HaftanınÇok Okunanları
Ercan Argınbayev 1
Zılika Jantasova 2
Coşkun Haliloğlu 3
Kanıbek Sarıbayev 4
HİDAYET ORUÇOV 5
Batyrkhan Sarsenkhan 6
SEVKAN TAHSİNOĞLU (USTA ) 7
“Sen başkasın, bambaşka.” dediğinde “Neden? Herkes bambaşka değil mi zaten?” diyerek yine aynı cevabı verip bir parça yüzünü güldürebildim. Dedemle bu konuşmayı on yaşındayken köy evinin arkasındaki dağa çıktığımızda da yapmıştık. Titreyen sokak lambalarını anımsatan elleriyle yüzümü okşadı. Damarları derisine yakın, yumuşak ve bir o kadar narin parmakları saçlarımda dolaşırken içimde bin bir ağacın tohumları ekiliyordu.
Doktor, eve götürüp beklemekten başka bir çare olmadığını söylediğinde önce bu durumu kabullenememiştim. Sonra yurt dışındaki işlerimi erteledim, bir süre daha Türkiye’de onun yanında kalmaya karar verdim. Birlikte uyuyor, uyanıyorduk. Başucundan ayrılmıyordum. Hatıralardan bahsetmek hem ona hem de bana iyi geliyordu.
Her gün, odasının duvarlarını dolduran hatlardan birini yanına götürmemi istiyordu. Ayet ve surelerin, hadisi şeriflerin olduğu bu hatların çerçevesine, camına dokunuyor; tekrar tekrar okuyor ve uzun uzun onları seyrediyordu. En çok bu zamanlarda iyileşir gibi oluyor, bazen de her birinin hatırasını anlatmaya çalışıyor fakat çoğu zaman nefesi yetmiyor, yoruluyordu. Her zamanki hâlinden iyi olduğunu düşündüğüm bir gün heyecanlı ve bir o kadar da telaşlı bir şekilde benden bir yere gidip Hüseyin diye bir adamı bulmamı, onda kendisine ait bir emaneti olduğunu söylememi istedi. Daha sözünü bitirir bitirmez “Hemen git, acele et.” deyince yola çıktım.
Ne çok uzak ne de çok yakın olan bir ilçeye oradan da söylediği köye ulaştım. Dedemin bahsettiği adamın telefonu yoktu, zaten ihtiyaç olmadan bulabildim. Köyde ilk sorduğum kişi “Hüseyin Efendi camide çalışıyordur.” dedi. Caminin avlusuna vardığımda ortalıkta kimsecikler yoktu. İçeriden sesler geliyordu. Kapıyı araladığımda merdivenin son basamağına çıkmış, elinde uzun bir çubukla cami penceresinin üzerindeki hatları aşağıdaki üç gence anlatan bir adam gördüm. Çok geçmeden beni gördü. Başıyla selam verdi, aynı şekilde karşılık verdim. Biraz daha anlattıktan sonra “Bu günlük dersimiz bu kadar canlar.” dedi, gençlerin yardımıyla yavaşça merdivenden indi. Aydınlık bir yüz ve berrak tebessümle bana doğru yaklaştı. Tanıştık. Ayakta kısa bir hasbihalden sonra “Haydi gidelim.” diyerek beni evine götürdü. Meğer dedem, yıllar önce Hüseyin Efendi’nin ustasıymış. Senede bir kere de olsa mutlaka görüşürlermiş. Dedemin hâlinden bahsedince derin bir üzüntü yaşadı. Sonra oturduğu yerden kalkıp dolabından bir kavanoz çıkardı. Kapağını açarak kokladı ve “Evlat, bunlar birlikte çalışırken ustamın hat kalemlerinin yontulmasından çıkan talaşlardır. Bu kavanozdan kendisinde de var. Bana seninle dilimin varmadığı, yüreğimi yakan bir haber göndermiş.” diyerek yutkundu. Söylediklerini anlayamadım ama gözlerim doldu. Hüseyin Efendi’nin elini öpüp vedalaşacağım esnada “Ben de geliyorum.” dedi. Yolculuğumuzda dedemle geçen türlü hatıralarını anlattı.
Akşam olmaya yakın bizim köye vardık. Dedemin evine giden dar sokağa döndüğümüzde dışarıda bir kalabalık gördüm. Koşarak gittim, kalbimin çarpıntısı artmıştı. Dışarıda bir sürü ayakkabı vardı ve içeriden Kur’an sesleri geliyordu. Hüseyin Efendiomzumu sıvazlayarak teselli etti içeriye geçtik. Onun dedemi son yolculuğuna uğurlamak için geldiğini o anda anlamıştım.
Sabah, dedemin yıkanması için kazanlara su konuldu. Hüseyin Efendi, yanıma gelerek “Haydi evlat!” dedi. İki kavanozdan çıkardığımız, dedemin o kutsal metinleri yazan kaleminden kalan talaşları, kazanın altındaki ateşin üstüne döktük. Bunun anlamını sorduğumda Hüseyin Efendi: “Bu, dedenin ve başka hattatların vasiyetidir evlat. Talaşların en ufak parçasını bile yere düşürmezler. Bugün için biriktirirler. Dünyadan göçtüklerinde bile dua olarak kalması için.”
Eğilip talaşların yanmasına bakarken bir yandan Hüseyin Efendi’yi dinliyordum. Başımı kaldırıp “Duası nedir?” diye sordum. “Rabbim ben bu kalemlerle senin kelamını yazdım; sen bu talaşları şahit tut, demektir.” dedi. Yanan talaşların alevlerinden midir bilmem, vücuduma bir sıcaklık geldi. Bir an dedemin bana “Sen başkasın, bambaşka.” dediğini duyar gibi oldum. Eğildiğim yerden güçlükle doğruldum.
Hüseyin Efendi’nin ellerinden öptüm, “Beni de bir can olarak kabul eder misiniz?” deyip ağladım.
AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Mayıs 2026