontrol ettik ve aklımızı başımıza aldık. Gerçekten kontrol edebildik mi, yoksa…

Yine bir dakika kadar Aza o halde ayakta bekledi mi, bilmiyorum. Ben sanırım böyle oturarak, daha fazla duramayacağım. Ne olacaksa da, yerimden kalkıp, Aza’ya doğru fırlayacağım. Kim bilir, arkadaşlarım ölene dek benimle hiç konuşmayacak, ya da peşim sıra gelip, Aza’yı kucaklayarak, bana da ilk adımı attığım için teşekkür mü edecekler?

Nasıl bilmiyorum ama bir şeyler söylemek, bir şeyler yapmak gerekiyordu. Bu şekilde çok duramayacağımız aşikâr. Ne yapmak, ne söylemek gerekiyor üçümüzden hiçbirimiz bunu bilmiyordu. Sorun neydi derseniz, onların yardımı olacaksa da, kızlar her şeyden habersizdi. Buna rağmen, bu sefer Zuhra ile Sveta ne olduğunu bilmese de, bugün bize bir şeyler olduğunu anladı.

Ortamı yumuşatmak için mi, ya da izne çıkmadan önce Aza’nın üzülmesini istemediklerinden mi, yoksa bu sefer önceliği bize verdiklerinden dolayı üzerlerine alındıklarından mı, bilemiyorum ikisi de Aza’nın yanına koşarak gelip, kucaklamaya ve öpmeye başladı. Gözümüzün önünde böyle yapmalarını biz büyük bir fazilet olarak kabul ettik. Ayrıca Sveta veya Zuhra olamadığımız için de çok üzüldük. Doğrusu onların yerini de alabiliriz. Elden ne gelir aslında onu yapabilecek durumda da değiliz. Hayır, artık öyle yapamayız. Dünyada çok şey affedilebilir, ama bu asla affedilemez. 

 Nedense şu anda Aza’dan ziyade Mahmut’a sinirleniyordum. Dün akşamüstü temiz hava almak istediği için dışarı çıkmamış olsa, Aza’yı o erkekle görmeyecekti ve biz de hiç bir şey duymayacaktık. Öyle olunca da biz de Aza’nın yanında duracaktık bu kızlar gibi. Bizim de gönlümüz huzurlu, mutluluğumuz büyük, her birimiz Aza’yla mutlu bir hayat sürebileceğini hayal ederek, sevinçli olacaktık. Allah çarpası Mahmut, kapılarımızı kapattın!.. Yahu temiz hava almasaydın ya…

Kızlar Aza’ya nazlanıp, söyleyeceklerini de bitirdi. Sonra Aza her birimize tek tek baktı. Bu sefer bakışlarında biraz şaşkınlık, düşüncelilik, mahcubiyet görünüyordu.

“Ya siz?” diye Aza sonunda sordu.

“Başka kucaklayanların da olmuştur.”

Bu sözler bize açık hava da gök gürültüsü gibi duyuldu. Onları söyleyince Mahmut dona kaldı. Ne yaptıysa o andan itibaren kendini tutamadı garibim. Onu da suçlamamak lazım. Saparla birlikte sadece bu olayı duyduğumuz halde ateşten gömlek giymiş gibiyiz, o ise kendi gözleriyle her şeyi gördü. Duymak ve görmek arasında büyük bir fark vardır.

Biz kollarımızdan kısmetimizi kaçırdığımıza yanıyorduk. Mahmut ise bununla birlikte, o erkekle Aza’nın el ele tutuştuğunu gözünün önüne getiriyordu.

Mahmut’un sözleri tam yanımızda silah patlamış gibi irkiltti. Önce hepimiz ona baktık. Sapar ve ben hayretler içindeydik, iki kız ise şaka yaptığı düşüncesiyle gülümsüyordu. Hayır, Mahmut’un kaba konuşması, yüz ifadesi şakanın çok ötesindeydi. Bu yüzden Sveta ve Zuhra başka türlü duymuş olabilir miyiz, yoksa tekrar aynı şekilde konuşacak mı dercesine ona daha ciddi bakmaya başladılar. Fakat Mahmut’un tekrar söylemeye niyeti yoktu. Öyle olsa da artık Mahmut’un sözlerinin ciddiyetini anlamışlardı. İki kız birden Aza’ya döndüler. Onların ardından Sapar ile ben de ona baktık. Mahmut ise az önceki gibi Aza’dan kaba bakışlarını ayırmıyordu. Kızlar Aza’dan neyin cevabını bekliyor bilmiyorum, ama biz erkekler biraz utanacağını, yüzünün kızaracağını umuyorduk. Fakat bizim beklediğimiz gibi olmadı. Aza bizi tek tek süzerek, gülümsedi.

“Evet, başkaları da kucaklayacak, dedi gülmeye devam ederek.” 

“Öyle, ama Mahmut sen bir yerde yanıldın: Başkaları değil, başkası diyecektin. O sadece bir kişiydi, sen çoğul yaptın. Öyle değil mi, sizin kucaklamanız da, siz de lazım değilsiniz.”

“Sen ne saçmalıyorsun?” dedi Zuhra onun sözünü keserek.

“Neyin başkaları, neyin başkasını söylüyorsun?” diye, kabaca sordu Sveta da.

 Onların şaşkınlığı, duyduklarına inanmamaları her hallerinden belliydi. Doğrusu yıllarca bu odada erkekler başka kızlar, kızlar ise başka erkekler hakkında fazla bahsetmemişlerdi. Bugün ise bahsetmek şöyle dursun, ondan daha derin konuşulması, iki kıza çok ağır gelmişti. 

“Sizin böylesine yaşam körü olduğunuza inanmıyorum”, dedi bize Aza, onlara cevap vereceğine. Onun gözlerinde gözyaşları vardı.

“Ben yirmi beş yaşıma geldim. Anlıyor musunuz, tam yirmi beş yaş! Siz ruhsuz varlıklar olabilirsiniz, ama ben insanım. İnsanın yaşına ve kendine göre beklentileri vardır. Bunu neden kafanıza sokamıyorsunuz? Sizlerle kaç yıldır birlikte çalışıyorum. Sizin kalın kafalılığınızı bildiğim halde her birinizi canımdan da çok severek, gece uykusuz, gündüz huzursuz olarak dört yılımı harcadım. Bana şimdi ne diyorsunuz? Neden hiç biriniz beni düşünmediniz? Size soruyorum, biriniz seni seviyorum dedi mi? Evlenelim dedi mi? Neden susuyorsunuz ha?”

Bizse gerçekten dinliyorduk. Söyleyecek bir şeyin, verecek bir cevabın yoksa ne diyebilirsin? Aza, yüz kere de, bin kere de haklıydı! Doğru söze ne denilir ki…

“Sizin herhangi birinizle sinemaya gitmeyi, bir yerde oturmayı, dinlenmeyi sevmiyor mu sandınız? Nereye gidecek olsak, üçünüz birlikte gelirdiniz, ben ne yapayım… İçinizden biri yüreğini paylaşır diye o kadar bekledim. Şimdi neden diyorsunuz? Daha ne kadar beklemeliydim. Yaşlanana kadar sizden birini beklemediğim için mi tersliyorsunuz beni? Hayır, bu böyle olmaz. Her şeyin bir vakti, şartı, yolu yordamı var. Benim gelip “beni alın” diye yalvaracağımı mı beklediniz? Neden susuyorsunuz? Söyleyin ben mi ayıp ettim, yoksa sizler mi?”

Suçlular dillerini yutmuşçasına, sus pus duruyordu. Onun bu sözleri Hâkimin hükmü gibi duyuluyordu.

“Siz yılda iki kez beni fark ederdiniz. Sizin anlayışınıza göre, yirmi beş yaşına gelen bir kıza o da fazla değil mi? Suçlu olduğunuz halde, bugün bakışlarınız ok olsa beni vuracakmış gibi neden ters bakıyorsunuz? Ölü gömmeye gelmiş gibi bu oturuşunuz da neyin nesi?”

O bu sefer haklıydı. Gerçekten de biz ölüyü uğurluyoruz, ölen sevgimizi… En çok acı veren ise, kendi deliliğimizle onu yitirişimizdi…

“Bende zerre kadar bile suç yok, dedi Aza. Sesi ağlamaklıydı, zor konuşuyordu.”

“Suçlu sizsiniz! Sadece bana değil, Sveta ve Zuhra’ya karşı da suçlusunuz! Ya onlar da benim gibi sizden bir şeyler bekleyip, zamanlarını boşa harcıyorlarsa… Siz… Siz…”

Aza daha fazla konuşamadı. Gözyaşları yüzünü yıkamaya başladı. O, yüzünü elleriyle kapatarak, peşinden kovalayan varmış gibi odadan koşarak çıktı.

Biz üç erkek ne diyeceğimizi, ne yapacağımızı bilmeden, aklımızı başımıza toplayamadan bir süre hareketsiz kaldık. Diğer iki kız ise artık izne giderken veya döndüklerinde onları kimse kucaklamayacağı için ağlıyor olmalıydı. Aza’nın sözleri onları düşündürüp, bize güvenerek, boşa geçen yılları için üzüyorsa da bilemiyorum. Öyle olmasa da, üçümüzün sadece Aza’ya aşık olduğumuzu bugün anlamış da olabilirler. Kadınlar birini ağlar gördüklerinde onlar da ağlamaya başlıyorlar. Bundan dolayı ağlıyorlarsa da, söylemek zor. Biz ise ağlamadık. O halde erkek olduğumuz için kendimizi tuttuk…

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 51. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 51. Sayı