HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
Ahmet Kartal 2
Serdar Dağıstan 3
ŞADİKUL HEMRA 4
Kardeş Kalemler 5
Aygul S. TÜRİKPENOVA 6
KEMAL BOZOK 7
Bu yerlerde yaz akşamları sakin ve sessiz olur. Ve şimdi rüzgâr hiçbir zaman olmadığı kadar rahat ve ruh okşayıcı esiyor. Sakin ve ılık akan nehirda, kadife yatağı üzerinden süzülen dalgalarında dinginliğini almakta olan güneşe bakmakta, dalgaları üzerine yansıyan gökyüzü görüntülerini atıp tutmakta, sallamaktaydı. Sanki hayat, devranını ilk defa burada sürmeye başlamıştı. Daha doğrusu hakkında konuşacağımız zamanlarda böyle olmuştu.
Bu nehrin kenarında zaman geçirip, devran sürenler zaman zaman bu ağaç hakkında dillere destan olan meseleyi sık sık hatırlıyorlar. Burada insanların ve tabiatın hayatında geri dönülmez değişiklikler yaşandı. Ve bunun şahidi olan Tigin ağacıyla alakalı hazin bir meseledir bu.
Şöyle ki; eski zamanlarda bu nehrin dik dalgalarıyla yaladığı taşlı, kumlu güzel boş kıyısının birisinde önce bir filiz boy gösterdi, sonra dal, sonra da güçlü ve cüsseli bir ağaç oldu. Bundan sonraki hikâyemiz o ağaç hakkında olacak.
Burada, bu yerlerde büyük nehiri süsleyen üç vadi var. O vadilerden birisi, nehrin orta bölümüne şahitlik ediyor. Nehir sanki yürek dolusu nefes alabilmek için aradığı genişliği sonunda buluyor. Burada o her yaz susuzluğunu gidermek için ona can atan, geniş verimli topraklara su vermekten usanmaz. Vadiler sanki hayatın doğması için yaratılmış.
Asırlar boyu nehrin güney verimli topraklarından, dalgaların sürükleyip getirdiği millerle dünyadaki varlıklardan destek toplayarak, her yıl bu yerlerin gücüne güç katıyor.
Azametli nehrin kenarında çocukluk ve gençliğini geçiren ağaç, verimli toprakların şirelerini emici kökleri ile alarak her yıl güç kazanarak sağlam ve güçlü olmaya başlamıştı.
İnatçı ve güçlü nehir, kenarında büyüyen ve tabii felaketlerle mücadelesinde her zaman sertleşmiş ve yetkinleşmiş olarak çıkan ağacın muhkem gövdesine dolan gücün farkındaydı.
Hayat için arzu büyük güçtür. Her bahar ve yaz, açık yeşil iğne yapraklarını açmasıyla ağaç daha güzel ve güçlü olurdu. Dallarının boyu beş altı metreye ulaşmış ve toprağa düşen gölgesi büyüyerek daha geniş yer tutmaya başlamıştı. Etrafa yayılan dallarının koruyucu gölgesi altında yazın marallar, ceylanlar, kuşlar ve bütün haşarat toplanırdı. Kadife kanatlı kelebeklerden tutun da cancan eşek ve bal arılarına kadar geniş bir mahlûkat bu gölgeye sığınırdı.
Hayat ise yerinde durmuyor, devam ediyordu. Uzaktan bakanlar fark etmeseler de, vadinin sakinleri için mühim hadiseler bir birini izliyordu. Uğurlu hayat merhalelerini, uğursuz hadiseler takip ediyor, bu değişken talih neredeyse birbirinin yerini alan mevsim değişikliklerine benziyordu. Yazı gâh kurak, gâh yağışlı, kışı karlı, buzlu… Zaman ise yıldan yıla o ağacı da, o vadiyi de başka bir hayat için hazırlıyordu.
Çok geçmeyecekti ki, nehir ve ağaç insan tayfalarıyla da tanışacaktı. Gelip giden insanların ayak izleri, ağaçtan ve kıyıdan biraz uzakta yola dönüşmüştü. İnsanlar daha fidan olan ağacı fark etmeden yanından geçip giderlerdi. Her yaz geldiğinde ağaç vadi sakinlerinin daha çok dikkatini çekmeğe başladı. Bir keresinde, önemsiz sıcak yaz günlerinin birinde ağacın yanına iki yaşlı adam ve kadın ile biri kız iki çocuk yanaşacaktı. Atlarından inerek acele etmeden, kımız dolu yol tulumunu, çeşitli yemeklerini çıkaracak, bütün eşyalarını yere indireceklerdi.
Sonra onlar ağacın altını kendilerine mesken seçtiler.
Kadın başını kaldırıp çevreye göz gezdirdi. Ağacın gövdesine baktı, güçlükle sezilecek bir düşünceyle çocuklara artık zorunlu bir iş yapmanın zamanı geldiğini işaret etti. Ve akçakayın kökünden yapılmış kâseyi alarak kımızla doldurdu. Saygıyla ağacın köküne doğru eğilerek, sessizce bir şeyler fısıldadı. Sonra kımızı ağacın köküne dökerek, ağacın ruhu için bir parça ekmek ve et koymayı da unutmadı. Sonra saç örüğünün bir parçasını keserek başındaki uzun sarı, yeşil bantla birlikte göze görünen dallarından birine bağladı.
Gülümsedi ve kendi kendine düşündü, "Ey ağaç, sen tabiat ananın yarattığı en güçlü varlıksın... Sen yerin şiresi ile gıdalanıyor, güneşin hareretiniyle güçleniyor ve rüzgârın taze nefesini koruyorsun. Ben ruhumun bir parçasını, kızlık çağlarımda nenemin ördüğü saç bağımı sana verdim. Şimdiyse kalbimizle sana ihtiram ediyoruz ey ağaç. Kabul et bu hediyemizi! Beni ve ailemi koru!”
İlk bakışta ehemmiyetsiz görünen bu hadise, ağacın hayatında yeni merhalenin başlangıcı oldu. O günden sonra bütün yolcular ağacın yanına gelmeyi kendilerine borç bilerek ona hediyeler getirdiler. Kısa zamanda onun etrafa yayılmış dalları bantlarla, bezlerle, parça kumaşlarla süslenmiş oldu.
Kışın soğuklarına aldırmayıp, yolcular üzerini kar bürümüş ağacın, göz kamaştıran güzelliği karşısında hayretten donup kaldılar. Kışın sert rüzgârlarından iğne yaprakları buz tutan ağaç, donmuş ve terk edilmiş göçküne benziyordu. Ama yeni doğan güneş ve yağan taze kar ona şahaneliğini ve güzelliğini geri getiriyordu.
Hayvanlarına daha verimli toprak ve otlak aramak için vadiye gelenler de çok geçmeden bu ağacın sihri ve yüksek maksatlar için yaratılmış olduğunu fark edecek, burada yerleşecek ve bu ağacı seveceklerdi. Ona insan nesillerinin ve onların hayvanlarının korunması için yaratılmış, tabiattan gelen gücün ve güzelliğin tecessümü olarak bakacaklardı. İnsanlar inanırlardı ki, bu ağaçta orta toprağın, çok sayıda büyük vadilerin sahibinin ruhu yaşıyor. Ağaç çimenleri, otları, gülleri, gölleri ve nehirleri felaketlerden koruyor.
Ve insanlar burada ağacın gölgeli dalları altında, barış, huzur, güven, sıcaklık ve serinlik buldular. Onların her biri tesadüfen veya herhangi bir münasebetle buraya yeniden dönüp gelirken hoş arzularla, kendileri ve yakınları için ağacın dallarına niyet bantları bağlar ve böylece ruhlarının bir parçasını ağaca emanet ederek giderlerdi. Ağaç, onların bu emanetlerini değerlendirir ve onların emanetini gözü gibi korurdu...
Bu yerlerin insanları için nehir ve ağaç efsanelerde yazan, nağme ve olonxo destanlarında anlatılan mukaddes ağacın, Aal Luuk Masın yerüstü oluşmuydu.
Ağaç, bütün mukaddes vadinin hayat merkezi olmuştu. Etrafında vadi sakinlerinin muhtelif hayatları dönüp dolaşıyordu. Aynı güçten gıdalanan yeşil otlar, ormanlar, göller ağaçla benzer ritimde yaşıyordu. Solunca ondan özür diliyor, açınca onun hayır duasını bekliyorlardı. Ağaç tabiat ana tarafından öyle güzel yaratılmıştı ki, her bir dalı ayrı ayrı talihlere himayedarlık ediyordu... Uzak diyarlardan uçup gelen kuşlar ağacın zirvesine konarlardı. Vadide yaşayan kuşlar için de farklı bir durum yoktu, onlar da ağacın hangi dalında yer bulurlarsa sevinçle oraya konarlardı. Onlar en yakın çevrenin temsilcileriydi
Ve bir defasında bedeni ve ruhuyla herkesten güçlü olan kabile reisi ağacın yanına geldi. Bakışları sert ve büyüklük taslıyordu. Büyük nehir sularının genişliğine, yakın ve uzak çevrelerde yeşil tepelere baktı. Sonra ağacın etrafında dolanarak dibine yaklaştı. Gövdesini okşadı. Bakışlarının sertliği geçse de, hala biraz rahatsız ve düşünceliydi. Bir müddet sessizce ağaç dallarının gölgesinde derin nefes alarak diz üstü çöktü. Kalın deri çantasından getirdiği hediyeleri, yağda kızartılmış lezzetli yiyecekleri ağacın dibine koydu. Deri tulumdan köpüklü kımızı köklerine döktü.
Sonra dudaklarından sükûtun sessizliğinden gelen güzel sesler işitildi: "Ey ağaç! Sen azametli ve bilgesin! Senin çok asırlık dalların, güçlü gövden asırların hafızasını barındırıyor. Senin yanından sadece yıllar geçmemiş, benim soyumdan ve başka soylardan olan adamların da talihleri geçip gitmiş. Buz gibi soğuk, kar fırtınası da onlar gibi. Garip bir rüya gördüm. Beyaz elbiseli kadim ecdadım yanıma geldi ve söylediği sözler ruhumu okşadı. Bize öyle geliyor ki, kökleri yerin şiresinden güç alan, başına gelen her sıkıntıdan biraz da muhkemlenen ağacı hiçbir kuvvet yenemez. Ama belli ki, sonsuza kadar yaşamak mümkün değil. Anlamamız gerekiyor ki, ağaç nasılsa bir gün devrilecek ve yerinde derin bir boşluk kalacak. Ama zaman ve hayat boşluğu sevmez. Ve etrafta var olan ne varsa, hepisi yok olma tehlikesi altındadır… İnsanlar da yetimleşiyor. Ve ağaç hakkında ki hatıraları onlara serinlik getiriyor, güneşin yakıcı sıcağından, kışın soğuk rüzgârlarından örterek koruyor.”
Ağaç onun sözlerinin doğru olduğunu dallarındaki bütün yapraklarını estirerek tasdikledi… Ve onca hışırtı arasında ağacın gizli sevinci işitildi, "Ben ne hakkında konuştuğunu ve unutulmaz ecdadınızın neye işaret ettiğini çok iyi anlıyorum. Sen, en iyisi soyundan olan bütün insanları kanatlarımın altına yığ ve onlara gelecekte de yaşayabilmeleri için ümit ve inanç ver.” der gibiydi.
Ağaç ve adam nehrin kenarında öylece yan yana durdular, gövde gövdeye verdiler, birlikte zirvelere baktılar. Kabile reisi Tigin ağacın gölgesinde öyle bir ruh hali yaşadı ki, bir anlık halkının gelecekte ki talihini de görebildi.
Adam ve Tigin o andan birleşip tek vücuda ve güce döndüler. Nehir vadisinde ki bu görüşme için onlar zaman ve talih tarafından seçilmiş, güç ve karekterlerinden dolayı hikmet sahibi olmuşlardı.
Hayat dingin ve sakin akışıyla devam ediyordu. Ama hiç bir şey zaman kadar kırılgan ve hassas olmuyor. Ve burada, bu vadide zaman maddileşip kendisinin uçucu, geçici, değişken mahiyetini ifade etmekteydi. Belki de zaman, durgun hayatın değişme vaktinin geldiğine karar vermişti.
Şüphesiz ki hayat, yeryüzünün ortasında dereden akan sel gibi döngüleri dönerek, bazen yavaş, bazen kuru, ama yaz yağışlarının suyunu içip, yeniden kabararak yaşam coşkusuyla, kayaları delip karşısına çıkan engelleri geçerek coşuyor. Sonra sakin vadilerde rahatlık buluyor. Kenarında büyüyen bitkileri sulayan dere suyu gibi, her hangi bir hayat da yeni ve farklı hayatları yaşamak için yaratılmıştır. O da dere suları gibi büyük nehre dökülür ve o anda da kendisinin özgürlüğünü büsbütün yitirerek yeni bir anlam kazanarak onun bir çarçasına dönüşür.
Bir defasında ateş oku yılında akla gelmeyen bir hadise meydana geldi. Gelecek olan yıkıcı felaketleri hisseden nehir, kışın uzun gündüz ve gecelerinde toplamış olduğu güçle ayaklanarak etrafta ne varsa, süpürüp suları altına alarak yuttu. Yalnız ağacın etrafında küçük bir kuru adası kaldı. Belki bununla da o batıdan açıkça kendisini dost gibi gösterip, ama kinli düşman gibi davranacak olan yabancı gücün geleceğini haber vermek istedi.
Yeni bir zaman gelmişti. Bu yerlerin ruhu rahatsız olarak uzun süre ağacın iğne yapraklarında titreyip esti. Ne etmeli? Neyi beklemeli? Bunlar nehir vadisinde yaşayan bütün sakinlerin esas sorusuydu.
Yabancılar, yeni gelen tayfalar ruhlarını, fizikî ve manevî hastalıklarını da kendileri ile birlikte getirdiler. Yabancı ruhlar ve onların getirdiği böyle felaketler şimdiye kadar vadide görülmemişti. Burada yerleşenler, ya da buradan geçip gidenler tabiatın kanunları ile tanıştılar ve yalnız tabiat ananın hayat kitabını okudular. Ağaç, insanlardan gelen enerjiyi, fikri ve duyguyu kabul ediyor, zaman tarafından çevrelenen gövdesinde heyecan geçirmiş; onların paniklerini, yalvarışlarını, niyazlarını, sevinçlerini, gözyaşlarını hafızasına yazıyordu. Ağaç onların gamlarından dolayı hastalanıyordu, azap çekiyordu ve belki de bundan dolayı insan topluluklarının kurtuluşu oluyordu.
Ama ağaç ne kadar güçlü olsa da, vadiye batıdan gelen yabancı kabilelerin fikirleri ve hareketlerini sindiremiyordu. Ağacın heyecan ve çağırışlarına yabancıların duyguları sağır ve kördü.
Artık her şey bu vadide yaşayan insanlara kalmıştı. Bu yabancı kabileleri onlar nasıl karşılayacaklardı? Yabancı kabileler vadinin ve ağacın kanunlarını kabul edecekler mi? Ya da bu yerleri, onda yüz yıllar boyu yerleşmiş olan sakinlerinin sevdiği sevgi ile sevebilecekler mi? Ağacın sesine, ağacın ruhuna kulak asacaklar mı? Bu soruya kim cevap verebilir ki?
Nehir vadisine gelip yerleşen yeni gücün kendi kanunları vardı ve bu kanunları da uygulayacaklardı.
Bir keresinde vadinin yeni sakinleri ile mücadeleden yorgun düşen Tigin yeniden ağacın yanına geldi. O, ağacın kudretli gövdesine yaslanarak, bütün bu yıllar içinde ilk defa gözyaşı döktü. Gözyaşları ağacın çopur gövdesinden köküne doğru akarak toprağa karışıp yok oluyordu. Belki de hiç yok olmuyordu. Ağaç dostunun derdini bölüşmek için onun gözyaşlarını içine çekiyordu. Tigin diz çökerek seslendi, "Olanlar oldu. Batıdan geldiler ve bizi yendiler".
Mağlup olsa da, kırgın değildi Tigin. Ağaç bunu iyi biliyordu…
Tigin, babasından ona kalan gümüş işlemeli sert demirden hazırlanmış bıçağı çıkarıp keskin bir hareketle ağacın kölerinin altındaki toprağa sapladı, "Saklaman için bunu sana emanet ediyorum!" dedi.
Böylece her zaman eski refahın, servetin, gücün, birliğin, bereketin sembolü olan bu Yakut bıçağı yerüstü sahibini yitirdi. Tigin atadan, babadan kalan emaneti ümitle tabiat ananın bağrına bıraktı. Ayağa kalkarak kadim Sayar Gölünün yanındaki yerine doğru yol aldı.
Bu dar günde iğne yapraklarıyla ağaç, uzun bir müddet sesler yaydı. Sanki o da itibarlı ve yakın dostu gibi olan Tigin’le vedalaşıyordu. Daha sonraları insanlar onu "Tigin’in ağacı" olarak adlandıracaklardı. Ve yalnızca ağacı oluşturan tabiatın hikmetine değil, aynı zamanda halkını birleştirmeyi başarmış tabiat anayı anlayan ve onun gücünden güç alan Tigin’ in hatırasına da baş eğeceklerdi.
Ağaç bütün gücüyle alt dallarını sallayarak, nereden estiği belli olmayan rüzgârda kurumuş çerçöpünü ve iğne yapraklarını dibine döktü.
Her şey denildiği gibi mi olmuştu? Bize malum olan budur ki, ağaç kendinin eski görkemini aldığı zaman, sık yeşil otların içinde mi, yoksa yakından akan nehrin sularında mı, bilinmez ama o günden bu yana Tigin’ in bıçağını gördüm diyen olmadı. Artık ağaca da sıra gelmişti. Yabancı tayfalar ağaç gövdesinin sağlamlığını görerek kendi ihtiyaçları için ondan faydalanmak istediler. Keskin demir balta ile keserek tahta yaptılar. Sonra o tahtalardan kayık yapmaya başladılar. Ve böylece sağlam bir kayık oldu.
Ağaç vadinin uğursuz gününde sanki bu amansız değişikliğin önüne geçilmesinin mümkün olmadığını hissederek, her otu, her yaprağı solarak seçeneğinin olmadığını talihinin uğursuzluğuna verdi. Ama yine de tabiatın kanunlarına boyun eğen ağaç, kökünden yeni hayat filizleri vermeğe hazırlanacaktı.
Belki bu tomurcuklar ve fidanlar Tigin ağacının gücüne ulaşmayacaktı, ama onların her biri girişimcilerin yaratıcı ruhunu ve gücünü benimseyerek kendi hedeflerini yerine yetireceklerdi. Onlar yitirmeği beceremezler, eğer böyle bir iş başlasa yine de onların kendilerine mahsus hayatı idare etme tecrübeleriyle ayakta kalacaktılar.
Nehrin ve ağacın bütün sakinleri için meydana gelen bu hadiselere bahane ve açıklama bulmak zordu. Lakin bütün bunların kaçınılmaz olduğu ortadaydı. Sanki bütün hava partüküllerini bu yeni hislerle doldurmuştu. Kaçınılmazlık ve acımasızlık!
Ağacın ruhu da istisna değildi. Sessiz akşamların birinde derdini içini çekerek bir zamanlar baltayla kesilip kayık yapılan ağacın ruhu tekrar dönmeğe karar verdi. Ruh için çok farklı bir zamanın yeni hayatı başlamıştı. Bunun için hayata yeniden nefes vermek, elden çıkanları yeniden toparlamak, parçalanmış ağacı yeniden bir vücutta birleştirmek gerekecekti. O zaman ağacın ruhu ağacın bedenine döndü, o kendisi ve onu sarmalayan vadi ve nehir anladılar ki kayığa dönüştürülen ağaç yaşamaya devam ediyor.
Gençlere karşı adaletsiz olduğunu düşünerek bu haksızlığa karşı durmaya çalıştı. Bu mücadelede nehir üstünlük kazanacaktı. Ama bu zafer değildi. Sadece nehir kendi sarsılmazlığını ispat etmiş olacaktı. Hayatta herkesin beraber yaşamak hakkı var. Esas olan odur ki istediğin gibi değişemezsin. Hayat akışı sonsuzdur, onu kandırmak mümkün değil. Onun kendisi her şeyi gereğine göre yapıyor. Zamanın akışı sürekli ve acımasızdır.
Peki, bu geçen zaman içinde kayığa ne oldu? Kayık olan ağaç birçok yeniliklerle karşılaştı. Nehirin geçtiği yerlerde yeni yeni topraklar gördü.
Hatta o bir kere kuzey buzlu okyanusun büyük, geniş sahiline de çıktı. Buz parçaları sağından, solundan geçerek ona dokunup ezmeğe çalışdı. Ve sonra ağaç hayatın yalnız muhtelif yönlü ve tehlikeli olduğunu değil, şartlara göre o ana itaat etmek gerektiğini de anladı. En önemlisi kendisinin yani ağaç ruhunun güçlü olması gerektiğini fark etti. Yalnız tesadüflere boyun eğmek değil, hatta kaçınılmaz zorluklardan ve kazadan da korunmak gerekli değil. İster insan olsun isterse ağaç hayat güçle yenilir ama ruhla yaratılır.
Dünyanın yarattığı bu tabiat kanunu herkes için geçerlidir. Her şeyi değiştirmek gerekir. Görüntüsünü değişerek kayık olan ağaç aslında mahiyetini değişmemiştir. Onun var oluşu etrafta canlı ne varsa, hepsine hayır ve fayda getiriyor. İnsanlar ona neyi emanet ettilerse, hepsini hafızasının derinliklerinde saklamıştır. Fısıltıyla, bağırarak, dallarına eski bez parçaları bağlayarak, içlerinde ki mukaddes emanetleri, dertlerin sınağından geçince, sevincin kanatlarında uçmalarını, hıçkırıklarını, heyecanlarını ve daha ne varsa onun gövdesine onun gövdesine güvendiklerinin hepisini…
Zamanla maruz kaldığı suyun, güneşin ve rüzgârın tesiriyle kayık kullanılmaz hale geldi. Artık insanlara fayda getirecek vaziyette olmadığı için onu nehirin kumlu sahilinde terk ettiler. Ağacın uzun hayatı böylece bu fani yerlerde sona erdi. Yavaş yavaş çürüyerek yeni hal alarak, belki de, o yeni bir görüntü, yeni bir hayat kazanıyordu. Həyatında çok şeyler yaşamış nehir ise kendi gururu ile barış içinde sakince ağaçla vedalaşıyordu. Dalgaları ile ağacın son kalıntılarını da kıyıdan içine çekerek derinliğinde batırıp yok ediyordu. Kim bilebilir belki de nehirin ağaca ihtiyacı vardı. Yahut belki de ağacın kendisi de nehre kavuşmanın hasretini çekiyordu.
Gökyüzü birden bire temizlendi. Bulutlar uçup dağıldı. Gökyüzünün derinliğinden nehrin ayna gibi yüzeyine düşerek dans eden güneş ışıkları etrafta ne varsa hepsinin gözünü kamaştırarak ağacın kalıntıları üzerinde durdu.
Zaman geçer çok şeyler unutulur ama aynı yerde, nehir kenarında ne zaman filizlenip büyüdüğünü bilmedikleri ağacın sisli silüetini insanlar zaman zaman görecekler. Hayır, bu hayalet değil, asırların sisinden uzanarak sadece özel insanların gözüne görünen görüntüsüdür. Büyük ve güçlü! Yine de eskiden olduğu gibi onun iğne yapraklarında rüzgârlar ötüşmektedir. Ve öyle o zamanda görebilirsiniz dört kişilik aileyi. Çocuk inatla ağacın köklerinde hayatın gücü ve hikmeti olan Tigin’in bıçağını, kız ise yeşil gövdesinde ve onu sarmalayan dalların çevresindeki iğne yapraklar arasında ağacın ruhunu arıyor.
Hayat kendi akışıyla ile devam etmiyor mu? Ağaç elbette daha iyi bir talih isterdi. Ama ister insan ol, ister ağaç fark etmez, bütün canlı varlıklar için öyle bir vakit olur ki, soğuk arterlere pranga vurur, dünya değişir daha amansız ve acımasız olur. O zaman başka bir devran gelmiş demektir.
Belki hayat bu akıştan değişmeyecek. Yağmur ve kar, doğum ve ölüm, su ve kan, gül kırmızı yapraklarını açar. Kapalı havaların yerini güneşli günler alacak. Nehirler hiçbir zaman tersine akmayacak. Ve ilk defa kendisinin ve ecdadının hakikatini anlayan çocuk Tigin’ in o değerli birçağını ne zaman olursa Hayat ağacı All luuk mas olarak adlandırılan efsanevi Tigin ağacının ayakları altında, kökleri arasında aramaktan yorulmayacak. Tek arzusu bıçağı bulunca halkını mutlu etmek için onları bu ağacın gölgesine toplamaktır... Nehirın kıyısına gider çocuk. Ve şimdi büyük nehrin dalgaları şahane tahtında oturmuş güneş ışınlarının yansımasını okşayarak oynatmakta.