Turagaaskı


 15 Eylül 2026


Yeni doğmuş tay, ıslak ve karmakarışık tüyleriyle güçlükle ayağa kalktı; incecik bacaklarının üzerinde sendeleye sendeleye, ürkek ve kararsız adımlarla yürümeye başladı. Benekli doru kısrak ise yan yatmış, boşuna ayağa kalkmaya çabalıyor, bacaklarıyla toprağı dövüyordu. Son bir gayretle başını kaldırdı, sönmekte olan bakışlarını tayına çevirdi; sanki:

“Ben bu dünyadan kim uğruna ayrılıyorum?..” dercesine ona baktı ve son nefesini verdi…

***

At bakıcısı Cögüör, yarış atı olan aygırdan gebe kalmış benekli doru kısrağı aramak için kalabalık at sürülerinin otladığı bütün alasları dolaştı. Akşam olmak üzereydi. Kısrağı bulmaktan ümidini kesen Cögüör, birden Hattıgı Irmağı kıyısındaki açıklığı hatırladı ve oraya yöneldi.

Açıklığa yaklaşırken bir yerde kargaların toplandığını gördü ve atını mahmuzladı. Ormanın kıyısında, yan yana bir kısrakla bir tay yatıyordu. Süvarinin yaklaştığını gören kargalar havalanıp karaçamların tepelerine kondular.

Cögüör tayın da ölmüş olduğundan emindi. Fakat tay sağ salimdi; yalnızca çok güçsüzdü ve bütün bedeni şiddetle titriyordu. Cögüör, kızılımsı sarı renkli, kara kuyruklu tayı pamuklu ceketine sardı, önüne, eyerin üzerine yerleştirdi ve eve doğru yola çıktı.

O akşam Cögüör'ün evinde büyük bir sevinç vardı. Her gün babaları eve yeni doğmuş bir tay getirecek değildi ya! Çocuklar tayın yanından ayrılmıyor, her biri ona inek sütü içirmek için yarışıyordu. Küçük Sançik bile ağabeylerinden geri kalmadı; biberonundaki sütü tayla paylaştı.

Annesiz kalan taya Turagaaskı adı verildi. Aradan birkaç gün geçince tayı tanımak mümkün değildi. Artık ayaklarının üzerinde sapasağlam duruyor, evin içinde hoplaya zıplaya koşuyordu. Evin hanımı Ketiriis'i öz annesi bellemişti; ipliğin iğneyi takip ettiği gibi onun peşinden ayrılmıyordu. Ketiriis ahıra giderse Turagaaskı da ahıra, eve dönerse tay da arkasından eve...

Bir ay sonra Turagaaskı'nın doymak bilmeyen iştahına Ketiriis'in tek ineğinin sütü bile yetmez oldu. Çareyi yağ fabrikasıyla anlaşarak orada kalan ayranlaşmış yağsız sütü almakta buldular. Ketiriis, omuz sırığına astığı kovalarla sütü eve taşıyordu.

Bir gün Turagaaskı önüne çıkan bütün engelleri aşarak çitin dışına çıkmayı başardı ve Ketiriis'e yağ fabrikasının yanında yetişti. Ketiriis eve dönerken biraz soluklanmak için omuz sırığını indirip kovaları yere koyar koymaz Turagaaskı koşarak geldi ve bir kova sütü tek solukta içip bitirdi. İkinci kovaya da uzanmıştı ki Ketiriis güç bela elinden aldı.

O günden sonra turagaaskı her gün yağ fabrikasına koşuyor, kendisine içecek çıkarılmasını bekliyor, önüne konan sütü şapırdata şapırdata emip bitiriyordu.

Çok geçmeden tayın tatlıya düşkün olduğu da anlaşıldı. Şeker mi, şekerleme mi, kurabiye mi... Ne olursa olsun, yumuşak dudaklarıyla hemen kapıyor, başını sallaya sallaya afiyetle yiyordu. Bu güzel şeylerin nerede “yaşadığını” öğrendikten sonra da Turagaaskı bütün gün dükkânın çevresinden ayrılmaz oldu.

Şehirden köye misafirliğe gelen çocuklarsa “ısıran” taydan kaçmak için çitlerin üzerinden atlıyorlardı. Ne korkunç, ne kocaman dişleri vardı onun!

Ev halkı içinde Turagaaskı’yla en çok vakit geçiren ve onunla en sıkı dost olanlar küçük Sançik ile köpek yavrusu Şarik'ti. Evin önündeki türlü otlarla kaplı çayırda üçü bütün gün birbirleriyle yarışarak koşarlardı.

Bazen Turagaaskı oyunun heyecanına kapılıp göğsüyle ya da böğrüyle Sançig'e bir vurur, çocuk çimenlerin üzerinde yuvarlana yuvarlana giderdi. O zaman bir ağlamadır kopardı! Şarik, sanki onu teselli edercesine Sançik'in yanaklarından süzülen iri gözyaşlarını yalamaya başlar, Turagaaskı da suçlu suçlu başını ağlayan çocuğun üzerine eğerdi. Sançik biraz ağladıktan sonra tayın boynuna sarılır, çok geçmeden üçü yeniden yarışarak koşturmaya başlardı.

Turagaaskı büyüdükçe yaramazlığı da arttı. Bir gün ahıra girip köşede duran kovadaki gazyağını içti ve neredeyse ölüyordu. Neyse ki hemen fark ettiler, veterineri çağırdılar. Midesini temizlemek için lavman bile yapmak zorunda kaldılar. Ertesi günse Turagaaskı hiçbir şey olmamış gibi kuyruğunu havaya dikip çayırda koşturuyordu.

Sonra, domuz ahırının çevresinde masum masum dolaşmasının da bir sebebi olduğu ortaya çıktı. Yemliğe yiyecek dökülmesini bekliyor, evin hanımı uzaklaşır uzaklaşmaz gizlice domuzun yemeğine ortak oluyordu. Zavallı domuz keyifle şapırdata şapırdata yemeye başlamışken Turagaaskı bütün sıvıyı emip bitiriyor, ardından uzun diliyle dipte kalan koyu kısmı da sıyırıyordu.

Domuz öfkeden ciyaklamaya başlayınca Turagaaskı hemen birkaç adım uzaklaşıyor, hiçbir şey olmamış gibi ot yoluyormuş numarası yapıyordu.

Evdekiler arasında Turagaaskı en çok Cögüör'e saygı duyar, biraz da ondan çekinirdi. Cögüör akşamları kırların özgür rüzgârlarının ve at terinin kokusunu üzerine sindirmiş halde eve döndüğünde Turagaaskı onu karşılamaya koşardı.

Cögüör hiçbir zaman tayı okşayıp sevmezdi. Ama Turagaaskı onun sert bakışlarını, sağlam ve kendinden emin duruşunu severdi.

— Nohoo (oğlum), Turagaaskı! Sen bu köyde bir türlü uslu durmayı öğrenemeyeceksin! Yarın seni Mutuk Harahı’n sürüsüne götürüyorum. O sana şeker yedirmez; sana nizam öğretir! — dedi Cögüör, tayın bir başka yaramazlığından sonra kesin kararını vererek.

Böylece Turagaaskı kendini Hattıgı'daki at sürüsünün içinde buldu. Sürü, sürüydü işte. Burada başka kurallar, başka bir düzen ve bir önder vardı. Burada Sançik'le yarışıp onu yere deviremez, Şarik'i ensesinden yakalayıp silkeleyemez, zavallı domuzun yemeğini elinden alıp onu bağırtamazdın!

Turagaaskı kendi soyundan atları görünce toparlandı, boynunu dikleştirdi ve rahvan adımlarla yanlarına koştu. Ama aygır onda kendi kanını tanımadı. Onu acımasızca ısırdı, ardından ön ayağıyla sertçe vurup sürüden uzaklaştırdı.

Ana memesinin ne olduğunu hiç bilmeyen Turagaaskı, tayların kısraklardan süt emişlerini şaşkınlıkla seyrediyordu. Kısrak sütünün tatlı kokusunu alınca, taylardan birini annesinin memesinden uzaklaştırmaya çalıştı. Fakat kısrağın öyle bir tekmesini yedi ki sersemledi.

Çaresiz, Cögüör 'ün korumasına sığınmak zorunda kaldı.

Akşam Cögüör atının başını eve giden yola çevirdiğinde Turagaaskı da onun peşinden koşmaya başladı. Evine, sadık arkadaşları Sançik ile Şarik'in yanına dönmek istiyordu.

Fakat Cögüör tayın arkasına takıldığını görünce sert bir sesle bağırdı:

— Geri dön, Turagaaskı! Geri!

Yapacak bir şey yoktu.

Turagaaskı başını öne eğerek yol ayrımında kaldı...

Birkaç gün boyunca sürüden uzakta otladı. Sürü başka bir alaasa (alaas Orta Yakutistan’a özgü doğal bir çöküntüdür. Sürekli donmuş toprakta yer altı buzunun erimesi ve zeminin çökmesiyle oluşur. Zamanla alasın içinde çayır ve çoğu zaman bir göl oluşur.) geçtiğinde, ipliğin ardındaki iğne gibi o da peşlerinden gidiyordu. Aradaki mesafeyi korumaya çalışıyordu; görünmez sınırı bir adım aştığı anda aygır hemen fark ediyor, koşup onu yeniden uzaklaştırıyordu.

Bir gece sürü konaklamak için durmuştu. Turagaaskı yarı uykulu haldeyken ormanın içinden kendisine doğru dev gibi kara bir şeyin hızla geldiğini gördü.

Dehşete kapılıp yana sıçradı. Böylece ayının pençeli devasa patisinin öldürücü darbesinden kurtuldu.

Tehlikenin büyüklüğünü anlayan tay, gücü yettiğince, titrek ince sesiyle kişneyerek sağa sola kaçışmaya başladı. Yırtıcı peşini bırakmıyor, pençesiyle vurup onu yere devirmeye çalışıyordu. Fakat tay her seferinde son anda kurtuluyordu.

Sürü ayının kokusunu alınca paniğe kapılarak alasın ortasına doğru kaçtı.

Turagaaskı incecik sesiyle kişneye kişneye, çaresizlik içinde tavşan gibi zikzaklar çizerek onların peşinden koşuyordu.

Ayı, tayın yorulup gücünün tükenmesini bekleyerek onu kovalamaya devam etti. Dramın sonu yaklaşmıştı... Tam o sırada sanki bir kasırga gelip kovalamacanın içine daldı. Turagaaskı ile ayının arasına öfkeden kudurmuş aygır girdi!

Ayı beklemediği bu saldırı karşısında arka tarafının üzerine çöktü.

Sürünün önderi Mutuk Harah, Turagaaskı'yı sıkıca birbirine sokulmuş atların arasına doğru itti. Sürü bir anlığına açıldı ve Turagaaskı kendini onların tam ortasında buldu.

Devlerin savaşı başladı.

Sürünün önderi Mutuk Harah ile koca ayının ölüm kalım savaşı...

Ayı kulakları delen çığlıklarla güçlü pençe darbeleri indiriyor, aygır öfkeyle soluyarak ön ayaklarıyla vuruyor, bir topaç gibi dönüp arka ayaklarıyla ölümcül tekmeler savuruyor, güçlü çeneleriyle yırtıcıyı ısırıyordu.

Altlarındaki çimenlik kısa sürede sürülmüş tarla gibi kapkara toprağa dönüştü.

Ayı öfkeyle genç karaçamları kökünden söküp aygırın üzerine fırlatıyor, geniş pençe darbeleriyle rakibinin bel kemiğini kırmaya çalışıyordu.

Mutuk Harah şahlanıyor, ön ayaklarıyla ayıya davul döver gibi vuruyor, ona ölümcül darbeyi indirme fırsatı vermiyordu.

Bir ara ayının pençesi aygırın cidagosunu yarıp geçti. Yaranın içinden oluk oluk kan aktı.

Kan kokusuyla çılgına dönen yırtıcı, başını eğip var gücüyle aygırın üzerine atıldı. Fakat Mutuk Harah'ın korkunç bir çift arka ayak darbesiyle geri savruldu.

Ayının birkaç kaburgası kırılmıştı...

Gece ormanının sessizliği ölümcül mücadelenin korkunç gürültüsüyle paramparça olmuştu.

Turagaaskı, dehşet verici seslerden korkuya kapılmış halde kısraklardan birine sokuldu. Kısrak onu kabul etti. Bir ara ayının dev pençeleri atın keçeleşmiş kuyruk kıllarına takıldı.

Mutuk Harah, ayının ölümcül tutuşundan kurtulmak için arka ayaklarıyla tekmeler savurmaya başladı. Ayı ise tüylerin arasına saplanmış pençelerini kurtarmak için umutsuzca çabalıyor, korkunç bir şekilde böğürerek serbest kalan öteki pençesiyle aygırın sağrısına geniş darbeler indiriyordu.

Mutuk Harah birden ileri atıldı ve ayıyı yere devirdi.

Yere düşen yırtıcının toparlanmasına fırsat vermeden göğsüne, başına, her yerine durmaksızın vurmaya başladı. Kemiklerin kırılma sesleri gecede çatır çatır yankılanıyordu. Ayı önce direnmeye çalıştı. Sonra darbeleri seyrekleşti. Zayıfladı...

Doğan güneşin ilk ışıkları alası aydınlattığında, deliye dönmüş Mutuk Harah'ın ölü ayıyı arkasından sürüklediği görüldü...

 

***

O zamana kadar özgür çayırlarda başına buyruk dolaşmış üç yaşındaki genç aygırın üzerine zorla bir başlık geçirildi, ağıla götürülerek sergeye — at bağlama direğine — sımsıkı bağlandı.

Özgürlüğünün kısıtlanmasına içerleyen Turagaaskı öfkeyle sağa sola atılıyor, toynaklarıyla toprağı eşeleyip duruyordu.

At kılından örülmüş bağ çok sağlamdı. Genç aygır ne kadar kurtulmaya çalışsa da ip kopmuyordu...

Nasıl olurdu böyle bir şey!

Şimdi onun Çuoraayıtta alaslarında olması gerekirdi! Alasın dalgalanan otlarının arasında alnında yıldız bulunan kır kısrakla yarışa yarışa koşması gerekirdi!

Oysa şimdi burada, özgürlüğü elinden alınmış, sımsıkı bağlanmış halde duruyordu.

Turagaaskı umutsuzluktan şahlanarak göğsünü sergeye vuruyor, fakat direk toprağın derinliklerine sağlamca gömülmüş olduğu için milim kıpırdamıyordu.

Sanki sarsılmazlığıyla böbürleniyor:

“Ben Cösögöy'ün senden çok daha azgın evlatlarını kısa dizginde tuttum!” diyerek aygırın bütün saldırılarına metanetle dayanıyordu.

Üstelik orada, Çuoraayıtta'da, kısa boylu, keçeleşmiş kahverengi tüylü o cılız tay, Тураҕааскы'nın yokluğundan yararlanıp alnında yıldızı olan kır kısrağın etrafında dolanıyordu!

Turagaaskı orada olsa o yetersiz beslenmiş zavallıyı kısrağın yanına bile yaklaştırmazdı! Öfkeden soluğu kesilircesine burunlarını şişiriyor, bağlarını koparmak için sağa sola saldırıyordu.

Böylece bitmek bilmeyen bir gün ve bir gece geçti.

— Nohoo Turagaaskı! Senin de güneşinin doğacağı gün gelecek! Bu yaz büyük yaz yarışlarında o hızlı bacaklarınla, ünlü yarış atı Mutuk Harah'ın değerli bir oğlu olduğunu kanıtlamalısın! — dedi sessizce arkasına yaklaşan Cögüör.

Çocukluğundan beri Cögüör'ü sahibi olarak tanıyan Turagaaskı sakinleşti.

Eyerlenmesine ses çıkarmadı. Fakat sıra gemi ağzına takmaya gelince, sanki bundan böyle ömrü boyunca onu bu demir parçasının yöneteceğini anlamış gibi arka ayaklarıyla çifte atıp başını savurmaya başladı. At bakıcılarının kantarmayı ağzına sokmasına izin vermedi.

Ama sonunda adamlar onu alt ettiler. Çevik bir delikanlı tek hamlede eyere atladı ve bacaklarıyla Turagaaskı'nın böğürlerini sımsıkı kavradı.

Bağı bir anda çözdüler. Haydi bakalım, kim kimi yenecekti!

Genç aygır sırtındaki biniciyi atmak için çılgınca sıçramaya, sağa sola savrulmaya başladı. Bir şahlanıyor, bir arka ayaklarını havaya fırlatarak çifte atıyordu.

Binici fazla dayanamadı. Turagaaskı'nın bir sıçrayışında havaya fırlayıp yere çakıldı.

Ama hemen kalktı, yeniden üzerine atladı. Bu kez eyerde daha uzun kaldı. Yine de genç aygır sonunda onu yere atmayı başardı. Binici inatçı çıktı.

Üçüncü kez Turagaaskı'nın sırtına bindi; bir dizginleri sıkıyor, bir gevşetiyor, ata burada asıl söz sahibinin kim olduğunu hissettirmeye çalışıyordu.

Turagaaskı gemi dişlerinin arasına sıkıştırmış, ağzından kanlı köpükler saçarak sıçrıyor, kendisini boyunduruk altına aldırmıyordu.

Bu kez binici öyle bir düştü ki sanki yer sarsıldı!

Düşmenin şiddetiyle sersemlemiş, hemen ayağa kalkamamıştı.

Sonunda doğruldu, yerde duran bir kazığı kaptı ve aygıra doğru yürüdü.

— Dur! Sen aptal mısın? Becermeyen sensin, suçu attan mı çıkarıyorsun? Git de önce burnunu sil! — diye Cögüör beceriksiz biniciyi kovdu. — Turagaaskı'yı yakalayın, buraya getirip bağlayın. Sakinleşip nefesini topladıktan sonra onu ben eğiteceğim!

Cögüör, genç aygırın gördüğü sert muamelenin ardından sakinleşmesini bekledi. Sonra yavaşça yanına yaklaştı.

Turagaaskı gelen insanı görünce yeniden paniğe kapıldı.

— Dur, dostum, dur! Nedir bu halin? Bir tek seni mi böyle eğitiyorlar? — dedi Cögüör sert fakat sakin bir sesle. — Daha ne zamana kadar genç kısraklarla yarışıp oyun oynayacaksın? Senin kaderin yarış atı olmak! Artık insanları hızlı bacaklarınla sevindirme zamanın geldi!

Cögüör Turagaaskı'nın boynunu sevgiyle okşadı, cebinden bir parça şeker çıkarıp uzattı.

Turagaaskı şekeri yumuşacık dudaklarıyla aldı, kıtır kıtır yemeye başladı.

Neredeyse unuttuğu o özlem dolu tadı yeniden hissedince eski alışkanlığı uyandı. Cögüör'ün cebine doğru uzandı, kumaşı dişlerinin arasına incitmeden alıp hafifçe çekiştirdi.

Bir tane daha istiyordu. Cögüör cebinden ikinci şekeri çıkardı.

Turagaaskı çocukluğunun tadına dalmışken Cögüör bir anda bağı çözüp çevikçe eyere atladı.

Aygır öfkeyle soludu ve biniciyi sırtından atmak için sağa sola sıçramaya başladı. Ama Cögüör sanki eyerle bir olmuştu. Sert elleriyle dizgini öylesine çekti ki gem Тураҕааскы'nın ağzına acıyla saplandı ve aygır başını geriye atmak zorunda kaldı.

Cögüör onu ortasında göl bulunan alasa çevirdi, ardından dizgini gevşeterek Turagaaskı 'ya dilediğince koşma fırsatı verdi.

Gölün çevresinde birkaç tur attılar.

Turagaaskı birkaç kez biniciyi sırtından atmak için sıçramayı denedi. Fakat her seferinde gerilen dizgin ona biniciyi dinlemenin daha iyi olacağını anlatıyordu.

Akıllı at, yönetimin binicide olduğunu kısa sürede anladı.

Koşması gerektiğinde koşuyor, yürümesi gerektiğinde adım adım yürüyordu...

...O günden sonra genç aygırın hayatı tamamen değişti.

Yemek, su, antrenman... Hepsinin belli bir saati vardı.

Bazen başka yarış atlarıyla birlikte antrenman koşularına çıkarılıyordu.

Turagaaskı özgür yaşadığı günlerde de komşu sürülerin hızlı atlarıyla yarışmayı severdi. Fakat o koşular, şimdiki antrenmanların yanında çocuk oyuncağıydı.

Zamanla yeni hayatına alıştı.

Hatta antrenman yapmaktan hoşlanmaya başladı.

Toplu koşularda Turagaaskı tecrübeli yarış atları Çagılgan, Bıççantay ve Kııdam'la yarışıyordu.

Çahılgan, açık renk yeleli ve kuyruklu kır bir aygırdı; yıldırım gibi uçardı. Bıççantay, iri gözlü beyaz bir attı. Uzun bacaklarını ileri savurarak bir sığın gibi koşuyor, kimsenin önüne geçmesine tahammül edemiyordu; geçen olursa sarı dişleriyle kapmaya bile çalışırdı. Kııdam ise iyi huylu bir aygırdı. Rakiplerinin hiçbirine kin beslemez, hepsine aynı sakinlikle davranırdı. Koşarken zarifçe sıçrar, adeta dans ederdi.

Bir süre sonra dördünü de yularlarından tutup başka bir yere götürdüler. Oraya vardıklarında antrenmanlar devam etti.

Turagaaskı'nın üzerine Cögüör'ün ortanca oğlu Kuz’ka'yı bindirdiler. Turagaaskı önce biraz sıçrayıp çifte atmaya yeltendi. Fakat Kuz’ka genç yaşına rağmen tecrübeli bir biniciydi ve onu çabucak sakinleştirdi.

Bir sabah yarış atlarının çalıştığı alas, gürültülü bir insan kalabalığıyla doldu. Turagaaskı hayatında bu kadar çok insanı bir arada görmemişti. Heyecanlandı, yerinde duramaz oldu.

Cögüör bunu görünce yanına geldi, boynunu okşayarak sakinleştirdi. Geleneğe göre ilk koşuya yalnızca genç yarış atları çıkarıldı. Seyirciler onları görünce beğeniyle uğuldadı. İlk kez yarışacak atlar bu gürültüden ürküp sabırsızlanmaya başladılar.

Metal metale vurulduğunda çıkan ses duyulur duyulmaz bütün atlar ileri fırladı.

Yalnız Turagaaskı bir an gecikti.

Cögüör avucuyla sağrısına vurdu.

— Çok sıkıştırma! Atı tüketirsin! Kendi temposunda koşsun! — diye Kuz’ka'nın arkasından bağırdı.

Turagaaskı bütün gücüyle koşuyor, rakiplerini birer birer geride bırakıyordu.

Seyirciler çılgına dönmüştü:

— Meeçik!

— Subullar!

— Sııdam!

— Uolçaan!

— Meeçik!

Turagaaskı'nın önünde yuvarlak gövdeli bir aygır top gibi sıçraya sıçraya ilerliyordu.

İkisi arasında uzun süren birincilik mücadelesi başladı. Turagaaskı bir türlü Meeçik'i geçemiyordu; çünkü Kuz’ka dizginleri güçlü elleriyle tutuyor ve onu bilerek frenliyordu.

Son tura girdiklerinde Kuz’ka dizgini bıraktı. Turagaaskı bunun kendi zamanı olduğunu anladı. Özgürlüğü hisseder hissetmez ileri atıldı ve bir anda rakibini geçti.

Мeeçik ona yetişmeye çalıştı ama aralarındaki mesafe gittikçe açılıyordu. Bitiş çizgisi artık çok yakındı. Tam o sırada bir direğe asılmış, tabak biçimindeki tuhaf şeyden gök gürültüsü gibi bir ses patladı:

— Oo! Bitişe ilk yaklaşan, Мendigi'den gelen Turagaaskı adlı aygır! Vay canına! Çakır'ın efsanevi yarış atı Мeeçik, Turagaaskı'nın çevik toynaklarının kaldırdığı tozun içinde kayboldu!..

Turagaaskı bu gök gürültüsü gibi sesten öylesine korktu ki bir anda yarış yolundan yana fırladı ve o korkunç şeyden olabildiğince uzağa kaçmaya başladı.

— Turagaaskı yarıştan çıktı!..

— Мeeçik kazandı! Yaşasın!

Seyirciler coşkudan kendinden geçmişti.

Кuz’ka güçlükle Turagaaskı 'yı sakinleştirdi. Sonra attan indi ve onu yularından tutarak tribünlerin yanına getirdi. Turagaaskı yarışı kaybetmişti. Ama herkes yeni bir yarış yıldızının doğduğunu anlamıştı.

Bir gün Turagaaskı'yı, yenilmezlikleriyle ün salmış Çagılgan, Bıççantay ve Kııdam'la birlikte nehrin karşı kıyısına geçirdiler ve çok uzaklara götürdüler.

Vardıkları yerde kendi alaslarındakinden bile daha fazla insan vardı.

İnsanların uğultusunun yanı sıra, havayı daha önce hiç duymadığı tok ve gür sesler sarsıyordu. Turagaaskı o yabancı gürültü karşısında yine startta bocaladı. En son çıkan o oldu. Fakat giderek hızlandı ve rakiplerini birer birer geçmeye başladı.

İkinci sırada koşan ata yetişip onu geçmek üzereyken, avına pençelerini geçirmiş bir şahine benzeyen rakip binici, kamçısını savurarak Turagaaskı'nın başına vurdu. Aygır acıyla başını kaldırdı ama koşmayı bırakmadı.

Doru at onu yarış yolunun dışına sıkıştırmaya çalıştı. Turagaaskı geri çekilmedi; göğsüyle rakibini itip önüne geçti. Öfkelenen binici bu kez kamçısını Kuz’ka'nın sırtına indirdi.

Kuz’ka sırtındaki yakıcı acıya rağmen kavgaya girişmedi. Bütün dikkatini önde giden koyu kahverengi atı yakalamaya verdi.

Turagaaskı'nın başı lider atın sağrısına ulaştığı anda öndeki binici kamçısının sapıyla geniş torbas çizmesinin koncuna vurdu. Çizmeden havaya yeşilimsi kahverengi bir toz şeridi yükseldi. Neyse ki tam o sırada bir rüzgâr esti ve tozun büyük bölümünü yana savurdu. Кuz’ka yine de bir kısmını içine çekti. Hapşırmaya, öksürmeye başladı.

“Mahorka! Yeter ki atımın nefesini kesmesin!”

Bitiş çizgisini ilk onlar geçti.

Seyirciler ayağa kalkarak onları selamladı.

— Yaşasın! Yaşasın! Amgalılar!

— Yaşasın! Yaşasın Turagaaskı!..

Bundan sonraki yarışlarda Turagaaskı liderliği artık kimseye bırakmadı.

Kalabalık insan topluluklarına, yüksek ve tok seslere alıştı. Rakiplerinin çeşit çeşit hilelerini öğrendi, onları nasıl boşa çıkaracağını da kavradı.

Sonunda eve dönme vakti geldi. Kendi kıyılarına ulaştıklarında Cögüör:

— Haydi, doğduğunuz yerlere koşun! — diyerek atların yularlarını çıkardı.

Dörtlünün önderi Çagılgan doğruca güneye doğru dörtnala kalktı.

Diğerleri de arkasından gitti.

— Şu şeytanlara bak! — diye Дьөгүөр ile Кuz’ka arkalarından kahkahalarla güldüler.

Çagılgan bütün gece hiç durmadan, kimi zaman tırısla, kimi zaman adım adım, yalnızca kendisinin bildiği patikalardan dostlarını ormanların, tarlaların, derelerin, bataklıkların ve tepelerin arasından geçirdi.

Sabaha karşı mavi bir pusun ardından uzakta Amma'nın dağları görünmeye başladı. Çagılgan içli bir kişneme koyuverdi ve bütün gücüyle memleketine doğru koşmaya başladı.

Dostları da arkasından uçtu...

Unutulmaz Amma vadisi dörtlüyü ipek gibi otların dalgalanan halısıyla, türlü çiçeklerin baş döndürücü kokusuyla, berrak Amma Güzelinin parlak güneş altında milyarlarca elmas gibi ışıldayan sularıyla karşıladı.

Atlar koşarak gelip kendilerini nehre attılar. Yumuşak akıntılar, uzun yolculuğun terine bulanmış yorgun bedenlerini okşamaya, yıkamaya başladı. Burunlarından keyifle soluyarak nehir boyunca yüzdüler, sonra karşıya geçtiler, tekrar geri döndüler; bedenlerine işlemiş tozu, kiri yıkayıp attılar. Yeterince yüzdükten sonra kıyıya sıçradılar ve silkinmeye başladılar.

Güneş ışığında altın gibi parıldayan su damlacıkları çevrelerinde gökkuşağından bir bulut oluşturdu. Doğdukları topraklara dönmenin sevinciyle yüksek sesle kişneyip geniş vadi çayırlarında birbirlerini kovalayarak oynamaya başladılar.

Turagaaskı uçsuz bucaksız çayırlarda başını alıp koşarken ilk kez doğduğu alası özlemenin ne olduğunu anladı.

O günden sonra bu duyguyu, inişlerle çıkışlarla, sevinçli ve kederli günlerle dolu bütün Yarış Atı hayatı boyunca içinde taşıdı.

Nerede olursa olsun düşünceleri hep Amma'daydı.

Aydınlık sularıyla akan nehirde...

Büyük yarışlardan sonra Amma vadisinin engin çayırlarında yeniden kavuştuğu özgür hayatta...

 

***

 

Zaman hızla akıp gidiyordu. Turagaaskı bugüne dek hiçbir rakibini önüne geçirmemişti. Fakat zamanla gücünün azaldığını hissetmeye başladı. Bir gün bir başkasının kendisini geçeceğini biliyordu. Her şeyin bir zamanı vardı. Ve bir sabah Turagaaskı bunun son büyük yarışı olduğunu anladı. Bunu doğal karşıladı. Umutsuzluğa kapılmadı. Yalnızca içinde belli belirsiz bir heyecan vardı. Starta çıkarıldığında rakiplerine göz gezdirdi.

Parlak kara tüylerinin altında kasları dalgalanan, uzun ve güçlü bacaklı yağız aygırı görür görmez esas rakibinin o olduğunu anladı. Birden gözlerinin önünden efsanevi Çagılgan'ın son yarışı geçti. Bitişe yaklaşırken o, Turagaaskı, Çagılgan'a yetişmiş ve onu geçmişti. Çagılgan öfkeden acı bir sesle kişnemiş, yeniden öne çıkabilmek için bütün gücüyle kendini parçalarcasına koşmuştu.

Ama Turagaaskı ona acımamıştı. Tam tersine, efsanevi ve yenilmez yarış atını geçtiği için sarhoş olmuş gibi hızını daha da artırmış, bitiş çizgisini ilk geçmişti.

Sonra başını gururla kaldırmış, alnında yıldız bulunan kır kısrak Sardaana'nın önünde gösteriş yapmış; boynuna takılan kırmızı ipek zafer kurdelesiyle tribünlerin önünde rahvan yürüyerek gururla dolaşmıştı...

Bugünse o gün Çagılgan'ın yaşadıklarını yaşama sırası ona gelmişti... Yağız aygırı hazırlıksız yakalayıp birkaç değerli metre kazanmak isteyen Turagaaskı daha start verilir verilmez bütün gücüyle ileri fırladı.

Soylu yağız biraz geride kaldı, fakat görünmez bir iple ona bağlanmış gibi aynı mesafeyi koruyarak peşinden geldi. Ne yaklaşıyor ne de uzaklaşıyordu. Neredeyse bütün mesafeyi böyle koştular. Son turda yağız aygır belirgin bir gayretle öne atıldı. Bir baş farkla Turagaaskı'nın önüne geçti! Turagaaskı içerleyerek kişnedi. Ve tıpkı o uğursuz günde Çagılgan'ın yaptığı gibi acı bir çığlık çıkararak bütün gücüyle koşmaya başladı. Yağız aygır gözünde çocukken ölümüne korktuğu ayıya dönüşmüştü.

Ondan kaçamazsa mutlaka ezilip yok olacaktı...

— Ne büyük talihsizlik!!!

Turagaaskı yağızı yarım baş farkla geçti.

Hakemlerin ve taraftarların arasında sert bir tartışma başladı.

— Kazandı!..

— Kaybetti!!!

— Yarım baş öndeydi!

— Sizin Turagaaskı bir baş farkla kaybetti!

— Hayır! Öyle değil! Turagaaskı!!!

— Kazandı!..

— Kaybetti...

Turagaaskı'nın bunların hiçbirine aldırdığı yoktu. Bedeni terli köpüklerle kaplanmış olsa da bir şeyi kesin olarak biliyordu: O, yarışlardan yenilmeden ayrılıyordu... O günden sonra Turagaaskı büyük yarışlara bir daha katılmadı.

Artık Cögüör'ün binek atı olmuştu. İlk kez boynuna hamut geçirip kızağa koşmaya çalıştıklarında ise öyle bir direnç gösterdi ki tekmeleriyle okları kırdı, kızağın ön kısmını parçaladı, eğitildiği ilk günlerdeki gibi çifte atıp hamudu, eyer takımını, yayı karların üzerine savurdu.

“Sırtıma binmek istiyorsanız buyurun! Ama beni hamuda sokamazsınız!”

— Peki, peki! Öyle olsun! Sen eyer altında kal! Satnı soyundan gelme haylaz! — diye Cögüör yere tükürdü.

Söyleniyordu ama sesinde belli belirsiz bir memnuniyet vardı. Böylece Turagaaskı güzel çocukluk yıllarının geçtiği kendi avlusuna geri döndü. Artık büyümüştü.

Bir daha gazyağı içmeye kalkmayacak, domuzun yemini çalmayacaktı. Cögüör sabahın ilk ışıklarıyla Turagaaskı'yı eyerliyor, kolhozun at sürülerinin otladığı uzak alasları dolaşıyordu. Turagaaskı bu gezileri severdi.

Çünkü çocukluğunda bu alaslarda yarışmış, kendisine yuva olan Mutuk Harah sürüsünün taylarıyla koşturup oynamıştı.

Yıllar geçti. Cögüör yaşlandı, ağırlaştı. Artık eskisi gibi tek hamlede atın sırtına sıçrayamıyordu. Atı çitin yanına çekiyor, önce çitin sırığına basıp oradan eyere çıkıyor ya da üzerine basacak bir kütük arıyordu. Bazen Turagaaskı'nın yaramazlığı tutardı.

Cögüör, köpek kürkünden yapılmış kalın giysisi içinde küçük bir ayıya benzeyerek ata binebilmek için kütüğün üzerine tırmanmaya başladığında, Turagaaskı onun yakasından dişleriyle tutar ve kütüğün üzerinden çekip karların içine yuvarlardı.

Cögüör kar yığınının içinden güçlükle çıkar, ensesinden içeri dolmuş karları silkelerken söylenirdi:

— Nohoo! Turagaaskı! Yeter artık şu oyunların! Bir yerimi kıracağım...

Bazen de Turagaaskı tembelliğe kapılır, yaşlı bir beygir gibi ayaklarını sürüyerek yürürdü.

İki üç araziyi dolaştıktan sonra hemen geri dönmeye, eve yönelmeye çalışırdı. Ama akşam olup eve dönüş vakti geldi mi sanki kanatlanırdı. Adımları hızlanır, ne kadar uzak olursa olsun eve giden mesafeyi kısa sürede aşardı.

Cögüör dışında hiç kimseyi üzerine bindirmezdi. Başka biri sırtına çıkmaya kalkarsa birkaç saniye içinde kendini yerde bulurdu. Zamanla Turagaaskı'ya binmeye heves eden kimse de kalmadı. Cögüör onunla bir insanla konuşur gibi konuşuyordu:

— Bu arazide bizim sürüler yok. Sağıl Uyalaah'a gidelim!

— Haydi, Emçirii'nin sürüsünü arayalım.

Turagaaskı, Cögüör'ün gösterdiği yere hiçbir teşvik beklemeden yönelirdi. Birbirlerini yarım sözden anlıyorlardı. Bir kış günü, keskin ayazda eve dönerlerken oduncuların kulübesinde mola verdiler. Daha önce de burada durmuşlardı. Cögüör oduncularla çay içer, fazla oyalanmadan dışarı çıkardı. Ama bu kez içeride uzun süre kaldı. Hava karardı. Soğuk daha da sertleşti. Direğe bağlı Turagaaskı'nın bedeni soğuktan ince ince titremeye başladı. Ara sıra biri ihtiyacını gidermek için dışarı çıktığında aygır hafifçe kişniyor, kendini hatırlatıyordu. Sonunda kapı açıldı. Cögüör adımlarla dışarı çıktı.

— Nohoo, Turagaaskı! Haydi eve gidelim! Güzel dostum benim, kızma bana-a! Ketii bize eve varınca günümüzü gösterecek!.. — dedi ve atın yüzünü koklamaya çalışırken salyalarıyla burnunu ağzını ıslattı.

Cögüör'ün ağzından gelen dayanılmaz içki kokusundan hoşlanmayan Turagaaskı rahatsızca soludu ve başını yukarı kaldırdı.

— Hadi ama! Olur böyle şeyler, dostum!..

Cögüör uzun süre ata çıkmaya uğraştı. Sonunda güç bela eyere yerleşti. Uzun süre bağlı kalmış rahvan at birden ileri fırladı. Cögüör genç bir delikanlı gibi üzengilerinin üzerinde doğrulup kolunu sallayarak sarhoş sesiyle şarkı söylemeye başladı.

Rahvanın yumuşak koşusuyla sallana sallana uyuklamaya başladı. Bedeni eyerde bir sağa, bir sola yatıyordu. İşte uzakta köyün ışıkları da görünmüştü. Nehrin yüksek kıyısına tırmanmaya başladıkları sırada Cögüör attan düştü. Turagaaskı geri döndü. Üzerine eğildi. Sahibinin kalkmasını bekledi. Fakat Cögüör yüksek sesle horlayarak uyuyordu. At bir ayağından ötekine ağırlığını vererek uzun süre bekledi. Hareketsiz kaldıkça soğuk içine işlemeye başladı. Yüksek sesle kişnedi. Cögüör horlamaya devam ediyor, kıpırdamıyordu bile. Turagaaskı ne yapacağını bilemedi. Önce eve doğru koşmaya başladı. Sonra geri döndü. Burnuyla sahibini dürttü. Cögüör sarhoş uykusunun içinden yalnızca elini sallayıp rahatsız eden attan kurtulmaya çalıştı. Turagaaskı bir şey yapamayacağını anlayınca yeniden eve doğru dörtnala gitti...

Keteriis, kocasının bu kadar gecikmesinden endişelendiği için hafif uyuyordu. Toynak seslerini işitince yataktan kalktı, çaydanlığı ocağa koydu. Fakat kapıdan kimse girmedi. Biraz sonra atın kişneyip yeniden uzaklaştığını duydu. Bir felaket olduğunu anlayan Ketiriis, tatlı uykusunda olan oğlu Sançik'i uyandırdı...

 

***

 

Cögüör birinin yakasından sertçe çekip kendisini bir yere sürüklediğini hissederek uyandı.

— Bırak! Bırak diyorum! Beni bırak! Niye uyutmuyorsun beni? Kimsin sen? Bir kalkayım, görürsün sen! Bırak dedim sana!

Kendine geldiğinde yolun ortasında oturduğunu fark etti. İliği kemiği donmuştu. Başının üzerinde ona eğilmiş Turagaaskı duruyordu. Kalkmak istedi ama soğuktan taş kesilmiş eklemleri onu dinlemedi ve yüzüstü karların içine düştü.

— Ben ne talihsiz adamım! Donup öleceğim! Beni kurtaracak kimsem yok! Başımıza gelen işe bak! — diye söylene söylene güçlükle dört ayak üzerine kalkıp eve doğru sürünmeye çalıştı.

Turagaaskı ne yapacağını şaşırdı. Bir o yana, bir bu yana döndü. Sonra birden sahibinin önüne uzandı.

— Oo, benim yavrum!.. — dedi Cögüör.

Güçlükle sürünüp Turagaaskı'ya ulaştı, binbir zahmetle eyere tırmandı ve atın boynunun üzerine yüzükoyun kapandı. Turagaaskı sahibini düşürmemek için büyük bir dikkatle ayağa kalktı ve köye doğru ilerledi.

Nehrin yüksek kıyısına çıktıklarında karşıdan Ketiriis ile Sançik geliyordu.

— Cögüör! Cögüör! Ne oldu? Neyin var?

— Кetii! Bir şeyim yok! Korkmayın! Sarhoş oldum, attan düştüm, az kalsın donup ölüyordum...

— Bu kadar şiddetli ayazda insan ölçüsünü bilmeden böyle içebilir mi, söylesene?

— Sevgilim!Ketii! Azarlama beni, ne olur! Az kalsın donup ölüyordum! Benim sadık Turagaaskı'm olmasaydı şimdi burada sizinle konuşuyor olmazdım...

— Atın eve gelip kişnedi, sonra yeniden geri koştu. Bir felaket olduğunu düşünüp çok korktuk!

— Vay canına! Demek başıma geleni size haber vermeyi bile akıl etmiş...

 

***

Aradan birkaç yıl geçti. Aralık ayının çatır çatır soğuğunda Cögüör ağır hastalandı ve hastaneye kaldırıldı. Cögüör olmadan Turagaaskı'yla baş etmenin kolay olmayacağını anlayanlar onu atların bulunduğu ağıla götürdüler. Turagaaskı evini çok özlüyordu. Ama en çok da kendisine dünyadaki herkesten daha yakın olan Cögüör 'ü özlüyordu. Başını önüne eğmiş, at bakıcılarının ona büyük bir saygıyla sunduğu en kaliteli samanla yulafa dokunmadan saatlerce öylece duruyordu.

Bir gece Turagaaskı, nasıl olduysa sahibinin bu dünyadan ötekine geçtiğini hissetti. Birden ağılı dolduran, hasret ve acıyla yüklü korkunç bir çığlık kopardı. Kendini çitlere atarak kaçmaya çalıştı. Uyuklayan atlar paniğe kapılıp ağılda sağa sola kaçışmaya başladılar...

Sabah gelen at bakıcıları çılgına dönmüş Turagaaskı'yı yakaladılar ve sağlam bir direğe sımsıkı bağladılar. Turagaaskı üç gün boyunca yemeden içmeden orada durdu.

...Cenaze günü Turagaaskı ipini kopardı, çitin üzerinden atladı ve dörtnala eve doğru koştu. Cögüör'ün tabutu dışarı çıkarılmıştı.

Turagaaskı, yıllar önce Sahibinin kendisini ilk kez bağladığı sergenin yanında, huzursuzca bir ayağından ötekine basarak duruyordu. Cenaze alayı mezarlığa doğru hareket ettiğinde o da sessizce peşlerinden yürüdü. Cögüör toprağa verildikten sonra insanlar aceleyle evlerine döndüler.

Yeni kazılmış mezarın yanında, kış günbatımının önünde yapayalnız duran bir atın silueti görünüyordu.

— Turagaaskı

— Turagaaskı

— Zavallı... Sahibinin yanına gelmiş...

— Bırakın dursun! Dokunmayın!

— Demek atlar da insanlar kadar akıllı olabiliyormuş!.. Bazı insanların cenazesine kendi çocukları bile gelmiyor!..

Turagaaskı başını eğmiş, yeni yığılmış mezar toprağını uzun uzun kokladı. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarında buzdan sarkıtlara dönüşüyordu. Sabah Sançik geldi.

— Turagaaskı! Haydi eve gidelim! Bir şeyler yemen, su içmen gerek!.. — diye başını okşayarak yalvardı.

Turagaaskı kımıldamadı. Nasıl duruyorsa öylece durdu. Sonunda Кetiriis geldi.

— Turagaaskı! Ölenle birlikte ölünmez! Ne yapabiliriz? Yaşamaya devam etmek gerek. Haydi eve gidelim, güzelim...

Turagaaskı yine yerinden kıpırdamadı. Üçüncü gün Cögüör'ün mezarının başı bomboştu. Turagaaskı iz bırakmadan kaybolmuştu.

O günden sonra Turagaaskı'ı bir daha hiç kimse, hiçbir yerde görmedi. Kemiklerinin kalıntıları bile bulunamadı.

Yaşlılar bunu şöyle yorumladılar:

— Sahibine hizmet etmek için göklere koştu...

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 237. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 237. Sayı