Toprağıma Ağıt


 01 Mart 2024

 “Haydi kızlar uyanın, haydi ama her sabah aynısını yapıyorsunuz. Hiç mi acımıyorsunuz bana? Hadi ama kızlar, gün ağarmak üzere” dedi yorgunluktan ses telleri isyan eden al yanaklı, kısa boylu, basmadan fistanlı topalak kadın. 

 “Off anne, bıktım usandım artık sabahın köründe tütün toplamaktan, uyumak istiyorum” dedi Gülçin, ardından “yeter artık” diye de sızlanmasını sürdürdü.

Annesi, gün ağarıp güneş belirmeden, tütünleri toplayıp dizme derdinde idi. Bu yüzden ne kadar acele etse, o kadar iyiydi. Daha iki günlük tütün toplama işi kalmıştı, sadece tütün olsa iyiydi, kocası olacak hayırsız, kadıncağıza neredeyse bütün tarla işlerini yüklemişti. Bütün gece meyhaneleri gezen adam, sabah da uyanamıyordu. 

Gülçin ise annesinin bu zayıf tarafını hiç sevmiyordu ve her zaman, “asla senin gibi olmayacağım” derdi. Bu sözler annesinin kalbini ok gibi delip geçerdi de tek laf demezdi. Alışılmış bir çaresizlik içindeydi annesi. Rezil olmayalım düşüncesi onun söylemek isteyip de söyleyemediklerini hapsetmişti. Gülçin, annesinin gözlerindeki sevilmemişliğin, hor görülmüşlüğün ve haksızlığın resmini göremiyordu, göremeyecekti de. Daha yaşı çok gençti. Doğal olarak, annesinin bu zayıf yanlarını beğenmiyordu ve kendine yakıştırmıyordu. Bu yüzden dilinde “senin gibi olmayacağım” güftesi yankılanıyordu. Bilseydi, bilseydi ki bütün bunlar, bu tahammül ve katlanmalar sadece rezil olma korkusu değildi. Bu katlanmalar kızlarını, sonbaharda düşen yaprakların düşüp rüzgarın esmesiyle savrulup, dağılıp perişan olmamaları içindi. Sadece bunu kızlarına nasıl ifade edeceğini, nasıl söyleyeceğini, bilmemenin arafındaydı. Bilmiyordu, nasıl konuşacağını, kendini nasıl savunacağını ve kadın olmanın zayıflık olmadığını. 

Öyle öğretmemişlerdi ona. İçi içini yiyordu her sabah kızların uykuları kırıldığı için, tütün toplayıp o narin elleri kapkara katrana bulandığı için, ama elden ne gelirdi ki? Kurulu bir düzen var, bu düzene uymak zorundaydılar. Bütün bunları diyememiş olmanın buhranı içinde, çilekeş annenin ağzından klişeler dökülüverdi:

“Dur dur sen, şimdi babana söyleyeyim de gör” dedi.

Söylemeyecek olmasına rağmen, tehdit ile bir şey yaptırmak ona aile geleneği olarak yadigâr kalmıştı. Kendi annesi de, hep öyle yapardı. Gülçin bunu bilmezdi, çünkü annesi hiçbir zaman onlara bunu söylememişti. Ne diyecekti ki, annesi bir defa bile saçını okşamamıştı. Bir defa “kızım” deyip bağrına basmamıştı. Bunun telafisi yoktu, bu yüzden hiç gün yüzüne çıkarmadı, bu sevilmemişlikten gelen zayıflığını, boşluğunu, yetersizliğini...

“Amannn Gülçin” dedi en büyükleri olan Hatice, “hadi kalk gidelim bir an önce. Her sabah bıkmadın mı yakınmaktan? Her gün senin yüzünden, biz de babamdan azar işitiyoruz. Toparlan, babam uyandan evden çıkalım.”

Gülçin, “görürsünüz siz, görürsünüz” diye homurdana homurdana yataktan kalktı, eski püskü yamalarla içi doldurulmuş yorgana bir tekme attı, ayağı o kadar acıdı ki “amannn taş be mübarek” dedi ve elini yüzünü yıkamadan hemen at arabasında, en geriye oturdu. Burnundan soluyordu, o kadar sinirliydi ki, içinden şu an bu evden, ailesinden kaçıp gitmek, kurtulmak hayalini tazeliyordu. 

Ablası Hatice, Gülçin’in bu asi hallerini hiç sevmiyordu. Gülçin, haksızlık karşısında, dayak yiyeceğini bile bile babasına bile kafa tutmuş cesur biriydi. Hatice ve diğer kız kardeşleri böyle değillerdi. Onlar, babalarının otoritesi altında ezilip, annelerinin korkak haliyle beslenmişti bu güne kadar, bu yüzden Gülçin gibi isyan edebilecek vaziyette ve kabiliyette değillerdi. Gülçin de arada sırada kendine şaşıyordu, bu korkak, kendini savunamaz ve doğru dürüst bir kelam edemez insanların arasında nasıl sağ kalabildi diye. Gülçin’in kız kardeşleri, ideal köy kızı ve evlenilecek tiplerdendi, Gülçin ise tam tersi. Aklı fikri köyden firar etmekte idi. Büyük ablası onun bu hayalini biliyordu, gizlice Gülçin’in günlüğünü okudu. O güne kadar kaleme aldığı ne varsa hepsini, bütün sırlarını öğrendi. Gülçin’in, onun ve diğer kız kardeşlerinin hakkında neler düşündüğünü, ki çoğu olumsuz olan düşünceleri okurken, yüzünü limon yermişçesine buruştura buruştura okudu. Kindar ve Gülçin düşmanıymışçasına, hırsından onu bir kaşık suda boğmak istiyordu. İçinden de evet evet gidersin, geri zekalı diye Gülçin’i zihninde aşağlıyordu. Yüzüne karşı demeye çekiniyordu, Gülçin diğer kız kardeşlerine benzemezdi, lafını esirgemezdi. Bu yüzden köyde onu, çok da sevmiyorlardı.

 Etrafındakiler tarafından, her girdiği ortamda sorun çıkaran biri olarak lanse edilmişti. Aslında o, sadece en doğru olanı düşünüp hareket etmeye çalışıyordu. Gülçin’e göre etrafındakilerden kimse, kimseye saygı duymuyordu. Bu yüzden bu durum onu rahatsız ediyordu. Gülçin’in annesi bile şaşırıyordu bazen kızına, bunu ben mi doğurdum? Acaba hastanede karıştırdım mı? diye, diğer kızlarıyla gülüyordu. Annesi de ataerkil bir topluluğun gölgesinde ezilmiş ve ezik bir kadındı. Kızının bu halleri ona pek ters ve saygısızcaydı. İstiyordu ki, Gülçin de diğer kızları gibi babalarının gölgesinde olsun, annesine sormadan bir şey yapmasın, her daim anne baba haklıdır felsefesini benimsesin. Böyle olması Gülçin’i, dışarıdaki kötülüklerden koruyacaktı. 

Annesinin, kızlarını kötülüklerden koruması için onları çok da güçlü ve asi yetiştirmemesi gerekiyordu. Ama, ama bu kızların o, şelale saçlarına bir defa bile baba eli değmemişti. Baba elinin değmediği saç, dalgalanmaya bile utanırdı. Altı kızın altısı da, bu sevgiden muhtaç ve sevgisizlikten bedbahttı; hepsi susuyordu, Gülçin hariç. Annesi desen, babanın uygunluğundan geçmeyen her şeyi görmezden gelen, gözlerini sadece otorite abidesine yönelten, o ne derse, fetva olarak kabul gören biriydi; kızlarının nasıl olmasını bekleyebilirdi ki insan. Tabii, istisnalar hariç...

Gülçin tam bir muamma ve istisna idi onlara göre. Zira onların kaidelerine karşı gelen, atayı hiçe sayan bir kız, tam manasıyla bir genç kız olabilir miydi? Hayır efendim, bu olamaz, olmamalı; neye göre? Kime göre? olduğunun pek de önemi yoktu.  

Gülçin de bunun farkındaydı, tarla işinde nefret ediyordu ama gitmek zorunda bıraktırılıyordu, yemek yapmayı sevmiyordu ama kız kısmı yemek yapmasını iyi bilmeli düşüncesini tasdiklemek uğruna zorla yemek yaptırılıyordu. Sevmediği ne varsa yapmak zorunda bıraktırılıyordu. Gülçin’in sevdiği tek şey vardı, okula gitmek. Okula gittiğinde süslenebiliyordu, gerçekten insan olduğunun farkına varıyordu. Okulu köylerine on beş kilo metre uzaklıktaki Kalkandelen şehrinde idi. Ne kadar cesur da olsa, hür zihniyetiyle kuş olup, bu cahillerin arasında nasıl uçacaktı ki? Düşüncelerini kafesinden serbest bırakacak olsa, kız kısmı yapamaz şahini, kafesinden çıkan bu kuşa musallat oluveriyordu. Bu durum artık ruhunu acıtıyordu, yüreğini ise hiçe sayıyor, aklını buz kestiriyordu. Şu an sadece bütün vücudunun sebepsiz bir şekilde ağrıdığını, tırnak uçlarının sızladığını ve saş tellerinin bile can çekiştiğini hissediyordu. O kadar mutsuzdu ki, ellerinde takâtin zerresi bile kalmamıştı. 

Nereye, nasıl, kime gidecekti. Tüm bu sızıları  hissederken, firâr fikri yine zihnini ele geçirdi ve gözünü karartması için ramak kalan boşluğu tamamladı. Burada hapsolup kalmaktansa, dışarıda kuşlar gibi özgür olup kuru ekmeğe talim etmeye razıydı. 

Bu köy, ailesi, insanlar, Gülçin’i hiç anlamıyorlardı. Kapana sıkılmıştı gibi hissediyordu kendini. Şiir okumayı, yazmayı çok seviyordu. Sevmek yetmiyordu, paylaşmadıktan sonra. Kime okuyacaktı bu şiirleri, kimin beğenisine sunacaktı? Kendi kendine, yazıp duruyordu. Ellerindeki  inatçı tütün katranı  zor da olsa ovuştura ovuştura çıkıyordu ama ruhundaki katran ve aidiyetsizlik duygusu nasıl çıkacaktı?

Gülçin, haftalarca şehre yolcu taşıyan minibüs ve dolmuşları araştırdı. Bir minibüs haftada bir Üsküp’e yolcu götürüyordu. Hayalindeki şiir dinletilerine, edebî ortamlara ruhunu teslim etmek ve estetik zevkin havasını ciğerlerine kadar teneffüs edip kaybolmak istiyordu. 

Nihayet, kendinden, özünden, evinden kaçış başarılı oldu. Ardına bile bakmadan, üstünde eski ve kız kardeşleriyle değişe değişe giydikleri tek elbiseyi üzerine geçirip kaçtı. Ayağında lastikten yapılmış ucuz babetler. Elinde sabah topladığı tütünün katran kalıntıları, ağır kokusu ve yapışkanlığı...

 

Bir umut vardı içinde, katrandan kurtulup, aydınlık geleceğe. Kaçış, kurtuluş muydu? Kaçış, umut muydu? Yoksa bu kaçış, kendinden vazgeçip onlara can olmaya çalışan bir annenin yüreğine çalınmış bir kara leke, serpilmiş keder tohumu, dikilmiş bir dert çınarı mıydı?

Gülçin, Üsküp’e ulaştı. Hemen, yurt aramak üzere elinde muhtarlıktan sorup soruşturarak aceleyle kaleme aldığı çok belli olan kağıda baktı. Evet, ilk sıradakine gidecekti, Göçebe Kızlar Yurdu. Gitti. Biraz bekletildikten sonra işlemler yapıldı. Reşit olduğu için aileyle alakalı çok soru sorulmadı. Aile de, evden kaçan bir kızı bir daha eve almazdı zaten. E bir yerden sonra töre devreye girip kendini hissettirmeliydi. 

Gülçin evden kaçtıktan sonra adını kimsecikler anmadı, babası “evde o nankörün adı anılmayacak” dedi ve evin bütün duvarlarını haykırışı ile titretti. Sadece duvarlar mı? Annesinin yüreği titrememişti, parçalanmıştı o an. İyi kötü evlattı; vazgeçilir miydi? Kalbine sancılar girip  onu bir kez değil defalarca canına kast edip öldürüyordu her saniye. Ne yapacaktı oralarda, iz bilmez, insan tanımaz? Daha ana kuzusuydu Gülçin annesinin gözünde. Oralarda Gülçin’i, ne hallere sokarlar diye diye sessiz çığlıklar ile ağladı kadıncağız.

Babası ise, sanki hiç altı kızı olmamış, hep beş itaatkâr kızı varmış gibi hayatına devam etti. Etmeye çalışıyordu. Üstten bakıldığında öyleydi ama içten içe babası da, otoritesine karşı çıkan kızını, onu ezip geçen, adını beş paralık eden kızını, özlüyordu. Özlemenin yanında bir nefret, kin, kızgınlık da patlak veriyordu. Özleminin patladığı yerden sızan kızgın lava benzeyen öfkesi, iyi duyguları boğazlıyor ve öldürmeye çalışıyordu. Bir süre sonra geçer diyordu. Geçmedi, sadece kabuk bağladı.

Gülçin, bir süre sonra küçük bir pastanede işe başladı.

Artık tamamen, köyün tozundan, toprağından, ailesinden silkelenmişti. Farklı görünüyordu,  Üsküp’e hemen ayak uydurmuştu. Üniversiteye de kaydını yaptırdı. Oradan buradan bulup, yurt müdiresinin de yardımı  ile okulun ilk kayıt parasını ödedi. Sonra mı? Sonra “Allah kerim” dedi. Yeter ki o köye geri dönmesin, yeter ki ezilip durmasındı. Aç da kalır, açıkta da yatardı. 

Hem üniversiteye gidiyor hem de pastanede çalışmaya devam ediyordu. 

Üsküp, onu hırsla yoğurlmuş hedeflere de yönlendirmeyi unutmamıştı. Hırslandı. Hırslandıkça değişiyordu. İster istemez başka bir insana dönüşüyordu. Eve gittiğinde, aynaya bakıyor, hem fiziksel hem de manevi yönden nasıl değiştiğine şaşırıyordu. Bu değişime ayak uydurmak o kadar zordu ki. Bu işin, değişimin ne denli yıpratıcı olduğunu  yeni anlamıştı. Geçenlerde babasının en yakın arkadaşını gördü, arkasını dönüp saklandı. Aslında saklandığı, babasının arkadaşı değildi; kendisinden, köyünden, toprağından saklanıyordu. Kıyafetini değiştirdiğinde, her şeyin değişeceğini düşünüyordu. Onu kimse sorgulamayacak ve sorgusuz sualsiz doğuştan beri Üsküplüymüş gibi kabulleneceklerini zannetmişti. Büyük olduğu kadar küçük olan koca şehir, gizleri mahzende tutmasını da, gün yüzüne çıkartmasını da pek yaman bilirdi. Tesadüfen bir arkadaşı, Gülçin köyüne yakın köylerinden biriyle tanışmıştı. Kimi tanıyorsun, neler yapıyorsun derken, laf arasında Gülçin’in adı geçmişti. Üsküplü arkadaşı, Gülçin’in evden firâr ettiğini bilmese de, köyden olduğunu öğrenmişti. Gülçin’e laf arasında itiraf ettirmeye çalışsa da nafile. Arkadaşı, kendi yöresine  hiçbir aidiyet duygusu beslemeyen bu kızı, daha fazla zorlamak istemedi. Zamanla anlatır dedi içinden. 

Gülçin, ecel terleri dökmüştü, arkadaşı onu köylü sıfatı ile damgalayacak diye. Kız gittikten sonra, Gülçin derin bir oh çekti. Bu iç çekiş aslında, içinde ne kadar öldürmeye çalışsa da karşısına çıkan toprağıydı. Bir türlü kurtulamıyordu. Aslında, arada özlemiyor da değildi. Bunu sözle ifade etmese de vücudundaki bütün hücreleri sızlamaya başlamıştı artık. Kaçıyordu, sadece ardına bakmadan uzaklaşmaktı  şu an da tek emeli. Bir türlü ırağa ulaşamasa da, her gün uğraşıyordu, savaşıyordu. 

Oysa, lastik babetleri atmıştı, elbiseyi de. Köyün ne kokusu ne de toprağı vardı üstünde, yine de bir türlü kurtulamıyordu.

“Off! Kafayı yiyeceğim” dedi bir gün parkta otururken. İster istemez, kendi kendine muhasebe duygusu onu köşeye sıkıştırıyordu.  Neden soruları gelgitler yaşatıyordu. “Pişmanım” diyemiyordu ama annesi aklına gelince içi cız ediyordu. Hastalandığında saçını okuşuyordu o beğenmediği aciz kadın. Şimdi, şimdi koca bir hiçti. Arkadaşları vardı, vardı ama her gün daha da onu ele verecek sorularla karşılaşıyordu. Tepeden tırnağa köylüydü. Kanı, canı orada tecelli etmişti. Kendini yok sayıyordu. Bu yok sayma onu hiçliğe sürüklüyordu ve bu hiçlik duygusu onu psikolojisini, bir farenin yorganı kemirmesi gibi, yavaş yavaş ama her gün azaltıyordu. 

Pastanedeki işini de bıraktı. Bir bıkkınlık vardı, içi bir başka olmuştu; eskisi gibi değildi. Yurta zaten ödeme  yapmıyordu. Yurt müdiresi, Gülçin’i severdi, ona küçük bir dernekte iş de ayarladı, bu buhranlı süreçte ona destek olmak için elinden geleni yapıyordu. Az çok Gülçin, durumundan bahsetmişti. Yine hem okula gidiyor, hem de çalışıyordu. Tek bir sorun vardı; yediklerinden, içtiklerinden tat alamıyordu. Kimsesi yoktu, yapayalnızdı. O sevmediği, ablasını bile aklına düşürüyordu.

Günler böyle buhranla ve muallakta gelip geçerken bir gün kendi kendine olan savaşında ateşkes ilân etti ve gizli numara ile evini aradı. Bu onun için kendi savaşında, ateşkes idi. Telefon uzunca bir süre çaldıktan sonra açıldı. Annesi kesin ya ineği sağıyordu ya da avluyu süpürüyordu, kızlar ise mutfaktadır diye düşündü. Burnun direğini sızlatan bir köy özlemi sardı ruhunu. Annesi ineği sağdıktan sonra  birer bardak süt kızlarına ayırırdı, taze taze içsinler diye. O zamanlar, Gülçin kokuyor içmem derdi. Şimdi olsa çiğ bile içerim dedi iç dünyasının en derinliklerinde. Kendini ele vermekten korkan bir suçlu edası ile sözlerini bile prangalamıştı kalbinde, pişman olduğunu kabul etmek istemiyordu. Pişmanlık bir fayda verir miydi? 

“Alü!” dedi köy ağzı ile Gülçin’in annesi. 

Gülçin ise “anne” bile diyemedi. Öylece sustu. Eskiden çok konuşan o kız, artık susmayı öğrenmişti; bu kadar ağır bedellerden sonra öğrenilse de... 

Bu susma, eskiye dönük bir selam mahiyetinde sanki. Bütün söylediklerini, annesini ezerek ağzından kurşun gibi çıkan kelimeleri hatırına getirdi. Gelmez olaydı. İçi acıdı, midesi, içinin acısından bulanmaya başladı. Gözyaşlarına söz geçirmek, hükmetmek istese de annesinin her zamanki gibi o yorgun bitkin sesinden sonra nafile. Gözyaşları  usul usul süzülmeye başlamışlardı bile. Halbuki eskiden emrine âmade idi bu damlacıklar. Gülçin, istemeden değil akmak pınarından görünmeye bile çekinirdiler. 

“Deyiversene” dedi annesi “buyurun” anlamında. 

Daha fazla dayanamadı, seri bir şekilde gözyaşlarını yeniyle ortadan kaldırdıktan sonra hemen telefonu kapattı. Kalbi duracaktı oracıkta. “Ben onlardan kaçtım, ben köyden kaçtım. Ben zavallı olmak istemiyorum” diye diye ağlamaya başladı. Boğazını biri sıkıyormuşçasına, bu duygular iki eliyle yapıştı yakasına. O kadar kendinden geçmişti ki, ağlaya ağlaya uyuya kaldı. 

Bir kabûs görmüş gibi irkilerek uyandı. Şakakları pul pul terlemişti. Bütün bunların, bu yalnızlığının kabûstan ibaret olmasını istiyordu. Gözlerini belertti, etrafına baktı ama maalesef yurt odasında idi. Evet, bu bir rüya değildi. 

Derin bir “of” çekti. Kalktı ve önce okula sonra işe gitmek için bugünkü maskelerinden birini seçti. Gülçin de, duygularını gizleme maskesi çoktu nasıl olsa. 

Okuldaki işlerini bitirdi ve iş yerinin yolunu tuttu. Uzun ve yokuş bir yolu olan iş yerine nihayet ulaştı. Günlük işlerine koyuldu. 

Uykudan uyandıktan sonra o üzgün halinden eser kalmamıştı, şimdi içinde nefrete gebe bir duygu taşıyordu. İnsan hiç mi evladını merak etmez isyanı, haykırışı vardı. “Demek ki beni sevmiyorlar. Beni sevmeyen, merak etmeyen, ne haldeyim diye düşünmeyenler için mi ben ağladım?” diye de içindeki toprak özlemini dindirmeye, kendini haklı çıkarmaya çabalıyordu. İçi ancak bu pişmanlık duygusu geçerse rahatlayacaktı. 

Aylar ayları kovaladı, yıllar yılları derken, bir gün bir haber aldı. En büyük ablası evlenmişti. Köyden bir arkadaşı vardı, bu haberleri Gülçin’e o ulaştırıyordu. Sonra, sözde sevmediği ablasının çocuğu olduğunu öğrendi. Sırasıyla, diğer kız kardeşlerinin de mürüvvetlerine telefonla şahit oldu. Sevindi mi? Hayır. Sevinmedi, sevinemedi çünkü onlar, Gülçin’i çoktan unutmuştu diye düşündü. En büyük ablası, babasının tanıdığı aracılığı ile çeyiz için biriktirdiği bir paranın bir kısmı ile Gülçin’i destekliyordu. Evet, müdire Hanım’a bu ahbapları sayesinde ulaşıp parayı ulaştırıyordu. Gülçin, ailem beni hiç sevmiyor, düşünmüyor derken ablaları, annesi tereyağı, süt, yumurta satarak ona para gönderiyordu. Müdire Hanım’a yemin ettirmişlerdi, Gülçin bunu bilmeyecekti. Kızlar babalarının bu durumu öğrenmesinden çok korkmalarına rağmen bu işe giriştiler. Güya bilmiyordu. Adam her şeyin farkındaydı. Kasıtlı olarak bilmiyormuş gibi yapıyordu. Kızıydı sonuçta, adam evine, işine, eşine katkısı olmayan bir adamdı belki de ama yine de o bir babaydı. Ondan bir parçaydı Gülçin de. Onun parçası olmayı kabullenemeyen isyankâr bir evlat olmasına rağmen, sözlü değil ama içten içe affetmişti onu.

Yurt müdiresi, hayattan kopmaya hazır bu genç kızın haline çok üzülüyordu. Gülçin’in de ailesinin onayını, telefonla arayıp aldıktan sonra onu, biriyle tanıştırmak üzere bir girişimde bulundu. Tanışmayı kabul etti, ailesinin yapmadığı sahiplenmeyi yabancı biri yapıyordu ona göre. Halbuki müdire, ailesi ile işbirliği içindeydi her zaman. 

Gülçin, pek de beğenmemesine rağmen, görüşmeye devam edebileceklerinin sinyallerini vermişti. Öyle de oldu. Hayattan tat alamaya bu kız, sadece olması için, amaçsızca ve duygusuzca görüşmeye devam etti. Kısa sürede bir söz, nişan yaptılar. İçinde tek bir duygu kırıntısı kalmamış olan bu kalp, zaten özünü öldürerek kendini bir kuyuya hapsetmişti. Hiçbir şeyi yoktu ki. Onu seven ailesi bile. Kaçtığı ana kucağı. Beğenmediği yöresi ve insanı. 

Evlendi. Evlendiği adam Gülçin’i çok sevdi. Görücü usûl olmasına rağmen zamanla âşık oldu. Gülçin ise soğuk ve aklı donuk bir davranış sergiliyordu. Adam, bunun farkındaydı lakin düzeleceğini ümit ediyordu. Buz kesmiş, renksiz ve leylaksız hayatı bir sabah farklı bir boyuta geçmek üzere kaderin, çiçekli bahçesine düşüvermişti. Gebe idi. Çok farklı bir histi bu onun için. Kabullenmek istemedi ilk başlarda, isyankâr ruhu, buna da karşı gelmek için kalkanlarını engel olarak bariyer yapmaya çalışmıştı, fakat bu farklı bir şeydi. Bu bir candı. Bu bir parça; ondan bir yansıma idi. Şimdi annesini daha iyi anlamaya başlamıştı sanki. Evlat, evladı korumak, bunu başarmak için bazen zayıf ve ezik de görünülebilirdi kadın, bir mahsuru yoktu. Geç mi kaldı? Erken mi davrandı?

Bütün bunları düşünmek için geçti, belki de. Eşi, Gülçin’in durumunu biliyordu. Yurt Müdiresi amca kızıydı. Her şeyi olmasa da kısmî olarak olaya vakıftı. Bu buhranlı süreçte eşine destek olmak için her şeyi yapmaya hazırdı. 

“Gülçin, sana bir şey demek isterim. İsterim de kırılmandan, üzülmenden korkarım” dedi eşi.

Gebelik şoku, ailesinin onu yok sayması ve olumsuz duygular seline kapılmış, karmakarışık demlerde iken Gülçin, eşinin bu sözleri ile gerçek hayata nihayet geçiş yapmıştı. Söyle der gibi yüzüne baktı.

“Aileni tanımak isterim, bak Allah nasip ederse bir evladımız da olacak, ben onları bilsin isterim.”

“Hayır, dedi allak bullak olmuş düşünceleri ile. Keskin bir bıçak gibi eşinin, sözlerini kesiverdi.”

“Tam olarak ne olduğunu bilmem ama.”

“Aması yok, olmaz” dedi Gülçin hiddetlenerek.

“Sen de bir daha bu konuyu açmazsan sevinirim.” Eşi, bir şey anlamamış, anlam verememiş olmakla birlikte sustu. Devamını getirmedi.

Gülçin’in dilinde de, tekrar aynı yakıcı sözler peyda oluvermişti, “beni istemeyen, bugüne kadar arayıp sormayan haa” diye kendi zehirliyordu.

Gülçin’in eşi, bu konuyu amca kızına danıştı; hem Gülçin’i iyi tanıyor hem de ailenin durumunu kendisinde, daha iyi biliyordu.

Derken bir sabah bir telefon geldi Müdireye; “Gülçin’in annesi vefat etti” diye. Tarlada çalışırken beyin kanaması geçirmiş ve saatler sonra oradan geçen bir köylü tarafından bulunmuştu. Yalnız başına, tarlada sonlanan bir hayat. Altı kız çocuğunun annesi. Evin sözde başı olmasa da, bütün işlerini yapan görünmeyen kirişi. En fazla azar işiteni, en fazla ezileni ve en fazla içine atanı. Artık yoktu. Uçmağa varmıştı, hem de yapayalnız. 

Bu acı haberi Gülçin’e, ona anne babasından fazla sahip çıkan Müdire Hanım verdi. Gülçin, duyduğunda hiç bir tepki vermeden, sadece kalbinin jiletle kesilirmişçesine yandığını ve acısını hissetti. Yavaş, ama can yakıcı bir acı idi bu. Sürekliliği ve yer edineceği pek belli bir yaraydı. İstemsizce karnına sarıldığının ve onu sıkıca sardığının farkında bile değildi. Bunu gören eşi, hemen yanına yaklaştı ve şokta olduğunu anlayıp, onu sözsüz sakinleştirmeye çalıştı. Sözlerin pek de tesiri olmayacağını anlamış olacak ki sadece, gözleri ile “sakin ol” diyordu Gülçin’e. Gülçin, zaten gayet sakindi. Zihninde sadece annesine, “sen ne biçim ezik bir kadınsın; senin hiç gururun yok mu? Nasıl kendini bu kadar ezdirirsin? Senin gibi asla olmayacağım.” Söz kılıcından yaralanan annesinin yüreğini düşündü, ne kadar da düşüncesiz ve hunharca davrandığını düşünüp adeta kendine zulmediyordu. Şu an kendi canını ne kadar acıtırsa, o kadar rahatlayacağını düşünen Gülçin, sürekli ailesine yaptığı haksızlıkları hatırına getiriyordu.

Şimdi doğrulup, hiç değilse annesinin mezarına gitmeliydi. Yıllardır içinde öldürmeye çalıştı ailesini, köyünü; aslında öldürmek yerine içinde yaşatmıştı her seferinde. Her gün çile çekmişti, her gün kendiyle kavgalıydı. Bu yüzden bu hayatta nereye ulaştığını soracak olursa bir gün biri, özüme ulaştım, ne kadar kaçmak istemiş olsam da diyecekti. Gurur izin verirse...

Evine ulaştığında, hiçbir şeyin değişmediğini gördü. Yine tezeğe bulanmış lastik ayakkabılar, içeriye kadar uçuşan saman çöpleri ve taze sağılmış süt kokuyordu. Hiçbir şey değişmemişti ama her şey değişmişti. Artık Gülçin, eskisi gibi kabuğundan utanmıyordu ve değişen bir diğer şey de annesinin artık ona taze inek sütü uzatamayışıydı. Ablaları da bunun farkında olmanın üzüntüsü ile birkaç dakika bakıştıktan sonra sarılıp ağlaşmaya başladılar. Gülçin bu vuslata geç kaldı. Yeğenlerine baktı, acısı vardı ama onları da yıllardır merak ediyordu, ne kadar belli etmese de. Hepsine sarıldı. Gülçin, Üsküp’e kaçarken yeğenlerinin üzerine sinen o köy kokusunu içine çekti. Bir an önce üzerindeki şehir miskinden kurtulmak istedi. Bu koku için ağır bedeller ödemişliğin yorgunluğu çöktü dizlerine ve yere yığılıverdi. Utandı. Özünden değil, vazgeçtiği şeyler değerler terazisini hafifletmişti, bu yüzden dayanamadı.

Yığıldığında, hemen ablaları koşuverdi, yere düşmeden onu yakalayıverdiler. Evet, ablaları. Büyük ablası şekeri su ile karıştırıp şerbet yapıp içirdi. Genelde bayılan kişilere şerbet içirilirdi. Biraz sonra Gülçin, kendine geldi. Etrafında baktı, ablaları ve müdire konuşuyorlardı. 

“En son konuştuğumuzda biraz rahatsız demiştiniz anneniz, bu kadar olduğunu bilseydim Gülçin’e de söylerdim.”

“Müdire Hanım, annem yemin ettirdi. Gülçin bilmesin dedi. Her gün Gülçin diye sayıklar oldu. Bize bile Gülçin diye seslenirdi. Tarlaya gitme dedik de bizi dinlemedi. Nöbetleşe her gün birimiz kalıyorduk. İyiyim deyip bizi eve gönderdi vefat etmeden iki gün önce. Yatıya gelmeyin dedi.” 

“Ben de iki hafta önce konuştum, Gülçin’i sordu. Evi, bağı nicedir diye uzunca konuştuk. Hiç hastalandığından bahsetmedi.” 

“Ooo, annemden bahsediyoruz Müdire Hanım, o kan kussa kızılcık şerbeti içtim derdi.” 

“Ah kızlar, en fazla Gülçin’in son bir defa olsun görüşememelerine üzüldüm. Yıllardır annesi, etinden tırnağından biriktirip ona harçlık gönderdi. Bunu dünya gözüyle kendisi söyleseydi keşke.”

“Sizi de çok zor durumda bıraktık, Gülçin bilmesin diye büyük yemin ettirdik Müdire Hanım, hakkınızı helal edin.”

“Aaa, olur mu öyle şey, helal olsun kızlar. Keşke elimden daha fazlası gelseydi.” 

“Daha ne olacak, daha ne yapacaksınız? Ne dediysek yaptınız, kız kardeşimize sahip çıktınız. Annem bu konuda çok rahattı, sadece Gülçin’in, bizi bir defa bile aramamasına çok içerledi, bu onu mahvetti. Bize söylemese de, kalbinin acısı gözlerinden belliydi. Son demlerinde, odasına çekilip, yalnız kalmak istiyordu. Bir defasında kapının arkasında durup, ne yapıyor diye bakmak istedim ve acı acı ağlayışını ve sahip çıkamadım deyişlerini duydum. İçeri girdiğimde, yeniyle göz yaşlarını sildi ve uyuyormuş gibi yaptı. Ben de hiç bozmadım.” 

Gülçin, ablasının ve müdirenin konuştuklarını duydu. Değişik bir hâl içinde, mırıldanmaya başladı: “Nasıl yani, annemler beni aramış mı? Yok, yok, yanlış duydum. Allah’ım...” Göz yaşları bu sefer hem mutluluk hem de üzüntüden dökülüyordu. Kendini, değerli hissetti. “Keşke bunları, şimdi öğrenmeseydim; çok geç” diye tırnaklarını yemeye başladı. Eşi, Gülçin’i görüp, sakinleştirmeye çalıştı. Dipleri kanayana kadar bu şekilde devam etti, sonra birden ablası gelip serice ellerini tuttu ve: “Yeter Gülçin!” dedi. “Bunları yapmanın, kimseye bir faydası yok. İnşallah sen, karnındakine annemden daha güçlü bir anne olursun” dedi. Ablası bunları söylerken sesinde, az da sitem hissedilmiyor değildi. 

Gülçin, sesini bile çıkarmadı. Ablası ne dediyse, ona itaat edercesine uydu. Annesi, güçsüz ve ezik değildi, annesi ona sahip çıkmıştı. Onu, okutmuştu. Annesi, onların dünyalarını renklendirmek için kendi renginden vazgeçmişti. Gülçin’in, annesinin tek bir amacı vardı, korumak. Gülçin ise, karnındaki dünyayı nasıl renklendireceğini, şimdiden dert edinmişti, kara kara düşünüyordu. Kendini çok güçsüz ve yalnız hissediyordu.

 

 

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 207. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 207. Sayı