Sultan Otu - Kara Mürver Otu


 01 Temmuz 2026

Sultan Otu - Kara Mürver Otu

 (Bir Şifalı Otun Hikâyesi)

Dr. AHMET HASAN CEBECİ

***

Kırk atlı Deliorman’ın ortasındaki DEMİR BABA Tekkesine yaklaşmışlar, Büyük Kokarca Köyü’nün kenar sokağının ucuna varmışlardı. Köy kenarında tozlu yolun üzerinde ‘’Bostancılık’’ oynayan üç erkek çocuğun bir birini adları ile çağırması, kırk süvarinin başındaki kafile başkanının dikkatini çekmişti. Sağ elini yukarıya kaldırarak ‘’Durun!’’ işareti ile kafile, atlarının yularlarını çekerek durdu. Kafile başı, biri 10, biri 8, biri de 6 yaşlarında görünen çocukların en büyüğüne dönerek:

  - Oğlum, senin adın ne? Dedi. Oğlan cevap verdi:

  - Neidim!

  - Pekii, bu çocuklar senin kardeşlerin mi?

  -Kardaşlarım, elbet de! Bu ortanca kardaşımın adı ’’Neoldum’’, bu en küçük kardaşımın adı da ‘’Neolacam’’!...

  - Bunlar ne biçim ad böyle! Kim vermiş bu adları size?

  - Anam, bubam vermiş! Dedi çocuk ve kafile başkanına dönerek: 

  - Abba (Ağa Baba), siz nereden geleesiniz?

  - İstanbul’dan!

  - A-a! İstanbol mu? Orası paytaat diilmi? Pâdışââ bubamız da ordan dünyayı idare eder! Üüyle diiğil mi Ağa Buba?

  - Evet çocuğum, evet! Pekiyi, sen o Pâdişah Baba’yı hiç gördün mü? Kim olduğunu bilir misin?

  - Nerden bileyim Bey Buba, ben iç İstambol’a gitmedim ki!..

  Bu arada arkasındaki kişi soru soran kafile başkanını (Padişahı) arkasından parmağı ile işaret ederek ‘’Bu bu!’’ demeye çalıştı, ama çocuk o tarafa bakmadığından anlayamadı.

  Bu arada kafile başkanı  (Padişah) sordu:

  • Sizin eviniz nerede oğlum? Sormak isterim. Bakalım, neden böyle isimler koymuşlar size?

- Şu köy kenarındaki küçük ev Abba! Gel götüreyim. Dedi çocuk.

Evin kapısına varınca, çocuk anasına seslendi:

  • Ana. Ana! Çık bak, bu Abba İstambol’dan gelmiş. Sana bir şey soracakmış! Dedi.

Genç kadın gayet rahat ve gülümseyen bir yüzle:

  • Oş geldiniz Bey Buba! Buyur sor? Dedi. Kafile başkanı genç kadının yüzüne ve gözlerine dikkatle bakınca, irkildi ve bir müddet dona kaldı! Yıllar önce (20 yıl kadar önce), Demir Baba’nın ruhuna dua ederek terk ettiği, her tarafı yara bere içinde olan kızını doğuran sevgili hasekisi Afife Sultan’a çok benziyordu! Renkten renge girdi. Bir müddet sonra sormak aklına geldi:
  • Ha-a! Ben bu çocukların isimlerini merak ettim de, onu soracaktım. Neden bu çocuklara ‘’Neydim, Neoldum ve Neolacam’’ diye isimler verdiniz?
  • Aa! Bey Buba, bu uşakların adını duyan erkes bunu sorar. Ama benim uşaklarımın adını raametli kaynanam ‘’Emne Anne’’ koydu. O da beş sene önce raametlik oldu. O, bu küüyün ‘’Otacı Karısı’’ ve ‘’ebe ninesi’’ idi. Şindi onun yerine ben kaldım. Hem bu küünün ‘’otacı karısı’’yım, em de ‘’Ebesi’’yim. Başı sıkılan bana gelir. Ben kaynanamın üürettii şifalı otlardan ilaçlar yapıp iisanları ilâçlarım, em de Ebe’yim. Doğurma zamanı gelen gebe gelinlere doğum yaptırıp kurtarırım. Adım da ‘’Sultan kız’’dır. Benim adıma ‘’Sultan Otu’’ denen ot da var. Kaynanam beni iiileştirince bu ota benim adımı vermiş. Bu otun eski adı ‘’Buyurgan’’ veya ‘’Bıyırgan’’ otu derlermiş. Şimdi o ota erkes ‘’Sultan Otu’’der. Bey Buba! Siz ayakta kaldınız. İsterseniz bahçeye geçin, size birer ayran yapeem. İsterseniz karşımızdaki çeşmenin başında oturacak gölge ve çim var. Ben size döşek ve kilim çıkarayım. Siz burada ayran içerken bizim büyük çocuk ‘’Neydim’i’’ bir atla bubasını almaya gönderelim. Sizin sorduğunuzun cevabını en iyi kocam bilir. Kocam Demir Baba Tekkesi civarında koyun otlatmaya gitti. Neydim, bubasını çabıcacık bulur.
  • Pekiyi! Dedi, Kafile başkanı. 
  • İki kişiyi görevlendirdi ve:
  • Gidin, çobanı bulup getirin, ama çocuk koyunların yanında kalsın. Üçüncü at ile çocuğu götürün, çocuk koyunlara baksın, babasını alıp getirin! Dedi.
  • Bu arada Sultan Gelin evden birkaç kilim çıkarıp yaydırdı. Kafile Başkanı için de bir dimi döşek yaydı. Atları, çeşmenin etrafındaki söğüt ağaçlarına bağladılar.

Sultan Gelin, yayık ayranından taslara koyarak sıradan atlılara ikram etti. Bu sıcakta soğuk ayran avcı kafilesinin pek hoşuna gitti.

Kafile Başkanı, Sultan Gelin’e dönerek:

  • Sultan kızım, sana çok zahmet açtık, bizi affet, dedi. 
  • A-a-a! Zahmeti mi oluumuş Bey Buba! Siz Tanrı misafirisiniz. Sizi Allah gönderdi bana. Sizin ayaanız bana çok uğurlu gelecek şindi. Göreceksiniz!...
  • Kızım, senin ismin neden Sultan Kız? Seni iyileştiren Otacı kayın validen neden ‘’Sultan Otu’’ adını verdi? Bunu çok merak ettim.

Sultan Kız:

  • Bey Buba, bak kocam ‘’Küçük Osman’’ geldi. Gerisini o anlatsın! Dedi.

Bu sırada Neoldum ile Neolacam, kafile Başkanının yanına geldiler. Neoldum, birden bire sordu:

  • Abba, sen bizim dedemiz misin?

Kafile Başkanı irkildi ve çocuğa dolu gözlerle ve şefkatle bakarak:

  • Belki çocuğum, belki! Bakıp göreceğiz, şimdi.

Çocuk adama iyice sokulunca, adam kolu ile çocuğu sardı, küçüğün yani Neolacam’ın da sol koluna yaslandığını görünce, onu da kucaklayarak ve gözlerini yumarak kendinden geçti.

Bu manzarayı gören Sultan Kız da heyecanlandı ve gözleri doldu. Başındaki beyaz yaşmakla gözlerini sildi. Tam bu esnada Sultan Kızın kocasını almaya giden iki atlı ile birlikte ‘’Küçük Osman’’ da geldi ve attan indiği gibi çocukları Neoldum ile Neolacam’a sarılan Kafile Başkanı’nın önünde saygı ile eğilip:

  • Padişahım hoş geldiniz, şeref verdiniz! Deyince, Sultan Gelin kendisine sorular soran kişinin padişah olduğunu anlayıp, hayret ve merakla bakmaya başladı. Kocası Küçük Osman çocuklarına sarılan Padişah’ın elini öptü ve:
  • Emredin Padişahım! Beni çağırmışsınız! Dedi.
  • Evet evladım, bu çocuklara neden ‘’Neidim’’, ‘’Neoldum’’ ve ‘’Neolacam’’ isimlerini verdiğinizi merak ettim. ‘’cevabını kocam bilir’’ dedi Sultan Kız.
  • Pekii Padişahım. Ben bunu taa baştan toplayıp anladayım:

‘’Dokuz yaşındaydım. Demir Baba Tekkesi yakınında kuzu güderken tikenli çalıların arasından ağlayan bir uşak sesi duydum ve hemen o tarafa gidip aramaya koyuldum. Tikenlerin altına girip bakınca küçük bir kız uşağını bulup çıkardım. Elbiseleri sırmalı parıl parıldı amma yüzü gözü yaralarla kaplıydı.

  • Gel kardeşim ağlama dedim. Su içirdim, ağlaması kesilince torbamdan ekmekle piinir vardı. Doyurunca biraz rahatladı. Nasıl kaybolduğunu sordum. Babasının ava geldiğini, av arkadaşlarıyla birlikte dua ederken dışarıda oynamaya bırakıldığını, babasının kendisini bulamadan avlanmaya gittiğini, bütün gece çalılar altında ağladığını, sonra da uyuyup kaldığını söyledi. Babanın adı ne diye sordum: ‘’Sultan’’ dedi. Senin adın ne dedim: ‘’Sultan’’ dedi. O gün akşam olunca kuzularla beraber eve götürdüm. Raametli anam baktı ve şaştı kaldı: ‘’Bu, bir zengin adam uşağı, üstü başı sırmalı urbalarla giydirilmiş. Bu uşaa belki de yaralarını iyileştiremedikleri için Tekkeye bırakmışlardır’’, dedi. Sonra da bana dönüp ‘’yarın kuzuları gene Demir Buba Tekkesine otlatmaya götür, hibeyi (Heybe) eşeğin üstüne koy, bir de orak al yanına. Tekke etrafında pıyırgan (Buyurgan) otu çoktur, hibenin iki gözünü de doldur, bana getir de bu uşaan yaralarını yıkayıp iyileştirelim dedi. Ben de Sultan Kızla beraber giderek bir hiibe dolusu Pıyırgan (Buyurgan) otu getirdim. Anam onları bir hafta kuruttu. Sonra da bir kazana doldurup ateş üstünde kaynattı. O Pıyırgan suyu ile Sultan Kızı bir günde üç defa sabınlı suyla yıkadı. Yaralar hemen iyileşti. Dökülen yaraların altından tertemiz, pırıl pırıl bir güzel kız uşaa ortaya çıktı. Rahmetli anam bu güzel kız uşaanı sevmeye doyamadı: ‘’aman da benim kızım ne gözel, ne cici bir uşakmış’’ deyip, sevdi durdu. Sultan kız, benden ayrılmadı. Hep benimle kuzu gütmeye geldi. Kuzuları çok sevdi. Kuzulara sarılıp sarılıp: ‘’Agacıım, beni sen buldun, beni sen kurtardın, ölünceye kadar senin kız kardaşın ve çoban arkadaşın kalacaam. Beni bırakmayacaksın değil mi’’ deyip bana sarılıp öptü durdu.

Aradan on sene geçti. Ben 19 yaşına geldim, Sultan da 15 yaşına geldi. Üç senedir anam sultan kızı evde bırakıp kendine çırak yaptı. Ona her türlü ilaçcılığı, otacılığı üüretti. Üç yıldan sonra ilaçlama işi çıkınca, ‘’Hadi kızım sen de otacı oldun artık, benim yerime sen gidiver, ben ihtiyarladım, yaşım yetmişi geçti, takadım kalmadı’’ demeye başladı.

Bir gün anam beni çağırdı: ‘’Bak oğlum, yaşın artık 19, evlenecek yaşa geldin. Seni artık evlendirmem lazım. Sana başka kız arayacağımı sanma. Şu senin ormanda bulduun kızı sana Allah kısmet göndermiş. Kızın aazını aradım, senden başkasını istemez. Seni çok sevdiğini senden başkasıyla evlenmeeceeni süüledi. Ne dersin? Diye sordu. Ben de: “Sultan Kızla aynı şeyi düşünürüm, Ana’’, dedim. Yatalak olan inmeli (Felçli) Bubam da beş sene önce ölmüştü. Anam bize komşuların en çok da küü kâhyası Reşit Ağa’nın yardımıyla davullu zurnalı düün yapıp evlendirdi. On senedir evliyiz. Karım Sultan Kız, on yıldır küümüzün bütün otacılık, ilaçcılık işlerini yaptığı gibi, ebelik işini de yapar. Bütün bebekleri o doğurtur ve ilaçlamasını yapar. On senede üç uşaamız oldu. Rahmetli anam uşakların ilkine ‘’Neidim’’, ikincisine ‘’Neoldum’’, üçüncüsüne de ‘’Neolacam’’ adını verdi. ‘’İbret i âlem’’ olsun derdi. Anam bıldır (Geçen yıl) öldü. Ben otuz karım da yirmibeş yaşına geldik. Sualinize cevabım budur Padişahım.

Padişah IV. Mehmet’in gözleri yaşla dolmuştu. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sultan Kız’a dönerek kollarını açtı ve:

  • Ah benim yaralı kızım! Ben her yıl gelip Demir Baba’dan seni sorarım, cevap alamayıp yaslı yaralı dönerim. Demek ki Vuslat Günü bu günmüş, deyip Sultan Kıza sarılıp bol bol ağladı. Torunlarının üçü de dedelerinin bacaklarına sarılmış, fark edilmelerini bekliyorlardı. Bir süre kızına sarılan Padişah, sonunda bacaklarına sıkıca sarılan çocukları fark etti ve teker teker kucağına alarak sevip öptü. Sonunda damadı Küçük Osman’a da sarılarak, ‘’Demek ki kızımı kurtarmak sana nasip oldu sevgili damadım’’ diyerek ona da sarıldı…

O gece köyün sipahi kethüdası (Muhtarı) olan Reşit Ağa Padişahı ve adamlarını o gece köyün misafir odalarına paylaştırarak sofralar kurdu ve ağırladı. Ertesi gün de üç at arabası (Taliga) koşarak Küçük Osman’ın ve Sultan Kızın eşyalarını yükleyip Edirne’ye ulaştırdılar.

Padişah IV. Mehmet çok sevinçliydi. Damadını Edirne’deki Padişah sarayının at ahırına ‘’Emir-i âhur’’ (Ahır Müdürü) tayin etmiş ve Paşa rütbesi verilmişti. Osmanlı saray görevlilerini kaydeden ‘’Sicill-i Osmanî’’ adlı saray görevlileri kitabında (Küçük Osman Paşa) adı ile kayıtlıdır. Bu hikâye yaşanmış bir serencam (yaşanan bir olay) olarak kaydedilmiştir. Bugün bile yalnız Büyük Kokarca da değil, ‘’Kemâller’’ (İsperih) ve Razgrat köylerinde canlı bir hatıra olarak anlatılmaktadır. Bu kasabanın (Kemâller) hastanesi 1912 yılında kurulmuş ve bu hastane üzerine söylenmiş bir halk türküsünde ‘’Otacı Ninem’’ şeklinde anılan Sultan Otu ilacı, hikâyede adı geçen Sultan Kızın adını taşımaktadır. Türkünün metni şöyledir:

 

Kaynak Kişi : Adil Reşit (1943-Büyük Kokarca Köyü-Kemaller(İsperih) Belediye Başkanı
Yöresi  : Kemaller(İsperih)-Razgrat/DELİORMAN
Türküyü Derleyen: Dr. Ahmet Cebeci
Derleme Yılı : 2002

I
Hastanenin lambaları parleyor
Doktor gelmiş yârelerim (aman) bayleyor
Anam Bubam başucumda ayleyor
Söyle be doktor söyle ölecek miyim?
Ölmeden yârimi görecek miyim?
II
Hastanenin bahçesinde kavaklar
Hazan gelmiş solmuş o al yanaklar
Ben doymadım doysun kara topraklar
Söyle be doktor söyle ölecek miyim?
Ölmeden yârimi görecek miyim?

III
Söyleyin Otacı Ninem gelsin
Sultanotu ilaç arasın bulsun
Gül sinemi ilaçlayıp bir yusun
Söyle be doktor söyle ölecek miyim?
Ölmeden yârimi görecek miyim?

IV
Mezarımı yol boyuna kazsınlar
Etrafına lale güller dizsinler
Görenler Fatiha ihsan etsinler
Söyle be doktor söyle ölecek miyim?
Ölmeden yârimi görecek miyim?

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 235. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 235. Sayı