HaftanınÇok Okunanları
Ahmet Kartal 1
Coşkun Haliloğlu 2
Serdar Dağıstan 3
ŞADİKUL HEMRA 4
KEMAL BOZOK 5
Kardeş Kalemler 6
Aygul S. TÜRİKPENOVA 7
Dışarıdaki rüzgârın sesi tüm dikkatini dağıtıyor, kapının ardında konuşulanları işitmekte zorlanıyordu. Aylardır beklediği o kutlu gün gelip çatmıştı. Ne olacağını, hakkında neler söyleneceğini az çok tahmin etmeye çalışıyor fakat yine de kendini bildiğinden beri duyduğu hikâyelerin etkisi olsa gerek fazlasıyla heyecanlıydı.
Bundan iki yıl önce sıbyan mektebini bitirmiş, derslerini başarıyla geçmiş olan Hüseyin; zeki, bir o kadar da çevik bir çocuktu. Babasının verdiği hemen hemen bütün işleri zaman kaybetmeden yerine getirirdi. Türlü meziyetlerinin yanında mektepte okuduğu zamanlarda da öğretmenleri iyice ölçmüş, tartmış olacaklardı ki onu yetenekleri doğrultusunda Ahilik ocağına vermeye karar kılmışlardı. Şimdi de bu kadar heyecan ve telaş içinde olması, kendine güvenmediğinden değil bundan sonraki hayatının temel adımlarını atacağı içindi.
Öyle ki annesinin içeriden çıkıp mutfağa doğru gittiğini unutmuş, kendisini böyle kapıyı dinlerken göreceği aklına bile gelmemişti. Hüseyin’i kapının eşiğinde görünce yüzünde hafif kızgınlık fakat bir o kadar da gizliden bir tebessüm beliren annesi, kısık bir sesle "Haydi diğer odaya, bu kadar meraklı olma, birazdan öğreneceksin." diye söylendi. Hüseyin, kapıdan uzaklaşmadan önce annesinin yüzüne iyice baktı, yamaklık derecesini başarıyla bitirip bitirmediğini ve çıraklığa kabul edilip edilmediğini anlamaya çalışıyordu. Ne de olsa annesi misafirlerle ilgilenmek için hem sohbete dâhil oluyor hem de arada bir yanlarından kalkıp mutfağa gidip geliyordu. Neticenin az çok ne olabileceğini anlamıştır, diye düşündü.
Keşke komşuları olan yakın arkadaşı Durmuş da yanında olsaydı diye içinden geçirdi. Gelemezdi, onun da karar günüydü. Onunla konuşmaları üzerine zaten günlerdir epey düşünceliydi. Bundan iki hafta önce Durmuş, "Benim dayımın oğlunu tam yedi yere göndermişler, en sonunda ayakkabıcı olmasında karar kılmışlar." Demişti. Hüseyin çok şaşırmış, "Ama senin dayın zaten ayakkabıcı, nasıl olur da yedi yer dolaşır ki?" diye sormuştu. Durmuş, “Ocak’ta bir sonraki işleyiş galiba böyle. Duyduğuma göre herkes, babasının mesleğini istese de yapamayabiliyormuş. Yani senin anlayacağın yeteneklerimiz hangi mesleğe elverişliyse ona göre yetiştiriliyormuşuz." deyince ikisi de biraz tedirgin olmuşlardı.
Birazdan babası, yakın akrabaları ve sık sık babasıyla yanına gittikleri Seyfi Efendi odaya çağırıp neticeyi söyleyeceklerdi. Yamaklık derecesinden sonra çıraklığa geçse de ona belirleyecekleri meslek dalını söylemelerine uzun bir süre vardı. Geleneğe göre eğer yamaklıktan çırak adaylığına geçtiyse karardan bir gün önce tebrikte bulunulup ertesi gün Ahi Baba huzurunda yapılacak olan törene ev ahalisi davet edilir, geçmediyse yine evde toplanılıp hem çocuğa hem de ana babaya nasihatler edilirdi. Ne de olsa iki yıl boyunca eğitimin usulüne göre gece gündüz Ahi ocağında çalıştırılmış, sorgusuz sualsiz her işi yapması istenmişti. Bunun yanında kitaplar okumuş ve çeşitli sınavlara tabii tutulmuştu.
Bu bekleyiş, onu tam olarak iki yıl öncesine götürdü. Ahilik ocağındaki ilk dersi hatırladı. Orada söylenilen ve kendilerine sorulanları ömrü boyunca unutmayacağını biliyordu; çünkü unutmamak için bir söz vermiş ve iki yıl içinde tüm bunlar, hocaları tarafından sürekli hatırlatılmıştı. Hele o ilk gün, Ahi ocağının atmosferini hâlâ hatırlıyordu. İlk ders başlamadan önce kendisinden üç dört yaş büyük öğrenciler ve başlarında iki tane kâhya ile derslikleri gezerken etrafına şaşkınlıkla bakmıştı. Özellikle başını yukarılardan aşağıya zor indirmiş, tavanlardan duvar diplerine kadar inen el işi oymalara ve çinilere hayran kalmıştı. Çarşıda, pazarda esnafın ürettiği yahut sattığı her ne varsa berberinden sütçüsüne, fırıncısından terzisine, kasabından demircisine ait malzemeler özenle dizilmiş karşısında duruyordu.
Seyfi Efendi’nin tok sesini duyar gibi olmuştu. Annesinin uyarısından sonra kapıdan uzaklaştığı için konuşulanları net olarak duyamıyordu. Tek duyduğu demircilerin şeyhi olan Piri Davut’un ismi oldu. Muhabbetin epey koyulaştığını fark eden Hüseyin, zaman ilerledikçe daha çok heyecanlanıyordu. Bir yandan da kendi kendine heyecanını yatıştırmaya çalışıyordu. Ne de olsa Seyfi Efendi, kasabanın en bilindik demircisiydi aynı zamanda da Ahi ocağında hizmet eden, özellikle de çocukların aileleriyle ilgilenen bir Ahi’ydi. Babasının da ustası olması sebebiyle kendisine büyük hürmet gösterirlerdi. Bundan kaynaklı elbette muhabbetleri uzun sürecekti. Daha küçük yaşlarından bu yana bu uzun sohbetlerde önce bütün pirlerin üstünde olan Peygamber Efendimiz anılır, sonrasında Ahiliğin kurucusu Ahi Evran ve hatırladığı kadarıyla çiftçi olan Piri Âdem, marangoz olan Piri Nuh, balıkçı olan Piri Yunus, terzi olan Piri İdris ve demirci olan Piri Davut’tan yani peygamberlerimiz ve onların esnaflığa dayanan hikâyelerinden bahsedilirdi. Onu derinden etkileyen Piri Yunus’un hikâyesini de arkadaşlarına sürekli anlatırdı.
Böyle tatlı düşüncelerin arasına onu ürküten anılar girmese ne de güzel bir bekleyiş olacaktı. Piri Yunus’un zorluklarla Yunus balığının karnından çıkması aklına düştü. Gerek hocalarının gerekse arkadaşlarının yamaklıktan tek seferde geçmenin kolay olmadığına dair sözleri aklına geliyor ve bir türlü dinmeyen rüzgârın uğultulu sesiyle karışıp kalbindeki çarpıntıyı yeniden başlatıyordu. İlk gün, Ahi ocağında yapılan dua geldi aklına. Bu dua eğitimlerin ne kadar zorlu olduğunu ona yeniden hatırlatmıştı. Hocalarından birinin: “Bütün eğitim kademelerini geçince ilerleyen yıllarda usta olacak, bu memlekete ekmek, aş olacaksınız. Demirciler sizi tavında dövecek, terziler sizi iplik iplik örecek, fırıncılar sıcaktan sıcağa kavuracak ve böylece hak ettiğiniz gibi layık olduğunuz yola yöneleceksiniz. Şimdi yaşlarınız küçük, burada büyüyecek burada olgunlaşıp burada meyve vereceksiniz.” sözlerini hatırlayınca bu kısa bekleyiş ona günler, aylar gibi geldi.
Dış kapının tokmak sesi onu bu derin düşüncelerden bir anda çıkardı. Vaktin epey ilerlediğini düşündüğü için kimin geldiğini merak etmişti. Annesinin “Koş, bak bakalım kim gelmiş?” diyerek tebessüm etmesiyle daha da meraklandı. Bir de baktı ki gelen Durmuş’tu. Nefes nefese kalmış olan Durmuş: “Yetiştim mi, gittiler mi?” diyerek içeriye girdi. “Gitmediler, içerideler daha.” Bunu duyan Durmuş, derin bir oh çekti ve iki arkadaş birbirlerine sarıldılar. Hüseyin merakla “Senin hocaların gitti mi neden erkenden geldin?” diye sorunca Durmuş, kendi durumunda biraz gizem yaratmak için şakayla karışık “Boş ver şimdi sen beni. Eğer işin sonunda yarın beni yanına yol kardeşi seçmezsen bozuşuruz bilmiş ol.” dedi. Bunu demesiyle Hüseyin’in Durmuş’a sarılması bir oldu ve anladı ki Durmuş, yamaklık derecesini geçmişti. Ahilik geleneğine göre çırak adayına yapılacak olan ilk tören, kardeş edinme töreniydi. Bu törende çırak olacak kimse, eğitim süresince iki yol kardeşi seçerdi. Hüseyin “Geçersem sen de beni seç ki birbirimize yoldaş olalım.” dedikten sonra sessiz sessiz gülüştüler.
Gülüşmeleri Hüseyin’in annesinin sesiyle bölündü. “Seni çağırıyorlar oğlum!” dedi. Hüseyin, ağır adımlarla kapının eşiğinden geçti ve büyüklerinin önünde elleri göğsünün hizasında bağlanmış bir şekilde selam verdikten sonra bekledi. Babasının yüzünün gülüp gülmediğini görmek istedi fakat başı öne eğik olduğu için bakamadı. “Hay oğul, gel şöyle otur yamacımıza.” diyen Seyfi Efendi, her zamanki vakur duruşuyla Hüseyin’in gözünde büyüdükçe büyüdü. Gösterilen yere, divanın ucuna, oturup dikkatlice dinlemeye başladı:
“İki yıl önce ocağa girdin. Çalıştın, çabaladın. Sadece sana verilen işleri yerine getirmekle kalmadın bunun yanında tarih, felsefe, coğrafya, güzel yazı yazma, musiki ve din eğitimlerini de başarıyla tamamladın. Hayırlı uğurlu olsun Hüseyin’im, ilk kademe olan yamaklık sınıfını geçtin. Şimdi ise Ahilik ocağında asıl eğitim sürecine giriyorsun.” Hüseyin sevincinden koşup Seyfi Efendi’nin boynuna sarılmak istedi ama sessizce dinlemeye devam etti. “Çıraklığa kabul edildikten sonra 1001 gün sürecek olan bu eğitimi de başarıyla bitireceğine inancımız tamdır. Yarın, erkenden ocakta bekleniyorsun, artık işlerin gördüğün gibi daha da arttı.” dedikten sonra Hüseyin, oturduğu yerden kalkıp önce Seyfi Efendi’nin elini sonra da sırasıyla babası, annesi ve akrabalarının elini öptü. Sonra eller, huşu içinde semaya doğru açıldı ve Seyfi Efendi duaya başladı:
“Ey kâinata yön veren yüce Rabbimiz; Fütüvvet ehlinin piri olan Hz. Ali’nin Fetâ namına, Hüseyin oğlumuzu ilerideki meslek hayatında, alırken satanı gözeten, satarken alanı gözeten, eksik ölçüp, yanlış tartmayan, dünya malına tamah etmeyip kanaatkâr olan, doğru, güvenilir ve sabırlı kimselerden eyle! Onu israftan, cimrilikten, azgınlıktan, korkaklıktan, acizlikten, tembellikten, ahlaksızlıktan, haddi aşmaktan uzak, Fütüvvet ehli olanlara yakın olmayı nasip eyle. Kuvvetli ve üstün durumdayken affetmesini, hiddetliyken yumuşak davranmasını ve kendisi muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert olmasını ihsan eyle. Her birimizi nefsine uyarak kötülük işleyenlerden eyleme, bizleri kesata uğratma!” Âmin nidâları gökler katını bulurken Seyfi Efendi, cebinden çıkardığı tesbihi Hüseyin’in avuçlarına koyup kulağına eğilerek “Kemâle erip Hak yolunda olasın, senden istenilene kadar bu tesbihi saklayasın.” diyerek alnından öptü. Hüseyin, yıllar sonra fark edeceği bir büyük emaneti avuçlarında taşıdığından bihaberdi.
AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi Mart 2024