Taşa Yazılan Tamga


 01 Eylül 2021



Hepimiz ayni renkli spor kıyafetlerimizi ve taban kalınlığı bir parmak kadar olan siyah deri ayakkabılarımızı giydik. Yemek ve dağcılıkla ilgili eşyalarımızı sırt çantamıza koyup hazırlandık. Ben su geçirmez yağmurluğumu elime aldım. Böylece aramızda dağcı olan Aleşa Straykov ile birlikte ekip olarak saat yediyi beş geçe yola çıktık.

                Sefer yönümüz zor, ama ilginçti. Frunze şehri – Voronsovla – Ala-Arça vadisi – Çagılgan geçiti – Adigine zirvesine ulaşıp, geri dönmeliydik. 

                Saat onu gösterirken Boz-Böltök arkada kalıp, dağın altındaki Voronsovka köyüne ulaştık. Kaşka- Su diye ırmak, köyün tam ortasından geçiyormuş. Sokakların kenarında düzenle kurulan beyaz evler, yeşil ağaçlar ve meyveler dallarını eğmişti, olgunlaşmak üzereydi. Biz biraz mola verip, Kaşka-Su’yun kenarına oturduk. Irmağın suyu gerçekten çok temizmiş. Suyun dibindeki parmak kadar taşı ya da başka bir şeyi görmeye, suyun hızlı akımı da engel olmuyordu. Kenardaki kuru kara kumu elinde tutarsan, ırmağın suyundan ileriye doğru hızlıca elinden akıp gidiyordu. Arasında gümüşün parçaları varmış gibi parlıyor ve kekliğin çilli, karganın mavi yumurtası gibi ve bembeyaz olan taşlarla doluydu. Irmağın akımına göre esen yelle birlikte nane kokusu insanın neşesini artırmaktaydı. 

                Her iş konuşmakta kolaydır fakat yapmakta kendine göre zorlukları vardır. Bizi de Ala-Arça’da türlü türlü zorluklar bekliyormuş. Voronsovka’dan ayrıldığımızdan beri üç buçuk saat geçmesine rağmen hâlâ vadinin tepesi görünmüyordu. Vadi yolu dar ve yolumuz zordu. Kaşka-Suu etrafa köpüğünü saçıp akmaktaydı.

                Biz aynı ırmaktan bir kaç kez geçmek zorunda kaldık. Taştan taşa zıplıyor ve atlıyoruz. Yanlış atlayınca suya düşeriz. Irmağın üstüne yıkılmış bir çam ağacının üstünden geçiyorduk. Sık kalın çalılığı aralayıp, kaygan taşlara rastladık. Terlemeye başladık, ama yorulmadan neşeli adım atmaya devam ediyorduk.

                “O! A!” diyen seslerimiz yankılanıyor. Güvercinler ve birçok kuşlar kayalara uçarak konuyorlar. Her taraftan keklik sesi geliyor. Nehir kenarlarında saksağan ve karga sesi, yukarı kuzey tarafta ise kartalın sesi duyuluyordu. Aslında dikkatle baksan, vadi ayrı bir dünya, ayrı bir yaşama sahiptir. 

                 Biz vadinin zirvesine ancak gölge baya uzadığında ulaşabildik. Sağ taraftaki gür ağaçların arasından geçip, açık bir yere çıktık. Burası, fazla yükleri bırakıp geceyi geçireceğimiz yerdi.

                Çadırınızı kurun! – diye emir verdi Straykov. Hepimiz işe koyulduk. Kısa zamanda her biri dört kişilik dört çadır kuruldu. Odun toplandıktan sonra dinlendik. 

                Aramızda şakalaşıp, kahkaka atıyorduk. Aramızda yorgunluktan bitkin düşmüş kimse yoktu. Aleşa Straykov orta boylu, biraz tombul, kasları taş gibi dinç, sarışın, mavi gözlü ve neşeli biriydi. Bir anda akordeon çalmaya başladı, kızlar da şarkı söylediler. Onlardan etkilenip biz de onlara eşlik ettik.

                Ben şarkı söyledikten sonra, ocağa odun atıp, uyuşan ayaklarıma iyi gelir diye oraya buraya yürüdüm. Batmakta olan güneş, kızıl ışığını dağların zirvesine yayıyordu. Dağların arasında bir tane de kuru ağaç yoktu; hepsi yemyeşil, acayip güzeldi. Sağ tarafımız çam ağacı, ardıç ağaçlarıyla dolu geniş vadi; sol tarafımız ufak çalı çırpı kayın ağaçlarıyla kaplıydı.

                Akşam sıcak çadırın içine girince, yorulduğumdan dolayı derin derin uyuya kalmışım. 

-              Karim, Karim! – diye biri elimden çekiyordu. – Nanaev!

-              Gözümü ovalayıp, kalktım. Karşımda atletli Anatoliy Hrinunov duruyordu. 

-              Şafak söküldü, saat altıydı. Kalk artık! – dedi.

Başkanımızın emriyle bir kaç antrenman hareketini yaptıktan sonra kahvaltı yaptık ve yola hazırlandık. 

Çadırları, içine girip uyuduğumuz çuvalları, yemekleri ve bundan sonraki yolculukta gerekmeyecek eşyaları oraya bıraktık. Ekibin bir üyesi onlara bakmak için orada kaldı. Diğerlerimiz bir günlüğüne yetecek yükle yola çıktık. 

İkindi vakti Çagılgan geçidine ulaşıp, mola verdik. 

Biraz dinlendikten sonra geçidin kenarını takip ederek batıya doğru yürüdük. Yarım saat sonra bir yarığa geldik. Yüksekliği on iki metre civarındaydı. Dolanıp geçmemiz için uzaktı. Ne yapmak lazım?

Bugün bu taşlardan geçemiyoruz, “geri dönüyoruz” dedim içimden. Ekip başkanı taşlara iyice baktıktan sonra, sırt çantasından çıkardığı iki kemendi birbirine ve bir ucuna da çengeli bağladı. Şimdi bunu taşların üstüne attığımızda çengel orada bir yırtığa filan tutunması lazım, dedi bize bakarak.

Arkadaşların birisi güçlükle attı, yarığın tepsine yetmeden geri düştü. Ondan sonra Anatoliy üçüncü kez attığında zor ulaştırdı. Sevinçten çığlık attık. Ama kemendi çektiğinde çengel tekrar yere düştü. Çok üzüldük. 

Tüh, lanet olsun... Bu şeytan çengelin ucu dibinden mi koptu? – diye Anatoliy çengeli tutup, ensesini kaşıyıp durdu.

Ekip başkanı hemen Anatoliy’in elinden çengeli aldı da, yukarıya bakıp, nereye atacağını belirttikten sonra kolayca çengeli atıverdi. O Anatoliy gibi hiç acele etmeden, kemendi biraz sürükledikten sonra kendine doğru çekti. Gerçekten bu kez kement sağlam yerleşmiş. Yine bir kez kontrol ettikten sonra, kendisi ilk çıktı. Böylece ekip birer birer taşın zirvesine çıktılar. En sona ben kalmıştım. Yolun yarısına geldiğimde dizimi taşa vurdum. Gözlerim karardı. Dizlerimin ağrısına rağmen yoluma devam ettim. Zirveye bir metre kaldığında, elimle saplanıp kaldım. Gücüm kalmamıştı,  korkmaya başladım.

-              Niye durdun?.. Hadi gayret et!.. Az kaldı, sen yaparsın!  diye arkadaşlarım bağırıyorlardı. Ben son gücümle sadece iki üç kez kıpırdamaya çalıştım. Tam düşecekken, ekip başkanım güçlü kollarıyla benim bileğimden tuttu. Yola devam ettik.

Öğleden sonra hava durumu bozulup, şiddetli rüzgâr esmeye başladı. Parça parça bulutlar oradan buradan gelip dağın zirvesine toplandı. Güneşi göstermeden gökyüzü karardı. Kocaman kara bulutlardan sonra yağmur yağmaya başladı. Biz havaya inat etmiş gibi durmadan yolumuza devam ettik. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı. Yağmurluğumdan akan su damlıyordu. Ayakkabımıza su dolup, yürüdükçe ses çıkarıyordu. Yağmurun yağması azmış gibi dolu da yağmaya başladı. Şimşeğin çakması ürkütücü boyuttaydı.

Dolu geçtikten sonra, yağmur da bayağı azaldı. Biz yeni erimemiş karlara ulaştık. Biraz dinlenip, bir şeyler atıştırdıktan sonra yine yola koyulduk. Karın üstü dümdüzdü; çukur falan fark edilmiyordu. Her attığımız adımda engellerle karşılaşıyoruz. Bazen üstü gömülmüş taşlara, bazen tepeye çıkıp, hemen saza batmış gibi aşağıya iniyoruz, bazen de karlara batıyoruz. Kementler tam orada işe yaradı. Üç dört kişi bir kemende bağlanıp, birbirimize destek olup zar zor yürüyorduk. Nedense çabuk yoruldum, nefes almam zorlaştı, elimin damarları şişti. İnatla adım atıyorum, dizlerim titriyor, oturasım geliyor. Anatoliy’e durumumu anlattım. “İklimden dolayı, bir şey olmaz, diren” dedi.

Yeni kurulmuş, bembeyaz boz üyün keçesinin üstünde yürüyen karınca gibi ileriye devam ettik. Adigine dağı gökyüzüne değip, ona değecek gibi gözüküyordu. Biz çok uzun merdivenden gökyüzüne çıkıyormuş gibiydik.

Bizim karşımızdaki dağda, yağmurla yumuşayan dağda çığ oldu. Eğer bizim yürüdüğümüz yolda bu olay olursa, hâlimiz ne olacak? Tabi karla karışıp sonsuza yolculuk ederiz. Biz çok tehlikeli şartlarda yürüyüşümüzü hızlandırdık.

Tam zirveye ulaşmamıza üç yüz metre kaldığında biz kara bulutların arasında, insanların yürüyemeyeceği mavi buzluğa rastladık. Etrafımız sisli, önümüz zor görünüyordu. Buzun üzerinde yürüyebilmek için ne yapmamız gerektiğini biliyorduk. Ayakkabımıza paten giymiş gibi önünde üç, ortasında dört ve tabanında üç çivisi olan “Mışık” denen aleti giydik. Böylece biz kedinin duvara tırmandığı gibi sıramızı bozmadan buzluğa adım attık. 

Ben, Anatoliy, Andoşina üçümüz bir kemende bağlanmıştık. Elli metre filan yürüdükten sonra, Andoşina’nın ayağı kayıp, yıkıldı. Kalkmaya yetişemeden kayarak gelip beni de yıktı. Anatoliy bizi durdurmak için gücünün yettiği kadar kemendi çekti. Ancak ikimizin ağırlığı onu da aşağıya çekti. Üçümüz de karla karışıp, aşağıya düştük. Arkadaşlarımız kahkaha attılar.

-              Kayacak yeri bulmuşsunuz!  diye.

Anatoliy gerçekten kızdı. “Dikkatli yürüyün!” diye yeniden ilerledi.

Yağmur durunca, rüzgâr başlayıp bulutları dağıttı. Zaten iklimin ağır şartları vardı, rüzgâr da eklenince, hepimiz zor nefes almaya başladık.

 Saat 17: 08’i gösterdiğinde Straykov ilk önce zirveye ulaştı. Hepimiz “yaşasın” diye bağırdık. Beş dakika sonra hepimiz oradaydık. Straykov’un elindeki barometre bulunduğumuz yerin denizden 5000 metre yüksekte olduğunu gösteriyordu. 

Straykov kırmızı bayrağı zirveye dikip,milli marşa başlayınca hepimiz eşlik ettik. Soğuk rüzgâr bayrağımızı dalgalandırıyordu. Bizim sesimiz, Ala-Dağ’ın arasında yankılanıyordu.

-              Değerli gençler! – dedi Straykov marşı söyleyip bitirdikten sonra. – Zirveye isim koyup, hatıra bırakalım.

-              Adını “Barış” koyalım, diye bağırdım ben.

Herkes beğendi. Straykov baltayla tabın üstüne “Barış” diye yazarak yıldızın resmini çizdi.

                Böylece dünyanın iyi niyetli insanlarını seven sloganı, kırmızı yıldızı ve ekibimizin adresini Kırgız dağlarının zirvesine yazdıktan sonra, akşamleyin geri döndük. 

                ... Bu gezi benim hayatımdaki en önemli adım olmakla beraber sonsuza kadar kalbimde yer aldı.

 

 

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 177. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 177. Sayı