Talkan Tabip


 01 Temmuz 2023



Oda arkadaşımın diliyle söylendiğinde onlarca ilim dergâhının ve binlerce ilim talibinin gitmek için hazır beklediği şehirden benim gibi küçük bir bilim araştırmacısının şöhreti destan olmuş bu köye tecrübe kazanmaya gitmesi, başıma “talih kuşu konduğunun işareti”ydi. Arkadaşım, bana o kadar imrenmişti ki önce benimle birlikte bu köye gelmeyi dahi istedi. Ancak ilmî danışmanımız ona, kuş biliminin bu köyün kurulduğu bölgeye has olmayan sahasıyla meşgul olduğunu hatırlatınca hevesi kaçtı, niyetinden vazgeçti. Profesör, her ikimize de ilmî çalışmamızın bitmesi gereken zamanda hazır olmaması hâlinde bizim durumumuzu komisyonda görüşmekle tehdit bile etti. Böyle olunca oda arkadaşım başka bir yere, bense kuşların tabiatını öğrenmek için Talkan Tabip’iyle meşhur köye doğru yola çıktık. 
Köyü bulup oraya varmam pek de zor olmadı çünkü “Talkan Tabip” burada yaşadığı için bu köy zaten herkese malum ve meşhurdu. Ben bu durumu, yola çıktığımda ve köyü arayıp bulmaya çalışma sürecimde yolculardan ve sürücülerden öğrendim. Doğrusunu söyleyecek olursam tabipleri sevmediğim için ben bundan bihaberdim. 
Köyün asıl ismini de ahalinin pek çoğu, ne zamandan beri unutmuş, herkes onu “Talkan Tabip Köyü” diye adlandırır olmuştu. Bu civardaki herhangi bir yer hakkında söz açılsa burayı “Talkan Tabip Köyü’nden önce ya da sonra, iki köy geçmeden, üç köy sonra” diyerek tarif ediyorlardı. Köyde de her bir eve yahut sokağın ismine doğal olarak Talkan Tabip’in adı eklenip söyleniyordu. Köydekiler de her bir cümleye “Talkan Tabip’in söylediği gibi…”, “Talkan emminin buyurduğu gibi…” ifadesini, kendi söylediklerini onaylamak için ekliyorlardı.
Köye gelince ilk öğrendiğim şey şu oldu ki sanki bu taraflarda tan atışı da güneşin batışı da Talkan Tabip ismine bağlıymış gibiydi, köyde en ufak bir olay dahi Tabip’in ismine bağlanıyordu. 
Köye geldiğimde beni hayrete düşüren şey, her yerde sükûnetin hâkim olmasıydı. Herkes kendi işiyle avareydi lakin onlar neredeyse hiç konuşmuyor sadece ima ve işaretler yapıyor, nedense dudaklarını büzüştürüp duruyorlardı. “Kiralık ev var mı?” soruma yalnızca imayla cevap alıyordum. En ilginci, imayla göstermiş olsalar da sonunda kiralık küçük bir odası olan evi karıştırmadan buluvermemdi. İnsanların imayla konuşmalarının sebebini de sonra anladım. Bu, onların ağızlarına Tabip’in hazırladığı talkanı almalarıymış.
“Talkan Tabip” dedikleri kısa boylu, yüzünden tebessüm eksik olmayan, köylülerin ifadesiyle söylenirse “yüzünden daima nur yayılan nurani” bir zattı. Doğrusunu söyleyecek olursam onun sürekli tebessüm ederek gezip dolaşması, bana sirkteki soytarıların görünüşünü hatırlatmıştı. Gerçi ağzımda talkan olmasa da bu düşüncemi hiç kimseye söylemedim.
Tabip, genel itibarıyla, köyün velinimetiydi. Aslında bu köy onun talkanları sayesinde diğer köylere nispeten sakin ve güvenliydi; insanlar da uyum içerisinde ve güler yüzlüydü, üstüne üstlük burası, talkan vesilesiyle müreffeh hâle gelmişti. Köydekiler bu durumu, taliplisi gittikçe artan Tabip’in talkanıyla izah ediyorlardı. Öyle ki sonraki zamanlarda komşu köylerden hatta şehirden de Tabip’in talkanının taliplileri çoğalmış, onlar sadece çuvallarla talkan alıp gider olmuştu. 
Köyün asıl mukimleri, talkan hazırlamaya yönlendirilmişti. Onlar köylerden ve şehirlerden gelen siparişleri tam zamanında yerine getirmek için ağızlarına talkan atmış vaziyette, başka şeylerle meşgul olmadan çalışıyorlardı. Bu durum da çalışmada kazancı yanında getiriyordu.
Köyde, Tabip’le istişare etmeden, onun duasını almadan herhangi bir düğün yapılmaz, ziyafet dahi verilmezdi. Köyün muhtarı mı olur, mektep müdürü mü yahut cami imamı mı olur hepsi aynı şekilde, onun huzurunda daima ellerini göğüslerine koymuş vaziyette, onun tek kelimelik nasihatine muntazırdı. 
Köye gelince kuşlarla birlikte öğrendiğim ve şahidi olduğum şey, burada yaşayanların oldukça ağırbaşlı, mülayim, az konuşan hatta gündüzleri neredeyse tek kelime dahi etmeyip sadece kendi işiyle meşgul olan, çalışkan, disiplinli insan olmalarıydı. Bu dilsizliğin sebebini kısa zamanda anladım. Onlar Tabip’in talkanını ağızlarına erkenden atıp emiyor, bütün gün ağızlarında bununla geziyorlardı. Başlangıçta bana garip gelen bu durumun sebebini de kısa sürede fark ettim. Talkan, onların fazla ve gereksiz lakırtılara, lüzumsuz soru ve cevaplara vakit harcamamalarına, bu yolla bütün nahoşluklardan da kendilerini korumalarına vesile oluyordu. Ağızda talkanla gezmenin efdal tarafını anladıklarından beri bütün köy, bunun tiryakisi olmuştu; bu ayrıca hem sağlıkları, hem cüzdanları hem de karşılıklı münasebetleri için de epeyce faydalıydı. Talkan ağızda durduğunda diline hâkim olur, dedikodu yapmazdın; buysa insanı, vaktini beyhude geçirmekten korur, aynı şekilde etrafındakilerle olan münasebetin de aynı sakinlikte giderdi. Ağzında talkan varsa ne söver, ne bağırır ne de homurdanıp herhangi birinin tepesini attırırdın; kendini de başkalarını da gıybet ve fesattan, gereksiz sohbet ve vır vırdan korurdun. Üstüne üstlük ağızda talkan olduğunda mide her zaman boş olurdu. Mide boş olduğunda da bedendeki hastalıklar iyileşmeye başlardı. Bu da sağlıklı hayat dediklerinin ta kendisiydi.
Talkanın özelliği hakkında oda arkadaşım da bir şeyler anlatmıştı. Onu dinlediğim vakitlerde onun için “Epeyce hikâye anlatıp abartıyor, yalan söylüyor.” diye düşünmüştüm. İşte şimdi onun anlattıklarına kendim şahit oluyor, köyün insanlarından -bilhassa beni kiracılığa kabul eden ev sahibinden- bunları dinleyip duruyordum. Hakikaten de köydekiler sadece sabahın erken saatlerinde yahut uykuya yatmanın öncesinde ağızlarındaki talkanın erimeden kalan kısmını tükürüp atıyor yalnızca ağızlarında bu olmadığı zamanlarında birbirleriyle konuşuyor, kalan vakitlerde ağızlarına tekrar talkan atıp her biri kendi işiyle avare oluyordu. Hatta bazıları akşamları da ağızlarına talkan atıyor, bu vesileyle kendilerini her türlü laftan sözden, gereksiz sohbetlerden muhafaza ediyorlardı. 
“Eee, talkanı kendiniz yapıp yeseniz olmaz mi ki? Neticede, altı üstü talkan değil mi? Onu Tabip’ten almaya ne hacet?” şeklindeki soruma karşılık köydekilerin bırakın üstümden gülmelerini, onlar nasıl olup da böyle düşündüğüme hayret ediyorlardı:
“Sen, Tabip’in talkanını, sıradan kuru ekmeğin dövülmüşü, diye mi düşünüyorsun? Hey Allah’ım! Her neyse, bu söylediklerin Tabip’in kulağına gitmesin! Tabip hazretleri bundan kim bilir ne kadar kırılır...”
Bundan sonra bana malum oldu ki ismi talkan olsa da Tabip, nice bitkiler ekleyerek hazırlanması zor bir ilaç yapıyormuş. Pek çoğu talkanı kendisi hazırlamış hatta Tabip’in ismiyle bunları satanlar bile olmuş ama insanlar ağızlarına almalarıyla bunların sahte olduğunu anlayıvermiş. Kısacası hiçbir talkan, Tabip’inkine denk gelmezmiş, onun terkibinde neyin olduğunu da Tabip’ten başka hiç kimse bilmezmiş. Mesela sıradan talkan, ağızda hemencecik eriyip gidermiş, Tabip’inkiyse sabahtan akşama kadar ağıza atıp dolaşmak için özel olarak şıralanmış talkanmış. Bunun yanı sıra Tabip, kendi talkanının terkibini aydan aya mükemmelleştirmiş, öyle ki anlattıklarına göre köye gelip bunu inceleyen bir âlimin söylediklerine bakarsan iki kaşık talkanın kuvveti, aynı zamanda bir kadak etin gücüne denkmiş. Bunun için de ağıza atılıp gün boyu emerek dolaşılan talkanın insanı aç bırakması mümkün değilmiş aksine bedeni türlü vitamin ve proteinlerle beslermiş. 
Ev sahibi ağzından bal damlayarak Tabip’in talkanını överken “Şimdi bir düşünüp hesaplayın! Bir kadak etin parasına, elli kaşık talkan almak mümkün. Hangisinin sağlığa yararının daha çok olduğu bir kenarda dursun, cüzdana faydasını bir tasavvur ediverin! İnsanın yiyeceğe içeceğe bir günde sarf edeceği parayla iki kaşık talkana harcananın bedelini kıyaslarsanız talkanın köyün insanlarına, genel olarak baktığınızda Tabip’inkini seçenlere, her yönden oldukça faydalı olduğunu düşünebiliyor musunuz?” dedi heyecanla.
Ev sahibinin söylediğine göre köyün insanları çalışıp didinip kazandıklarını, arzu hevesleri için biriktirirmiş. Talkan varken köydekiler fiyatların artmasından, kıtlığın olmasından ve varlıktan ya da yokluktan rahatsız olmazmış. Onlar bütün dünyayı vesveseye salan bu muammalara, ağızlarına iki kaşık talkan atmakla cevap verirlermiş. 
İşte bu duyup dinlediklerimden sonra köy ahalisinin niçin bu kadar rahat ve neden bu derece sakin olmalarının sebebini anlamış gibi oldum. 
Bunları öğrendikten sonra bu uğraşımdan dolayı geciken ilmî işlerimle meşgul olmaya başladım. Günümü, köyle birleşen ormandaki kuşları tanımakla geçiriyordum. Burası yabani kuşların mekânı olmuştu hatta burada bilime henüz namalum kuşlar bile vardı. Gün boyu onlarla meşgul oluyordum. Önce onların ötmelerini ayrı ayrı kaydedip bunların farklarını tespit etmeye başladım. Kuşlar nedense bu ormanda o kadar zevkle ötüyordu ki sanki burada cennetteki kuşların ötmesini duymak bile mümkündü. Bu sebepten kuşların ötmesini dinlemeye dalıyor, talkanı da Tabip’i de aklımdan çıkarıyordum. Durumun böyle olduğunu da ev sahibinden öğrenirdim. Artık kuşlarla meşgul olduğum için pek çok haberden uzak kalmıştım.
Ev sahibi bir gün akşamleyin gözlerim kapanıncaya kadar ağzından bal damlayarak Tabip’i övüp durdu: 
“Bir şeyi anla, kardeşim! Bu köyde hiç kimse Talkan Emmi’nin duasını almadan işine başlamaz da işini bitirmez de. Sen de Hazret’in duasını alsan işinden geri kalmazsın. Söylemedi deme, ormanda Deli Hâkim’in kulübesi var. Bilhassa onun sözlerine kulak asma. Tam bir delidir o! Ne dediğini, kendisi de bilmez.” 
Ona “Yok, ormanda herhangi bir kulübe görmedim. Deli Hâkim kim?!” diye sordum. 
Soru sorar tavırda kendisine baktığımı görünce yüzünü buruşturarak cevap vermişti:
“Vakti gelince onu tanırsın. Köyün böyle bir delisi var. Tabip hazretleri hakkında gelene gidene türlü sözler söyleyince insanlar onu kovdu. Şimdilerde, senin çalıştığın ormanda kulübe yapmış. Bazen köye de gizli saklı gelir.” 
Doğrusunu söyleyecek olursam ev sahibinin söyleyeceklerine inanacağımdan korktuğu Deli, nedendir benim de merakımı çekti. Hakikaten de bütün sağlam akıllılara karşı çıkıp söz söyleyebilen bu Deli kimdi? İçten içe onunla tanışmayı istemeye başladım. Tanışmam çok da uzun sürmedi: Önce, ormana giderken daha sonra da buradan dönerken köyle orman arasındaki boş arazide hızlı hızlı yürümesinden, kıyafetinin yırtık pırtık olmasından aklının yerinde olmadığı anlaşılan bir erkeğe denk geldim. 
O, “Talkan değil afyon… Herkes bunu talkan, diye biliyor… Afyon o… Gözünüzü açın… Afyon… Onu yerseniz beyninize kurt düşer!” diye bağırıyordu. 
Sonra anladım ki uzun asasının ucuna zil bağlamış, omzuna heybe atmış, perişan giyimli bu yaşı ilerlemiş, herkesin “deli” diye bildiği bu adam; köyün sokaklarında birden bire peyda oluyor, manasını kendisinden başka hiç kimsenin anlamadığı saçma sapan sözlerle insanların canını sıkıyor, hiç kimseye “siz” diye hitap etmiyor, insanların bağırıp çağırmalarına itibar etmeden aklındakini doğrudan doğruya insanların yüzüne söylüyor sonra da nasıl peyda olduysa aynı şekilde yine kimseye fark ettirmeden kayboluyordu. 
Her defası ona denk geldiğimde etim nedendir uyuşup gidiyor, diğerleri gibi ben de imkân ölçüsünden ona yaklaşmıyordum. 
Aslında köydeki diğerleriyle de o kadar iyi ilişki kurduğum söylenemezdi. Kendimin de yabancı olduğumu, her saniyede hissediyordum. Hakikaten de konu komşu, köy ahalisi insana oldukça iyi davranan, güzel ahlaklı kimseler olsa bile nedendir ben kendimi onlara yabancı görüyordum ama bunun sebebini kendim de bilmiyordum. Benim kirada durduğum evin sahibiyse beni tamamen eleştiriyordu. 
Ev sahibim, samimi bir ses tonuyla “Hey birader! Ne zamana kadar böyle şu Deli Hâkim’e benzeyip yüzünü asıp duracaksın? İnsanlara karışsan ya! Bu köyde kimse kimseye yabancı değil. Hele de sen! Gelmene de neticede epey oldu. Ne zaman Tabip’in talkanını tadacaksın?” diye sorup duruyordu. 
Onun söyledikleri doğruydu. Köye gelişime neredeyse üç ay olmuştu ama insanların arasına karışamamıştım. Her gün, ormandaki kuşların yuva kurduğu ulu ağaçların bulunduğu yüksek tepeliğe gidiyor, bütün gün kuşlarla ilgili gözlemler yapıyor, bunları günlüğüme yazıyor sonra da karanlık düşünce yorgun hâlde eve dönüyordum. Pazar günleri biraz daha geç kalkmam hesaba alınmadığında bu durum neredeyse her gün tekrarlanıyordu. İş için yola çıktığımda saatin milleri altıya çeyrek kalayı gösteriyor, döndüğümdeyse akşamın sekiz buçuğu oluyordu. Bunun için ev sahibi, hanımına “İşte, gidiyor. Demek ki vakit, tan vaktine yaklaşmış.” Diyor yahut da tam aksine “Buyur işte, emmin işten dönüyor! Şu vakte kadar nerelerde geziyorsun, akşam olmuş?” diyerek oğlunu azarlıyordu. 
Bazen daha tan atmadan kuşların mekân tuttuğu yüksek tepeliğe doğru yol alırdım. Seher vaktinde kuşlar ötüşmeye başlar, gündüz bitip de akşamın başladığı zaman da bu durum tekrarlanırdı. Benim dikkatimi çeken şey, kuşların tam da tan ağardığında ve güneş batarken ötmeleri değildi. Hakikaten, seher vaktinde ve akşamın çökmeye başlamasıyla kuşlar sanki aralarında konuşup da anlaşmış gibi birden ötmeye başlıyor, malum bir müddetten sonra da birdenbire susuyordu. Bunun sebebi, bana karanlıktı. Yine bir şey vardı ki başlangıçta da bu beni epeyce şaşırtmış olmasına rağmen bunun altında yatanı anlamaya şimdi karar vermiştim. Niçin kuşlar bir yerdeki yan yana dizilmiş bir top ağacın üstünde ötüşmüyordu? Bu soruya cevap bulma ümidiyle kuşların bu alışılmadık durumu hakkında bir şeyler bulma arzusuyla akşamleyin durmadan interneti karıştırıyor ancak ne kadar uğraşsam da çabalarım neticesiz kalıyor, nihayetinde seher vakti yine hızlıca ormandan tarafa yol alıyordum. 
Böyle günlerden birinde yine Deli Hâkim’e denk geldim. Öğleden sonra ırmak boyundan geliyordum, o, kuşların ötüştüğü ağaçların altına oturmuştu. Muhtemelen, birilerinin verdiği ekmek, meyve ve sebzeyi atıştırıp karnını doyurmuştu. Her zaman tekrar edip durduğu “Yılanın kuyruğu kesik!” cümlesini nedense bu defa söylemedi. 
Bana dönüp “Hey çocuk!” diye seslendi. Niçin bana “çocuk” diye hitap etmişti, şimdi bile anlayamıyorum. İki tane садақайроғочни/ gürkaraağacı gösterip “Şu ağaçların altına oturma, orada cinler var. Tekinsiz yer!” dedi. 
Ben başımı sallayıp uzaklaştım. Hâkim’in görünüşü benimle konuşur hâlde değildi. 
Ev sahibiyse her gün Talkan Tabip hakkındaki yenilikleri hikâye edip bunları anlatmaktan geri durmuyordu: “Hey, kardeşim, duydun mu? Talkan Tabip, komşu şehirden gelen falan hastayı iyileştirmiş.”, “E, bu anlatılanlardan bihaber kalmışsın ya kardeşim! Talkan Tabip’in huzuruna bugün falanca adam geldi. Uzun yıllar derdine deva bulamamış, derdine şifa bulduğu için mutluluktan yere göğe sığmayıp minnettarlığını bildirmeye gelmiş.”, “Talkanını yiyen adam öyle ki açlığını da unutur. Gün boyu keyfi yerinde gezip dolaşır.” 
Yalnızca bu değil çocuklarının şurası burası ağrıyınca bile hemen “Talkan Emmi’ne git, bir baksın, turp gibi olursun.” derdi. 
Sadece ev sahibi değil belki bütün köy hatta komşu ilçedekiler, şehirden gelenler de Talkan Tabip’i, bütün hastalıkları tedavi edebilen mucizevi bir güce sahip sihirbaz, diye kabul ederlerdi. 
Âdet olduğu üzere köydekiler birbirlerini ima ve işaretle anlar, lafa söze gerek kalmazdı. Fakat bir tek Deli Hâkim bu kaidelere riayet etmez, herkese kendi düşüncesini yüksek sesle anlatmaya çalışır ancak hiç kimse onun sözlerine kulak asmazdı. Köyde yalnızca Deli Hâkim, Tabip’i sevmezdi. Yine bir defasında köyden çıkıp tepelik tarafına giderken yolumda Deli Hâkim peyda oldu: 
“Yılanın kuyruğu kesik, yılanın kuyruğu kesik… Sadaka ver…” 
Ben elimdeki torbamı açıp öğlen yemeği için aldığım kulça dan birini ona uzattım. Ekmeği alırken birdenbire kendine geldi:
“Aman ha, Talkan Tabip’in evine gitme! Talkanı, İblis’in yiyeceği...”
Ben onun söylediklerine itibar dahi etmedim çünkü Talkan Tabip’in evine gitmek niyetim yoktu. Kaldı ki bu aklı gelip giden adamın sözüne çok da itibar etmenin gerekmediğini ta ne zamandan anlamıştım. 
Her ne olduysa oldu, yaz günlerinden birinde üşüttüğüm için boğazım ağrımaya başladı. Ateşim de biraz yükseliyor gibiydi. İşe gitmeden önce eczaneden boğaz ağrısı için ilaç almaya karar vermiştim, ev sahibi beni bu fikrimden caydırdı:
“Eh be kardeşim! Ne yapacaksın ilaca inanıp? Hadi, Talkan Emmi’nin huzuruna git, bir bakıversin. Turp gibi olursun, iyileşirsin. İlacın kendisi de zehir yahu! Onunkisi doğal. Talkan Tabip, sıradan tabip değil! Onun yedi sülalesi tabiplik yapmış. Babası da insanları talkanla tedavi edermiş.”
Her ne kadar tereddüt etsem de Deli Hâkim’in sözleri bir anda kulağım dibinde yankılansa da dosdoğru Talkan Emmi’nin huzuruna gitmeye karar verdim. İnsanların her zaman kum gibi olduğu avlu bugün epeyce tenhaydı. Kapıdan girer girmez oğlu koşturup yanıma geldi, hürmet göstererek karşılayıp içeriye buyur etti. 
Talkan Emmi’ye hâl hatır sorarken o, çok kısa bir süre kolumdaki damarı tuttu ve “Hımmm! Bağırsaklarınızda da üşütme varmış ya kardeşim! Safra keseniz de…” dedi. 
Ben “Yok, benim boğazım ağrıyor, bunun için gelmiştim.” demek için tam ağzımı açacakken Tabip, lafı ağzıma tıkamış gibi oldu:
“Bağırsaklarınızı ve safra kesenizi üşütmeniz, solunum yolunuza da tesir etmiş. Böyle olduğunda boğazın acır gibi olur, kaşınıp ağrıyormuş gibi geliyordur size. Şimdi… Bir hafta şu talkanı, her gün iki kere söylediğim vakitte emeceksin sonra tekrar bir yanıma geleceksin.” dedikten sonra çıkmamı söyledi. 
Huzuruna giderken epeyce tereddüt etmiş olsam da yanından çıktıktan sonra onun keramet ehli olduğuna ikna olmuştum. Neyim olduğunu tam teşhis etmiş gibiydi, şu talkanı vaktinde emersem çabucak düzelip gidecek gibiydim. 
Kuşların köyün kenarındaki mekân tuttuğu tepeliğe gidip Tabip’in söylediği gibi talkandan ağzıma attım. Talkan ağzımda eriyinceye kadar bir süre etrafı izledim. Güneş ufuktan yükseliyordu, dağ tarafından da hafif bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Ağaçtaki kuşlar ötmeye ara vermişti, onların çoğu yiyecek bir şeyler aramak için tarladan tarafa uçup gitmişe benziyordu. 
Ben ağzımda talkanla kuşlar hakkındaki gözlemlerimi kâğıda yazmaya başladım. 
Öğlene doğru ağzımda talkan kalmayınca sanki ağrı da kendi kendine geçip gitmiş gibi kendimi oldukça iyi hissetmeye başladım. Tabip’in talkanının mucizevi bir tarafı olduğuna ben de inandım. Her ne olduysa işe elimi sürmeden gözümün önünde Tabip’in mülayim, gülümseyip duran nurani çehresi nümayan oluverdi. “Deli Hâkim’in bütün söyledikleri doğru değil. Talkan Tabip tam bir keramet ehliymiş.” mahiyetindeki kesin karara vardım. 
Sonraki gün öğlene kadar yazma işleriyle meşgul olunca vaktin geçtiğini fark etmedim. Kan dolaşımı için kendimce spor hareketleri yaptım sonra da yıkanmak için tepeliğin aşağısındaki ırmaktan tarafa yöneldim. Boğazım ağrımaya başladığından beri yüzmeyi bırakmıştım. Irmak boyuna gelince birden yüzme isteği hâsıl oldu. Bir anda üstümü başımı çıkarıp kendimi suya attım. Bedenim suda rahatlarken boğazımın ağrıdığını da unuttum. Sanki Tabip’in talkanı sihirliydi ve bir anda kendi mucizesini göstermiş gibiydi. 
Irmak boyunda ne kadar kaldığımı fark etmedim; herhâlde güneşin gücü zayıflamış, gün öğleden ağmaya başlamıştı. Biraz uyku çökmesi hesaba katılmadığında kendimi epeyce zinde hissediyordum. Tabip’in talkanının fayda etmesinden gönlüm şaddı. Her defasında gözümün önünde onun çehresi beliriyor, ben de hafifçe gülümsüyordum. 
Tepeliğe de keyfim yerinde çıktım. Ancak kuşların sürekli ötüştüğü ağacın altına konulmuş eski ağaç kerevetin üstündeki manzara, keyfimi kaçırdı. Tabip’in bir haftalık diye verdiği talkan, kerevetin üstüne saçılmış duruyordu, onların konulduğu kâğıt külahı kuşlar didikleyip delik deşik etmişti. Kâğıt paketin en dibindeki bir parça hesaba katılmadığında talkandan hayır beklemesen, yeriydi. 
Benim gelişimle talkan mücadelesiyle cıvıldaşıp duran kuşlar, birden “pır” edip havaya yükseldi. Kâğıt paketin dibindekini çaresizce cebime attım ve arkasından kerevetin üstüne saçılmış talkan kırıntılarını bezle temizleyip otların üstüne saçtım. Tabip’in talkanı, bugün ve yarın sabaha yeterdi, o kadar. “Söylenen müddet bitmeden tekrar talkan istemeye gitsem nasıl olur?” endişesi vardı içimde. 
Akşam oluncaya kadar yine kendi işimle meşgul oldum ve hava kararmadan eve doğru yola çıktım. Bir an önce gidip ev sahibine vaziyeti izah edip ondan tavsiye almak niyetindeydim. 
Güneş tıpkı parlayan bir balon gibi ufka doğru alçalarak gidiyordu. Ufkun elvan rengi, sonraki günün sıcak olacağına delalet ediyordu. Eğer ressam olsaydım muhtemelen işte şu manzarayı resmederdim. Bu manzarayı çok kere görmüştüm. Güneş ta ufka ulaşana kadar zaman, oldukça yavaş geçiyormuş gibi geldi, onun ufka başını koymasıyla vakit tekrar kendi atını kamçılıyordu sanki. Güneş batıyor olsa bile onun yarısı batıp yarısı çıkıyor, gittikçe kızaran güneşe bakmak insanı duygulandırıyordu. Aklımdan “Belki bu da Talkan Tabip’in kerameti yüzündendir.” düşüncesi geçti. Gece, çok geçmeden etrafa kendi gölgesini yayacaktı. Yıldızlar, suyun yüzüne değip tekrar yükselen elmalar gibi gecenin göğsünde yavaş yavaş ışığını saçıp hilal kendini gösterinceye kadar alaca karanlık, etrafa hükmünü kurdu. 
Dakikalar geçtikçe karanlık koyulaşıyordu. Gökyüzünde uçan kuşların her birisi, yuvasına varmak için acele ediyordu. Köyün kenarındaki avlunun önünde bulunan sokağa su sepilmişti. İtlerin ürümesi, sığırların möleyişi, çocukların bağır çağırı duyuluyordu. Kendimdeki böyle bir coşkunun sebebi, talkanın tesiriyle olmalı, sonucuna varmıştım. 
Ev sahibi henüz gelmemişti. Oğlu “Babam bir yere gitti, bugün belki dönmeyebilir.” dedi. Ben kalan talkanla yetinip her zaman yaptığım gibi yıkanıp yemeğe oturdum sonra da tekrar odama girip internette gezinmeye başladım. 
Sonraki gün şafak sökerken alacakaranlıkta uyanıp ormana doğru yola koyuldum. Kuşların aynı şekilde kim bilir ne zamandan ötüşmeye başladıklarının tam vaktini kâğıda not etmeye karar vermiştim. Tepeliğe ulaştığımda şafak sökmek üzereydi. Yukarıya çıkmamla birlikte sanki beni bekleyip duruyormuş gibi kuşlar ötüşmeye başladı. Seherin bu vaktinde onların böyle ötmelerini dinlemek oldukça ilgi çekiciydi ama beni hayrete düşüren şey, kuşların ötüşünün evvelki gibi yüksek ve çeşit çeşit olmamasıydı. Ben şaşırmış bir hâlde kuşları gözlemeye başladım. O zaman gözüm ağaçlara bu şekilde konan kuşlara düştü. Onlar ötmüyordu. Bu durum beni daha da hayrete düşürdü. O anda birdenbire dün benim talkanımı gagalayarak bunları etrafa saçan kuşları tanıyıverdim. En tuhafı bu kuş sürüsü diğer ağaca konmuş, ötmeden sessizce bekliyordu. 
Günlük gözlem defterime bu durumu, mevcut günün tarihiyle kaydettim. Kuşlar hakkındaki gözlemlerimi, saat ve dakikalarına varıncaya kadar açık bir şekilde yazmayı prensip edinmiştim. Muhtemelen, bunlar daha sonra lazım olabilir düşüncesiyle hiçbir şeyi dikkatten uzak tutmamaya gayret ediyordum. 
Akşam eve gelince kuşlar hakkında tekrar malumat araştırmakla meşgul oldum. Öyle ki yatağıma bile geçemeden oturduğum yerde uyuya kalmıştım, sabahleyin ev sahibinin sesine uyandım. Çay bile içmeden alelacele yine ormana yöneldim. Köyün kenarındaki cami tarafından ezan sesi yayılıyordu. Dünkünden biraz geç olsa da kuşların ötüşünü dinlemek için hâlâ vakit vardı. Kâğıdı, kalemi elime alıp etrafı dinlemeye başladım. O zaman birdenbire her iki ağaç grubundaki kuşların genel olarak ötmeyişi dikkatimi çekti. Buna inanasım gelmedi çünkü kuşlar her zaman bu vakitte durmadan ötüşürdü. Bugünse tıpkı matem tutuyormuş gibi sessizce, somurtup duruyorlardı. Daha önceleri şafak vaktinde gruplar hâlinde ötüşen kuşlar, şafak söktükten sonra ötmeyi keser ancak tek tük olsalar da yiyecek ararken ya da başka sebeple cıvıldaşıp dururdu. Bugün güneş ta tepeye çıkıncaya kadar onların hiçbirinden ses seda çıkmadı. Kuşlardaki bu alışılmadık değişmelere cevap bulma ümidiyle akşama kadar tepelikten bir adım bile uzaklaşmadım. Yüzmeyi de bir kenara bıraktım. Nedendir eğer gidecek olursam mühim bir şey zuhur edecek ve bundan bihaber kalacakmışım gibi hissettim. 
Ertesi gün, sonraki gün ve bir hafta boyunca bu durum tekrarlandı. Kuşlar artık güneş batarken de, şafak sökerken de diğer zamanlarda da hiç ötmeden duruyordu. Sanki önceki o canlı kuşlar bir yerlere uçup gitmiş de birisi onların yerine elle yapılmış oyuncak kuşları alıp getirmiş, onları buraya bırakıp gitmiş gibiydi. 
Son günlerde bende “Kuşlar, hastalığa mı yakalandı acaba?” mahiyetindeki şüphe peyda olmuştu. Mesleğim sebebiyle gözlemler yapıyor olsam da onların bu durumu, bana bütünüyle anlamsız geliyordu. Hiçbir kitapta, ilmî eserde bu gibi vaziyetler hakkında fikir ileri sürülmemişti. Böyle olsa bile akşamleyin bu konuda danışmanımla detaylıca konuşup istişare etmeye karar verdim. 
Akşamın ilerleyen saatlerinde vaziyeti ilmî danışmanıma telefonda ayrıntılı olarak anlattım. Söylediklerimi kesmeden bütün konuşmayı dinledikten sonra “Oldukça garip yahu!” dedi ve izlemeye devam etmemi, her gün yaptığım gözlemlerimi posta vasıtasıyla göndermemi istedi. 
Danışmanım haklıydı. Her hâlükârda izlemeye devam etmem gerekiyordu. Genellikle böyle durumlarda acele etmek doğru değildi. Gerekiyorsa aylarca, yıllarca hatta on yıllarca gözlememek mümkündü ancak böyle yapıldığında bir neticeye ulaşılırdı. 
Kuşlardaki alışılmadık durum, beni bütünüyle endişeye salmış olsa bile yine de gözlemlemeye devam etmeye karar verdim. Sonunda danışmanımın söylediği gibi hiçbir sonuç çıkmaması da önünde sonunda bir netice çıkması da muhtemeldi. 
Gece boyu internette bir şeyler araştırsam da hiçbir soruma cevap bulamadım; seher vaktinde uyku bastırınca canım sıkıldı, avluya çıktım, hemen öteden, sokaktan Deli Hâkim geçiyordu:
“Yılanın kuyruğu kesik…” 
Birden aklıma gelen düşünceden kendim de korktum. Kafamda o anda Deli Hâkim’in sözleri yankılandı: “Aman ha, Talkan Tabip’in evine gitme! Talkanı, İblis’in yiyeceği.”
“Ya her şeye bu talkan sebep olduysa? Ama neticede bu kadar insan şifa bulmuş yahu? Kuşlara farklı şekilde tesir etmiş olabilir mi ki? İnsanların şifa bulduğu şeyin kuşlara olumsuz tesir etmesi mümkün mü?” İçimdeki şüphe asla rahat bırakmıyor, ne düşüneceğimi de bilemiyordum. Tam da bu esnada ev sahibi torbaya konulmuş talkanla odama geliverdi. 
Her zamanki kabadayı tavrıyla “Dikkat ettim de bir iki günden beri keyfin yok! Büyük bir ihtimalle talkanın bitmiş olmalı.” dedi ve torbayı elime tutuşturdu:
“Buyur, senin için alıp geldim. Hadi ağzına talkandan bir çimdik at bakalım, nasıl oluyormuş!” 
Ev sahibinin hatırı kırılmasın, diye talkandan ağzıma attım. İnsanların söylediği kadar varmış galiba, bir anda dertlerimi unuttum. Yüzüme kan yürür gibi olunca minnettar şekilde gülümsedim. 
“Şimdi oldu, yaşıyormuşsun yahu! Sana kaç defa söyledim, ağzından talkanı eksik etme, her zaman keyfin yerinde olur, diye.” 
Böyle söyledikten sonra kendisi de bir parça talkanı ağzına atıp emin adımlarla çıkıp gitti. 
Sonraki gün seherde, komşu evden gelen ağlama sızlama sesleriyle uyandım. Yüzümü yıkayıp dışarıya çıktığımda ev sahibi avluda bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelerek sigara içiyordu. Soru sorar tavırla ona baktığımı görünce başını sağa sola sallayarak “Talkan Emmi’nin oğlunu kaybettik!” dedi. 
Kulaklarıma inanasım gelmiyordu: 
“Talkan Emmi’nin oğlunu… Sağ salim geziyordu ya!”
“He, bütün köy şaşkın! Kendisi, tek oğluydu...”
Cümlesini bitirmeden tanıdık bir zil sesi geldi, arkasından da giriş kapısının önünde birdenbire Deli Hâkim peyda oldu: 
“Babasının pisliği oğlunu vurdu. Daha onun uğursuzluğu bütün köyü çarpacak…”
Ev sahibi sinirlendi: 
“Bir sen eksiktin! Tuhaf tuhaf konuşma, kıt akıllı. Defol buradan! Aman ha Talkan Tabip duymasın!”
Mevcut durumda, perişan giyimine, uzun asasına ve heybesini itibar etmesen Hâkim’in sözleri gayet oturaklı ve mantıklıydı, bunlar önceki söyledikleri gibi saçma sapan değildi tıpkı akıllı bir adamınki gibi dânâ dânâydı. 
“Kendi canına kastetti o! Biliyor musun ne için? Babasının hazırladığı talkan, İblis’in yiyeceği, İblis’in yiyeceği... Bu talkan herkesi bitirecek!”
Ev sahibi sinirinden küplere bindi: 
“Git buradan, deli!”
“Daha önce bir torunu ahraz doğmuştu. İkinci torunu da ağızsız doğmuş, bir gün bile yaşamadı. Bana inanmıyorsan buyur gelininden sor! Oğlunun boş yere canına kıydığı yok! Ambarda kendini asmış. Hee, kendini asmış!” 
“E, yeter, kes ya! Git, defol buradan!”
Ev sahibi bunu söyleyip kapıyı kapattı. 
Deli Hâkim yanımızdan uzaklaşırken her zamanki gibi yine asıl hâline döndü: 
“İblis’in ilacı o. İblis’in ilacı o. İçmeyin… Yılanın kuyruğu kesik...”
Ev sahibi benim sustuğumu görünce kendince bana açıklamaya çalıştı: 
“Onun sözlerine itibar etme, kardeş! Biliyorsun o bir deli. Ağzına geleni söylüyor.” 
Kendimi tutamayıp “Ya torunu hakkında söylediği sözler? Onlar da yalan mı?” dedim.
Başını sağa sola salladı:
“Bu söylenenlere inanmıyorum. Hepsi boş laf! Eğer ağızsız doğmuş olsaydı Tabip’in talkanı elbette şifa olurdu. Ancak gelinin kafasını birinin karıştırdığı belli! Nedendir bir şey sebep olmuş, kocasıyla tartışmıspan><span class="CharOverride-33" lang="tr-TR">ş. Bu akşam olmuş. Oğlu, bir şey söyleyip de cevap vermemiş. Seher vaktindeyse bu musibet yaşanmış.”.
Birdenbire içimde sanki bir şeyler kopmuş gibi oldu. O anda beni epeyden beri düşündüren sorularıma cevap bulmuş gibi oldum. Kendi gözlemlediğim kuşların hareketlerinin niçin birden değiştiğine, onların şöyle ya da böyle ötmeyi neden tamamen bıraktığına cevap bulmuş gibi oldum. Her şeyin o olaydan sonra -ben ormana talkanla gidip de kuşların bunu didikleyip yemelerinden sonra- başladığına hiç şüphem kalmamıştı. Kuşlardan talkan yiyenler, ötmeyi bırakmıştı. Başka türlü olması mümkün değildi, bana göre.
Ev sahibinin “Talkan Emmi’nin evine birlikte gidelim.” demesine kulak asmadan alelacele ormana yöneldim. Aklımda bin türlü soru dolaşıyordu: “Kuşlar yine eski hâllerine döner mi acaba?”, “Bunun olması için ne kadar vakit lazım?”, “Belki onları tedavi etmek gereklidir?” …
Tepeliğe vardığımda etrafta bir ölüm sessizliği hükümrandı. Uzaklardan gelen ırmağın sesi de kesilmişti, her gün bu vakitlerde esip duran rüzgâr da dinmişti sanki. Ötmeseler bile sağa sola tüneyen, ağaca konmuş hâlde meyus bekleyen kuşlardan da haber yoktu. Bir şey sebep olmuş ve onlar bu yerleri tamamıyla terk etmiş gibi bütün her yerde sessizlik hüküm sürüyordu. Henüz yaz olmasına rağmen ağaçlar da yapraklarını dökmüş de çırılçıplak kalmış gibiydi, asumanı ise alışılmadık şekilde kara bulutlar kaplamaya başlamıştı. 
Tepeliğe doğru yürürken bir şeyin üzerine bastım. “Neymiş bu?” diye eğilince ölü bir kuşun bedenini gördüm. Birden dikkat kesilip çevreye hızlı hızlı bakmaya başladım. Her tarafa otların, çalıların arasına ölü kuşların bedenleri saçılmıştı. Daha önceleri her zaman ağaçları dolduran, durmadan ötüşen ama sadece son zamanlarda bunu bırakan kuşlar, cansız bir görünüşe bürünmüş, güya bir gecede bilmem hangi kıran girmiş de kuşların hepsi bu felaketten sağ kurtulamamıştı. 
Orman, gözüme birden feyizsiz, kuşların ölüsüyle dolu bir mezarlık gibi soğuk göründü. Burada kalmama artık hacet kalmamıştı. Bütün gözlemlerim, gayretlerim, vaktim boşuna gitmişti. Hızlıca geriye, köye döndüm. Yol boyunca mümkün olduğu kadar arkama bakmamaya gayret ettim. Geriye bakarsam sspan><span class="CharOverride-33" lang="tr-TR">anki ölü kuşlar dirilecek, fırtına olup uçarak gelip yüzüme çarpacak gibi geliyordu bana. Tam da bu hâldeyken karşıma Deli Hâkim çıkıverdi. 
Her zamanki gibi damdan düşercesine “Hey çocuk, git bu yerden! Uzaklara git! Bu köye İblis yuva kurmuş. İnsanlara kendi talkanını dağıtıyor.” dedi. 
Onun sözleri karşısında bir an donup kalsam da tekrar yoluma devam ettim. Talkan Tabip’in köyün kenarındaki evinin önünde erkekler toplanmış, bir şeylere hazırlık yapıyorlardı, içeridense kadınların feryat figan sesleri geliyordu. İnsanlara görünmemek için evin arka tarafından yürüdüm ve hızlıca kiralık evime geldim. 
Gözümün önü birdenbire karardı; bir müddet sersemlemiş vaziyette, ne yapacağımı bilemeden öylece kalakaldım. Bir taraftan bütün vücudumu gittikçe artan şekilde talkan arzusu sarıyor, bir an önce bütün gayretimle torbadaki talkandan alıp hemencecik ağzıma atasım, içimi daraltan gam ve endişeyi bir an önce unutasım geliyor diğer taraftan da “Sonra ne olacak?” sorusu beynimi kemiriyordu. 
Önümde iki yol vardı: İlki, hemen şimdi, vakit kaybetmeden eşyalarımı toplayarak valizimi alıp kendimi sokağa atmak, sonra da ana yola çıkıp hemencecik yola koyulmak. Bugün tatil günü, ana yolda araba çok olur. Şansım yaver giderse öğleden sonra şehre varmış olabilirim. Sonra da dönüp bu yerlere bir daha adımımı dahi atmam. İkincisiyse Tabip’in talkanından ağzıma atarım ve bu miş mişleri çabucak unutup köydeki Deli Hâkim dışındaki bütün diğerleri gibi talkanlı hayata dönerim. 
Bir karara varamayıp gayriihtiyari ağzıma talkandan attım ve sokağa doğru yürüdüm. Evin arka tarafına geçince farkında olmadan köyün kenarındaki tepeliğe doğru baktım. Tepelikteki ağaçlar sanki kimsesiz ve mahzun kalmış gibiydi, gökyüzündeyse kara bulutlar daha da artmaya başlamıştı, bir yerlerden uçup gelen karga sürüsü köyün tepesinde sürekli dönüp duruyordu; talkan da yavaş yavaş tesirini göstermeye başlamış, dudağıma tebessüm belirmişti. Tekrar geriye döndüğümde gözlerimi tatlı bir uyku kaplamış gibi hissediyordum, kendisi görünmese de bilmem hangi sokaktan Deli Hâkim’in sesi, belli belirsiz duyuluyor gibiydi:
“Yılanın kuyruğu kesik, yılanın kuyruğu kesik…” 
Tamam. 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 199. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 199. Sayı