HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
Ahmet Kartal 2
Serdar Dağıstan 3
ŞADİKUL HEMRA 4
Kardeş Kalemler 5
Aygul S. TÜRİKPENOVA 6
KEMAL BOZOK 7
Türkiye’nin cumhurbaşkanı Azerbaycan’da seferdeydi. Başkentte geziye çıkmıştı. Her adımda coşkuyla karşılanıyordu. O da herkesi yürekten selamlıyor, sıkı iletişimler kuruyordu. Deniz kıyısındaki parkta iğne atsan yere düşmezdi. Hazri rüzgarı durduğundan, hava da çok güzeldi.
Şık giyimli küçük Humay da anne ve anaannesiyle beraber parkın tadını çıkarıyorlardı. Bu adı ona tesadüfen vermemişlerdi. Oğuz Türklerinin kan hafızasından dünyaya gelmişti. Bu mutluluk müjdecisi doğuştan şah-zadeydi. Nesilden-nesile ötürülen söylentilere göre gerçekten zatı belli kökten idi. Evdekiler onu “cennet meleği” diye çağırıyorlardı. Herkes onu eski inançlardaki gibi mutluluk, saadet ve huzur simgesi olarak görüyordu. İsmi, eski Türklerin kendi tanrıları bildikleri Umay, Humay, Hüma, yabancı dillerde Phoenix gibi seslenen efsanevi kuşun adından dolayı verilmişti. Söylentilere göre, kadim zamanlarda bu kuş kimin omuzuna konarsa veya kuşun gölgesi kimin üzerine düşerse, insanlar onu şah seçerlerdi. Humay, Türklerin bu adla alakalı rivayetlerde söylediği gibi iri gözlü, doğa kadar pürüzsüz, esrarengiz yüz çizgilerine sahip bir kızdı. Asilzadelik, hanımlık üç yaşına erince tamam olan bu kızın kanındaydı. Küçücük canıyla işve, naz etmekte üstüne benzeri yoktu. Halim, yüreğe hoş gelen konuşması vardı, sesi de kendisi gibi güzeldi. Arada şarkı da söylerdi. İnanılası olmasa da, kimseye aman vermez, elbiselerini de kendi giyer, yemeğini de kendi yerdi. “Kendim, kendim...” demekten usanmazdı. Tek sözle, nesillerinin göz bebeği, evin baş tacıydı.
Türkiye’nin cumhurbaşkanı, onların yakınlarından geçerken, Humay annesi ve anaannesi ile çay sofrasına oturmuşlardı. Kardeş ülkenin devlet başkanını da ilk olarak o gördü. Onu televizyondan tanıyordu. O anda “Azeybaycan, Tüykiye...” diye neşeli çığlıklar atmaya başladı. Duyduklarından sanki kanatlanan cumhurbaşkanı aceleyle onlara doğru yöneldi. İlk bakıştan belliydi, çocuğa kanı kaynamıştı. Ufaklık da canıyla, kanıyla Türk çocuğuydu ki, Türk çocuğu. Humay Ankara doğumlu Azerbaycan Türkü idi. Babası Hacettepe Üniversitesinde doktora yaptığı için orada yaşıyorlardı. Tatil dönemi diye Bakü’ye memleketlerini görmeye gelmişlerdi.
- Aferin ufaklık, helal olsun, tarih bizi ayrı salsa da, biz aynı milletiz...
- Bu gerçekten böyledir, bizim için Azerbaycan ve Türkiye aynı derecede memlekettir, bizi kimse ayıramaz! - diye etraftan sedalar yüceldi. Olanlardan etkilenen küçük kız onurlanarak yüce sesle; “Azeybaycan, Tüykiye benim yüyeğimdi!” dedi.
- Canım benim, peki, bu şah-zade hanımın adı ne? - diye cumhurbaşkanı ufaklığı tüm yüreğiyle bağrına bastı.
- Humay...
- Evet, nasıl da güzel bir isimmiş, bu ki, biz Türklerin ilahesidir... Adı ile büyüsün...
- Var olun, yaşasın bağımsız Türkiye ve Azerbaycan! - Alkış sesleri yeniden yüceldi.
Mutluluk duygularının yaşandığı bu anda küçük Humay cumhurbaşkanına seslendi:
- Sen biliysen mi, benim çok oyuncaklayım vay; beş tane Baybim, başka kuklayayım, kaplayım, kaşıklayım, fincanlayım, köpeğim – ismi Toplandı... Kışın Şahta Baba da bana hediyeley veymişti...
- Canım benim, sen nerden anladın ki, ben de sana oyuncaklar getirmişim, ey dünya güzeli, şah-zadeler şah-zadesi... – diyen Türkiye cumhurbaşkanı yardımcılarına işaret etti. Dünya görmüş bir adam idi, önceden karşısına çıkacak çocukları unutmazdı, böyle durumlar için hazırlıklı olurdu.
Bir kucak dolusu hediye oyuncakları sinesine sıkan Humay “Çok sağ ol” demeyi de unutmadı. Aklı iğne ucu kadar keskindi, böyleydi, nezaketliydi. Çok mutluydu. Çocuklar için oyuncaklardan değerli ne ola bilirdi ki? Her halde dede ve ninesi…
Ufaklık ve çevredekilerle doğmacasına vedalaşan cumhurbaşkanı yenice aralanmıştı ki, aniden neyse hatırlayan ve elindeki oyuncakları acele bir şekilde annesine ve ana annesine uzatan Humay “Dede, dede...” diye arkasında seslendiği cumhurbaşkanına koştu. Ufaklığın sesine cevap veren misafir başkan onu kucağına alıp tekrardan doğma çocuğu gibi bağrına bastı:
- Seni Tanrı korusun!
Humay ise büyük bir heyecan ve çabayla sırt çantasını çıkarmaya çalışıyordu. Kimseye imkan vermeyen cumhurbaşkanı büyük bir merakla kendisi ona yardım etti. Ufaklık hemen çantasını açtı ve oradan iki bayrak çıkardı; bu Azerbaycan’ın ve Türkiye’nin bayrakları idi. Hemen tüm çocuk samimiyetiyle bayrakları sinesine sımsıkı basarak kucakladı. Bu manzarayı seyredenlerin de, cumhurbaşkanın da gözyaşları sele döndü.
Saadet dolu anların şaha kalktığı bir anda Humay masumca her iki bayrağı onurla cumhurbaşkanına sarı uzattı. Yüz ifadesinden belliydi ki, bu da kardeş ülkenin başçısına onun hediyesi idi. Mutluluktan yüzü çiçek açan cumhurbaşkanı bayrakları büyük şeref ve izzetle öperek gözünün üstüne koyduktan sonra havada sallamaya başladı: “Azerbaycan – Türkiye iki devlet, tek millet!”.
Herkes sarsılmaz şevkle yeniden onun sesine ses verdi.
Ufaklığın bu nazik davranışından etkilenen cumhurbaşkanı sonunda dili zorla söz tutacak şekilde yalnız bunları söyleyebildi:
- Bütün ömrüm boyu bana edilen hediyeler içinde bundan değerlisini hatırlamıyorum!
P.S: Bu öyküyü üç yaşlı torunum Humay MÖVSÜMLÜ’nün şahsında bu adı taşıyan bütün çocuklara armağan ediyorum.