Taş


 15 Nisan 2025

Adil, kapının önünde birikmiş eski püskü eşyaları kamyona taşıya taşıya takatten düşmüştü. “Fakirsen taşın da gör.” derler ya… Meğer bu daracık avluda ne kadar çok eşya birikmiş! Son yükleri de kamyona yerleştirip üzerindeki tozu silkeledi. Direksiyon başına geçmek üzereyken gözü yerde duran iri taş parçasına takıldı. Bir tekmeyle kenara yuvarlamayı düşündü ama ardından tiksinerek “Bu melun, tekmeme bile değmez.” dedi.
Tam o sırada komşu kapıdan birinin onu gözetlediğini hissedip irkildi. “Belki bana öyle geldi.” diye düşündü. Her neyse… Artık Adil için fark etmezdi. Kamyona bindi, yola koyuldu.

Sonbaharın son ayıydı. Doğa sessiz bir zarafet içindeydi. Etrafta huzur veren bir meltem esiyor, dallara son umut gibi tutunan yapraklar bir bir dökülüyordu. “Doğa da taşınmaya hazırlanıyor.” dedi kendi kendine. Az önceki taş aklına geldi, “Keşke her şey bununla bitseydi…” diye düşündü. 

Araç düzgün yolda hızla ilerlerken, Adil’in zihninde yeni evin heyecanı, ailesiyle yaşayacağı huzurlu hayattan çok; geride bıraktığı eski evi, mahallesi, komşularıyla geçirdiği iyi kötü günler canlanıyordu. Az değil, tam on yıl bu sokakta birlikte yaşamışlardı. Çocuklarının ilk adımları, en tatlı günleri bu evde geçmişti. Taşınmadan önce Adil bir hayır yemeği vermiş, bütün komşularını evine davet etmişti. Yalnız yan komşusu Azamat yoktu. Aslında onu da çağırmak istemişti ama içindeki o eski kırgınlık buna izin vermemişti. 

O zaman da sonbahardı. Adil, arkadaşlarıyla imece yaparak arka duvarı yeniden örüyordu. Evi yapalı yıllar olmuştu ama komşuyla arasına bir türlü duvar çekmemişti. Kim bilir, belki Azamat da çocukluğundaki hoşgörülü, vefalı komşular gibi düşünür sanmıştı. Ne yazık ki öyle olmadı. Bir gün köpeğini, bir gün tavuklarını bahane eden Azamat, bahçesini kullanmış en sonunda da mutfak duvarının çatısını karşı tarafa doğru sarkıtarak inşa etmişti. Üstelik Adil’in sınırından tam iki metre içeri girmiş, çatının altına direkler dikmişti. Adil başta bunu bilmeden yaptı sanmıştı. Ta ki bir gün, eşinin sözü yüreğine dokunup komşusuna usulca bu meseleyi açana kadar… İşte o zaman bela kapıyı çaldı. Komşusu olur olmaz sözler söyleyip araya soğukluk soktu. En kötüsü de hatasını kabul etmedi. Bunun üzerine Adil de kendi payına düşen yere duvar örmeye başladı. Bir pazar günü imece düzenleyip akrabalarıyla işe girişti. Ama mesele bununla bitmedi. Adil, tapuda belirtilen sınırdan itibaren duvarın çizgisini çekti. Bunu duyan komşu, işten erken çıkıp gelip başlarına dikildi. Ne onlar anlatabildi ne Azamat dinledi. “Senin yaptığın yanlışı düzeltiyorum. Kendi sınırıma duvar örüyorum.” sözünü bile duymadı. “Olmaz! Hemen yıkacaksın ve benim belirlediğim yerden devam edeceksin.” diye diretti. İmecedekiler ellerinde kürek, kazma kalakaldılar. Adil geri adım atmadı. Bunun üzerine komşusu ağır küfürler savurdu. İşte o an Adil dayanamadı. Kavga başladı. Azamat, iri cüssesiyle saldırıp Adil’in yakasını parçaladı, burnunu kana buladı. Ama o da Adil’in yumruklarından nasibini aldı elbette. Kim bilir, arkadaşları ayırmasaydı bu kavganın sonu ne olurdu? Adil’in yüzü ateş gibi yanıyordu. Kanından değil, dostlarının önünde bir adam gibi haklı sözünü bu insafsıza anlatamamış olmanın utancındandı bu. “Ne yaparsan yap, bildiğini yap!” diye tükürdü ve avluya geçip gitti. O günden sonra bir daha duvar lafını ağzına almadı, alanları da susturdu. Komşusu ise Adil’in işi böyle bırakıp çekip gitmesini beklemediğinden şaşkına döndü. Duvar örse başkasının sınırı, örmese aradaki boşluk ve yarım temel ortada kalıyordu. Sonunda iki evin arasına, neredeyse o iri taşı getirip koydu. Sanki bununla komşular birbirini görmeyecek, çocuklar birlikte oynamayacak, tavuklar bir o yana bir bu yana geçmeyecekti…

Günler, aylar geçip gitti. Kar yağdı, yağmur yağdı. Taş yerinde durdu. Ama kırgınlık yerinden oynamadı. İki komşu birbirini görmemeye, duymamaya yemin etmiş gibi yaşıyordu.

Annesi bile araya girdi: “Evlat, dünyada toprak yüzünden kavga edenin sonu hayır olmaz. Sen ağır ol, günaha girme. Duvarı komşunun dediği gibi yap kurtul. Öte dünyada ilk sorulacak şey komşudur.” dedi ama Adil gururunu aşamadı. Mahallede karşılaşsalar da, bahçede göz göze gelseler de yüzlerini çevirdiler. Sonunda bir karar aldı: Gitmek. Hem de tamamen. Ailesinin itirazlarına aldırmadan Adil evi sattı ve başka bir mahallede, yaşlı ve sakin komşuları olan mütevazı bir ev aldı. Giderken içinde bu düğümü çözme isteği de geçti. Bir an komşusunun kapısını açıp “Bırak artık komşu, bu yer ikimize de kalmayacak. Ben affettim, sen de affet.” demek istedi. Ama annesine edilen hakaret, komşusunun kin dolu bakışları gözünün önüne gelince vazgeçti.

Sonbahar bitmek üzereydi. Dün ağaçlarda parlayan yapraklar, dünyanın ne kadar geçici olduğunu anlatmak istercesine yollara savruluyordu. Adil yolda giderken, kalbinin yerinde bir taş varmış gibi hissetti. Sanki o taş bütün bedenini eziyor, geride kalan anıların üzerine gölge düşürüyordu. “Taşınmak da yetmeyecek, bu yükle yaşanır mı?”  diye düşündü.

Yeni evde koşturan çocuklarına, odaları ölçüp biçen eşine baktı. Musluktan buz gibi su içti ama içindeki ateş sönmedi. O anda annesinin sesi yine kulaklarında yankılandı:
“Dünyada toprak yüzünden kavga edenin sonu hayır olmaz…”

Adil nasıl bir hızla geri döndüğünü fark etmedi bile. Araçtan iner inmez doğruca kayanın olduğu yere baktı. Ama taş artık orada değildi…

(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Aralık 2025)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 232. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 232. Sayı