Türkiyeli Mehmet’in yakın akrabası


 01 Eylül 2021



Moskova’da üniversitenin üçüncü sınıfında okuyordum. Aralık ayıydı. Ders yılı başladığından beri aklımdan bir fikir hiç çıkmıyordu.

             Düşünüyorum ki tahsil süremin sonuna yaklaşıyorum. Bundan sonra yaz tatillerinde Azerbaycan’da tatil yaparak dinlenmek yerine, Moskova’da kalıp iş tecrübesi kazanmak daha faydalı olur. Tatilde burada kalıp, uluslararası büyük şirketlerden birinde çalışmayı arzuluyorum. Kısa iş deneyimi tercümeyi hâlimi zenginleştirmekle kalmaz, aynı zamanda yeni bilgiler edinme fırsatı da demekti. Bunun için her yaz tatilinde İsmayilli de dinlenmeye son vermek gerekecekti.

              Ancak bir sorunum vardı. Moskova’da herhangi bir nüfuzlu şirkette iş bulmak zordu. Kaldı ki Rusyalı öğrencilerin kendileri iş bulmakta zorluk çekerken, yabancıların bunu yapma olasılığı daha düşüktü.

             Aralık ayının bir akşam vaktinde bu kaygıları yaşarken, telefonum çaldı. Arayan Yaşar’dı. Hâl hatır sorduktan sonra:

  • Sabah dersin var mı?
  • Evet. Saat 8-10 arası. Neden sordun?
  • Mehmet’in Türkiye’den yakın akrabası gelmiş. 55-60 yaşlarında bir bey. Mehmet sabah onu şehrin merkezinde gezdirecekmiş. Ama acil işi çıkmış. Beni telefonla arayarak akrabasını gezdirecek tanıdık birinin olup olmadığını sordu. 

 Mutluydum, aklımdan binlerce düşünce geçti. Birkaç ay önce Azerbaycan kültürüne adanmış bir etkinlikte Yaşar ile tanıştık ve arkadaş olduk. Moskova'daki en büyük Türk şirketlerinden birinde baş finansör olarak çalışıyordu. Yaz tatilinde staj yapmak istediğimi söylediğimde, çalıştığı şirketteki meslektaşları ve diğer şirketlerdeki tanıdıklarıyla konuşacağına söz verdi. Bu tanıdıklardan biri de Türkiye'nin en büyük inşaat şirketlerinden birinin Moskova şubesinin müdürü Mehmet'ti. Mehmet Yaşar’a, demiş ki “Yaz ayları gelsin, iş imkânı olursa mutlaka haber vereceğim.”

Bu nedenle Yaşar, Mehmet’in akrabasını gezdirmek meselesini dediğinde, atalarımızın kutsal sözlerini hatırladım, “Bu dünya bir alış veriş dünyasıdır, iyilik her insanın işidir, vb. Mehmet'in yakın akrabasını kendi akrabam gibi görüyorum ki yolculuğumuz bir ömür onun hafızasına kazınsın. Mehmet de anlayışlı, becerikli bir adamdır. Büyük bir şubenin müdürüdür. Yaz gelince elbet karşılığını verir.

- Niye gezdirmeyeyim? Nereyi istiyorsa götürürüm, dedim.

- Çok sağ ol.

Yaşar, teşekkür etti. Mehmet Bey’i çok önemsiyor. İlk kez Moskova’ya gelmiş. Misafirini şehrin en gezip görülecek yerlerine götürmek istiyor. Para konusunu düşünme her yere taksiyle gidin. Pahalı lüks restoranlarda yiyip için. Hatta beyefendinin canının çektiği her şeyi tereddüt etmeden al. Ne kadar harcama yapıldıysa Mehmet fazlasıyla verecek. 

- Gözüm üstüne!

Yaşar Beyle vedalaştıktan sonra bilgisayarda haritayı açtım. Defter kalemi önüme koyarak turistler için gezilecek güzel ve ilginç yerleri gözden geçirdim. Rotayı çizdim. Mehmet’in akrabasını şehrin merkezinde kaldığı otelden alarak, sırayla Kızıl Meydanı, QUM Ticaret Merkezini, Kurtarıcı İsa Katedralini, Arbatskaya Caddesini gösterecek, oradan Kiyevski metrosunun yanındaki Avrupa ticaret merkezine gidecektik. Daha sonra Tverskaya Caddesine gelip, Puşkin Meydanında dolaşacak ve misafiri saat 6 da otele götürecektim. Mükemmel bir plandı. 

 Ertesi gün dersten sonra vaat edilen vakitte otele gittim. Ve gördüm ki lobide esmer tenli, uzun boylu ve görkemli bir adam duruyor. Kalın bıyığı ve dalgalı saçları vardı. Uzaktan Samet Vurgun’a benziyordu.

               Yaklaşarak:

              - Selam. Erdal Bey siz misiniz? diye sordum.

             Adam beni baştan aşağıya dikkatle süzdü. Sanki tahlil edercesine kıymetlendirdi. Sonra kalın bıyıkları aniden harekete geçti. Kısa ve kuru bir cevap verdi.

             - Evet.

               Sanki imtihanı tam geçememiştim. Adamın yüzünde şüphe vardı.

 - Beni Mehmet Bey gönderdi. Sizi şehirde gezdirmemi rica etmişti, diye ilave ettim.

- Tamam, diyerek yine kısa cevap verdi.

   Nereleri gezip, neleri görmek istediğini sordum.

- Bilmiyorum. Merkezi yerler olabilir, diyerek hevessiz cevap verdi.

  Kızıl meydana doğru yürümeyi teklif ettim. Başı ile onayladı. 

              Yüzü gülmeyen ciddi bir adama benziyordu. Yol boyu onu konuşturmaya çalıştım: "Erdal Bey, uçak ile nasıl geldiniz?", "Erdal Bey, Moskova hoşunuza gitti mi?", "Erdal Bey hava soğuk mu?", "Erdal Bey, oteli beğendiniz mi?”

Aramızdaki buzları ne kadar eritmeye çalışsam da Erdal Bey temkinini bozmadı ve kısa cevaplar vermeğe devam etti. Hayalimde günün sonunda Mehmet’ in Erdal Beye "Gününüz nasıl geçti?" sorusunu soruşu geçti. Eğer Erdal Bey bu soruya da böyle gönülsüzce cevap verirse, Mehmet’in artık beni görecek gözü olmayacak ve böylece arzularım suya düşecekti.

Artık soru sormamaya karar verdim. Belki de adama Moskova hakkında ilgi uyandıran bilgiler verirsem dili çözülür. Şehrin tarihinden, medeniyetinden, buradaki yaşayışın müspet ve menfi taraflarından bahsetmeye başladım ve bu gün için planladığım rotadan bol bol konuştum. Bu zaman zarfında kızıl meydana ulaşmış, tahminen on beş yirmi dakika gezmiştik. Erdal Bey hâlâ suskun hâlde beni dinliyor yalnız ara sıra kısa cevaplar veriyor, nadiren de soru soruyordu.

- Erdal Bey, karşıdaki QUM Ticaret Merkezidir. Büyüleyici bir mimarisi var. İçeriye girdiğin zaman sanki iki asır öncesine gidiyorsun. Oraya gidelim mi?

Erdal Bey başını çevirip, meydanın kenarındaki küçük binanın önündeki insanları işaret etti ve sordu.

- Orada niye sıra var?

- Orası Lenin’in mozolesidir. İçinde onun naaşı var.

- Dışarıdan gelenler de ziyaret edebilir mi?

Erdal Bey’in açıldığını görmek hoşuma gitti.

- Evet, evet.

Lenin’in mozolesine doğru gittik. Sırada biraz bekledikten sonra içeri girdik. Erdal Bey dikkatle binanın içini ve içindeki düzenlemeyi dikkatle gözden geçirdi. Cam içinde muhafaza edilen Lenin’in yanından geçince durdu. Onun ışıklandırılan yüzüne yaklaştı ve Lenin’e uzun uzun baktı. Erdal Bey Lenin’e sessizce bir şey demek mi istiyordu bunu hâlâ bilemiyorum. Yoksa orada uzanıp yatanın gerçekten manken değil de Lenin olup olmadığını mı anlamaya çalışıyordu. Her halde Lenin’e çok dikkatle baktı ve bu, birkaç Rus ziyaretçinin taaccübüne sebep oldu.

Biraz sonra mozoleyi terk ederken Erdal Bey’e Kremlinin duvarları boyunca bir anıt mezarlık olduğunu ve burada Azerbaycanlı Neriman Nerimanov, Stalin ve Gagarin’in gömülü olduğunu söyledim. 

- Biz de gidebilir miyiz?  Diye sordu.

Tereddüt ettim ve adamın gözlerinin içine baktım.

- Erdal Bey, aksakal adamsınız, gece uyumamış sizin için hususi seyahat rotası hazırlamışım. İlk defa Moskova’ya gelmişsiniz. Lenin’i görmek istediniz anladım. Ama gelin gidelim QUM’da gezelim, orada antika bir kafe var, Sıcak vanilyalı kahve içeriz, sonra caddelerin, sokakların canına düşeriz. O meydan senin, bu meydan benim. Ne var o duvarın dibindeki kabirlerin yanında? Demek istedim ama o yüreği kendimde bulamadım. Sadece “Elbette, neden olmasın? Gidelim.” diye cevap verebildim.   

Yürümeğe yeni başlamıştık ki cebim titredi ve telefonumdan cingilti sesi geldi. Yaşar idi, mesaj yollamıştı, neler yaptığımızı soruyordu. Kısa cevap yazdım "Lenin mozolesinden çıktık, Kremlin duvarında ki nekropola gidiyoruz." Sonra düşündüm ki içimdeki bu dürüstlük sevgisine lanet olsun. De ki müzeye, kafeye gidiyoruz, nekropol da neymiş?  Niye öyle şaşaalı yazıyorum ki?

Erdal Bey’le bir bir mezarlara baktık. Benden orada yatanların kim olduklarını sordu. Misafirimizi çok memnun edemedim. İçlerinde birkaç tanıdığım vardı.

Nekropol gezisini bitirip kızıl meydana doğru adımlamaya başladık. Nazım Hikmet ile Azerbaycanlı şairin 50-55 yıl önce bu meydanda gezerken başlarına gelmiş bir ahvali hatırladım. Ama Erdal Bey’le devam eden temkinli sohbetlerimiz timsalinde bu ahvali anlatmak belki de edepsizlik olarak görünecekti. Onun yerine Azerbaycan dili ile Türkiye Türkçesi arasındaki farklar hakkında konuşmaya başladım. “Düşmek” ve “Subay” gibi sözlerin her iki dildeki farkından dolayı ortaya çıkan komik hadiselerden bahsettim. Bu konu Erdal Bey’in hoşuna gitti ve ilk defa gülümsemeye başladı.

Beyefendinin ahvalindeki müspet değişikliği görünce yüreklendim ve Nazım Hikmet’ in konusunu konuşmaya başladım.

- Erdal Bey, Nazım Hikmet Azerbaycanlı bir şairle kızıl meydanda geziyormuş. O zaman Azerbaycanlı şair demiş ki “Nazım Kıçım çok ağrıyor.” Nazım Hikmet ona cevap vermemiş. Biraz daha yürüdükten sonra Azerbaycanlı şair yine tekrar etmiş “Nazım oturalım kıçım ağrıyor.” Nazım Hikmet yine tepki vermemiş. Üçüncü kez Azerbaycanlı şair “Nazım kıçım öldürdü beni. Biraz oturalım.” diye şikâyetlenince, Nazım hikmet oldukça hiddetlenmiş ki “Ey filankes, ey üstat, ey filozof, büyük şairsin ayıptır. Kıç ne demek. İnsan da durmadan böyle şeyler söyler mi?” Azerbaycanlı şaşkın bir dille “Bunda ne var ki, işte burası yani ayağım ağrıyor.” Nazım o zaman anlıyor ki Azerbaycan dilinde “kıç” ayak demekmiş. Türkçede ise insanın arkasına yani kalçasına böyle diyorlar.

Bunu anlatıp bitirmiştim ki Erdal Bey başladı kahkahayla gülmeye. Kendisini toparlayarak ciddi ve görkemli hal almaya çalışsa da beceremiyordu. Tekrar tekrar gülmekten bayılacak gibiydi. Sonra yine toparlanmaya çalışıyordu ama olayın komikliğine teslim oluyordu. Ant olsun beyefendi öyle içten öyle uzun uzun gülüyordu ki kızıl meydanın ortasında kalbi durarak, yere serilecek sandım.

Otelin önünde rastlaştığım o asık suratlı Erdal Beyden eser alamet yoktu artık.  Sanki adamın önceden buz olan yüreği erimiş, billur sulara benzemişti. Ne bileyim önceden taş imiş de şimdi işlemiş mücevher etmişlerdi. Adam daha sık sık gülümsemeye başladı. Daha çok soru sordu. Hatta gördükleri karşısında kendi fikirlerini de paylaşıyordu. Artık onunla olan ünsiyetten bende zevk almaya başlamıştım. 

Bir müddet sohbet ettikten sonra çizdiğim rotaya uygun olarak yine QUM’a gitmeyi teklif ettim ve nihayet Erdal Bey yumuşayarak kabul etti. On on beş metre yürümüştük ki aniden sorudu:

- Nazım Hikmetin mezarı Moskova’da mıdır?

- Evet.

- Nerededir?

- Hususi kabristanlık var orada. Başka meşhur insanlarla birlikte defin edilmiş.

- Uzak mıdır?

- Yok...  İhtiyatla dedim.

- Gidebilir miyiz?

Yine tereddüt ettim. Ama bu defa kendimi engellemek zor işti, ipin ucu kaçmıştı.

- Erdal Bey, aslında, burada şehrin merkezinde çok daha ilginç ve güzel yerler var. Sizi azametli bir katedrale götürmek istiyorum. Müthiş bir güzelliği var. Sanki Ayasofya’dır.  Sonra İstiklal Caddesi gibi meşhur, sağında solunda muhtelif mağazalar, kafeler, restoranlar olan Arbatskaya Caddesine gidebiliriz. Dedim.

- İlgimi çekti gidelim. Nazım Hikmeti ziyaret edelim, diyerek Erdal Bey kati sözünü söyledi

- Tamam, diyerek razı oldum ve düşündüm ki taksi ile çabucak gidip geliriz.  QUM ile katedrali rotadan çıkarırız.

Otoyolun kenarına geldik. Taksi çağırmaya çalışıyordum ki Erdal Bey sordu.

- Toplu taşıma ile gitmek mümkün mü?

 Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

- Erdal Bey metro ile gidebiliriz ama çabuk olsun diye gidelim isterseniz, diyerek yol göstermeye çalıştım

- Metro daha iyidir.

- Mehmet Bey benden her yere taksiyle gitmemizi rica etti. İsterseniz dediğini yapalım gönlü olsun.

- Metroyla gidelim, diyerek inadını gösterdi.

İstasyona doğru yürümeye başladık. Ve yolda telefonum yine cingilledi. Yaşar dan cevap mesajı gelmişti. “Numaranı Mehmet istedi verdim. Seni arayabilir.” Durum karışmaya başladı. Şimdi beni arayıp “Neredesin, ne yapıyorsun?” diye sorarsa ne cevap veririm? Adamı Kızıl Meydan'dan başka bir yere götürememiştim.

İstasyona indik. Metro kartı almak isterken Erdal Bey ısrar etti, kendisi ödedi. Dedim rahatsız olmasın, görmezden geldim. Duvarlardaki ve sütunlardaki sanatsal görüntülere de dikkatle baktığı platforma geçtik.

Trenle giderken bana Moskova metrosu hakkında teferruatlı sorular sordu. “İki istasyon arasındaki zaman ortalama ne kadardır. İnsanlar metroyla giderken genellikle neler yapıyorlar?” bunun gibi daha başka sorular…

          Sportivnaya istasyonuna vardığımızda dışarı çıktık ve Novodevicye mezarlığı'na doğru yola çıktık.

Buradaki manzaralı heykeller ve abideler Erdal Beyi hayretlendirdi. Epeyce gezdikten sonra Nazım Hikmet’ in mezarını bulduk. Kabrin baştaşı yerinde, üzerinde karanlık insan silueti tasvir edilmiş iri bir kaya vardı. Erdal Bey ilk önce ellerini açıp Fatiha süresini okudu. Sonra bu insan siluetine uzun uzadıya baktı ve hissettim ki, bu defa o, Lenin’ e baktığı gibi bakmıyor. Nedense başka türlü bakıyor. Gözleri yaşarmıştı.

Yavaş yavaş yüzümüze düşen kar taneciklerinin sayısı artıyordu. Mezarlığın çıkışına kadar ilerlemeye başladık. Artık merkez caddelere dönebileceğimizi düşündüm. Ama önce yakın nefis restoranların birinde karnımızı doyurmalıyız. Uzun zamandır o restoranlardan birine gitmek istiyordum.

- Erdal Bey, açlığınız varsa, yakında meşhur bir Gürcü restoranı var, oraya gidebiliriz.

- Olur, dedi.

Yol üstünde yeni yıl bayramı münasebetiyle geçici olarak kurulmuş sokak fuarının yanından geçtik. Erdal Bey burasının ne olduğunu sorudu ve oraya gitmemizi teklif etti. 

Dükkânlarda canlı köknar ağaçları, bayram süsleri, el ile hazırlanmış hediyelik eşyalar, aksesuarlar, çeşitli örgü giysiler ve resim eserleri satıyorlardı. Erdal Bey merakla bu eşyalara bakıyor, bazılarına eliyle dokunuyordu. Arada bir benden bazı şeyleri satıcıdan sormamı istiyordu "Kendiniz mi diktiniz?", "Nerede öğrendiniz?” vesaire.

- Erdal Bey, istediğiniz bir şey varsa alayım, diye birkaç defa sordum. Elimi cebime sokarak hazır bir şekilde bekledim ki Mehmet’in arzusunu yerine getireyim. 

- İhtiyaç yoktur, diye cevap verdi, lakin benim tercümanlık hizmetimden yararlanmaya devam etti

Fuarın sonunda patatesli börek, samsa ve undan hazırlanmış başka çeşit yemekler satılan dükkânlar vardı. Erdal Bey bu ürünlere de dikkatli bakarak içinde ne olduğunu sordu. Sonra elini cebine attı. Derhal müdahale ettim. 

- Erdal Bey, Gürcü restoranı çok yakındadır. Güzel yemekler var orada.

Beni dinlemedi. Birer tane Patatesli börek, bir samsa ve içecek aldık. Ödemeyi yine Erdal Bey yaptı. Yakındaki bir banka oturduk ve yemeye başladık. Ona Türkiye de nerede yaşadığını sordum "Antalya" dedi. Oranın havası, tabiatı ve yaşayışı hakkında konuştuk.  Çocukları hakkında kısa bilgi verdi. Bir oğlu bir kızı varmış. İkisi de İstanbul’da yaşıyormuş.

Sohbet esnasında gözümün ucu ile telefona bakıyordum ve düşünüyordum ki, Mehmet aniden arasa, ben ona ne diyeceğim? Durmadan muhtelif versiyonlar hakkında düşünmeğe başladım. Öyle bir şey demeliydim ki ne yalan olsun ne de doğru.  Mesela, sorsa ki “Neredesiniz?”  diye bilirdim ki yemek için güzel bir yere geldik. Özbek mutfağıdır. Samsa yiyoruz. Yalan mı? Hayır. Yeni yıl fuar alanı ilginç bir yerdir. Yani güzeldir. Yediğimiz de samsadır, Özbek mutfağındandır.

Kar yağışı hızlandı artık. Tanecikler plastik bardaktaki içeceğimizin içine düşerek boğuluyorlardı. Saatin üç olduğunu düşündüm, birazdan hava kararacak ve kalkıp gitmek gereklidir. Arbatskaya Caddesi'ne gitmek için taksiye binebilir, biraz dolaşabilir ve ardından Tverskaya Caddesi'ne gidebiliriz. Avrupa alışveriş merkezine yapılacak gezi de planın dışındaydı artık.

- Erdal Bey, vakit geçiyor, Arbatskaya caddesine gidelim mi?

Erdal Bey ilerideki yüksek huş ağaçlarına bakarak sordu

- Yakında güzel park var mı?

 - Vorobyovı Qorı parkı var. Çayın kenarında.

- Uzak mıdır?

- Taksiyle 10 dakikada gideriz.

- Otobüs gidiyor mu?

Kısacası otobüse oturduk ve parka geldik. Bizden başka kimse yoktu. Moskova çayının kenarına doğru merdivenle indik ve kıyıya ulaştığımızda orasının duvarla çevrildiğini gördük. Erdal Bey bunun sebebini sordu. Duvarın üzerinde kış ayları boyunca düzenleme ve onarım işlerinin yapıldığı yazılmıştı. Tercüme ettim biraz üzüldü.

Ben ise sevinmiştim. Artık buradan ayrılarak bozulmuş rotamıza dönebilirdik. En kısa şekilde geriye nasıl dönebiliriz, neyle gidebiliriz diye düşünmeğe başladım. Nihayet karar verdikten sonra etrafa bakındım ki Erdal Bey yok Arkama döndüm, baktım adam yok. Sağa sola bakım adam yok. Bu alacakaranlıkta karın da şiddetlendiği vakitte Erdal Bey’i parkta mı yitirecektim?

- Erdal Bey! Erdal Bey!  diyerek endişeyle aramaya başladım. İleri giderek çaya doğru baktım. Orada karartılar vardı ama soğuktan üşüyen ördeklerdi.

Bir az geçmişti ki metal gıcırtısının sesi işitildi.

- Buradayım! Erdal Bey eliyle iki kanatlı duvar kapısını aralayarak inşaat sahasından çıkıyordu.

Şaşkın şaşkın baktım.

- Bir şey mi gördünüz? diye öyle soğukkanlı bir şekilde sordum ki, sanki bu durumda şantiyeye duvarın üzerinden geçmek en sık rastlanan olaylardan biriymiş gibi.

- İnşaata bakıyordum.  Kısa olarak cevap verdi. 

Ne diyeceğimi bilemedim. Adamın muhtemelen üzgün olduğunu düşündüm. Parkta yürümek istiyordu. Arzusu gözünde kalmış gibiydi. Biraz tereddütten sonra biraz düşündüm ve nihayet konuşmaya karar verdim.- Erdal Bey, birkaç metro istasyonundan çok uzakta olmayan orman parkları vardır. Ormanın bir kısmında gezinti yolları, oturma bankları yapmışlar. İnsanlar yaz olunca orada piknik yapıyorlar. Ben de orayı çok seviyorum. İsterseniz gidebiliriz. Ama taksiyle gitmeliyiz, otobüs ya da metro bizi çok geciktirir. Üstelik iyice karanlık çöktü.

Erdal Bey biraz düşündü, gülümsedi ve “Tamam.” dedi.

Mehmet telefonla arar mı, aramaz mı artık umurumda değildi. Erdal Bey ilk defa Moskova’ya gelmiş. Kendisi istediği gibi gezmek istiyordu. Rotayı falan boş vermiştim.  Adamın gönlü nasıl istiyorsa, öyle gezdirecektim. Mehmet de memnun kalmazsa kalmasın, kendisi bilir ben de başka şirket bulurum

Orman parkına giderek gezmeğe başladık. Burası Erdal Bey’in çok hoşuna gitti. Özenle yapılmış kaldırımlar, çocuk oyun ve spor alanları, çardaklar, ahşap oyma hayvan figürleri zevkine göreydi. Burada olmaktan zevk aldığını görüyordum. Bu da beni sevindirmişti. 

Bir hayli gezdikten sonra telefonum çaldı. Biraz heyecanlanır gibi oldum. Ama ekranda Yaşar’ın adını görünce sakinleştim. 

- Mehmet işini erken bitirmiş, bir saat sonra onun şirketinin ofisine gelebilir misiniz? diye sordu.

- Olur, dedim. Erdal Bey’e de haber verdim, o da kabul etti.

Taksi ile ofisin olduğu iki katlı binaya geldik. Arabada inerek, kapıyı tıklattım. Kapı açılınca Mehmet göründü. Ellerinin ikisini de yukarı kaldırarak hızlıca Erdal Bey’e uzattı. 

- Başkan, hoş gelmişsiniz, hoş gelmişsiniz. Buyurun, buyurun!

Erdal Bey teşekkür edip, içeri girdi. Orada Yaşar ve tanımadığım, ama çok şık ve pahalı olduğu görünen kostümler geymiş 5-6 kişi vardı. Hepsi sırayla Erdal Bey’e yaklaşarak aynı coşkuyla "Başkan, hoş geldiniz!", "Sizinle tanışmak çok gurur verici." Diye iltifat ettiler. Ben de ilgiyle olanları izliyordum. Erdal Bey aynı sabah onu gördüğüm gibi temkinli, ciddi görünüyordu. Ama herkesi hürmetle selamlıyor "Çok sağ olun.", "Allah razı olsun" diyordu.

Yaşar’ a yakınlaştım:

            - Kimdir bunlar?

O, adamların kimliğini bir bir kulağıma fısıldadı. Biri Moskova’daki Türk bankının müdürü idi, diğeri erzak malları istihsal eden şirketin şube müdürüydü. Diğeri başka bir şirketin başkanıydı. Kısacası odada olanların hepsi Moskova’daki en büyük Türk şirketlerinin başlarındaydılar.

- Peki, Erdal Bey kimdir?

- Antalya’nın belediye başkanı.

- Belediye başkanı mı? Hem de Mehmet’in akrabası mıdır?

- Yok, akrabası değilmiş. Kendisi bana demek istememiş.

- Erdal Bey Türkiye’de meşhur adamdır?

- Başbakanın yakın adamlarındandır.

Şaşırıp kalmıştım. Yaşar’la bu adamların sohbetine kulak verip seyrediyorduk. Ara sıra birisi Erdal Bey’e soruyordu.

- Başkan, nasıl gezdiniz?

O zaman Erdal Bey ilk defa yüzünü bana doğru çevirdi ve dedi ki

- Çok güzel gezdim, çok memnun oldum. Samet Bey beni güzel yerlere götürdü. Buradaki işleri de değerlendirdim.

Odadaki şirket yetkilileri dönüp bana baktılar. Gururlandım. Erdal Bey’e tecrübe meselesini anlatmam gerektiğini düşündüm ve şimdi konuşmaya başlasaydı, tüm bu liderler bana iş vermek için birbiriyle tartışırlardı.

Bir süre sonra Yaşar "İzninizle, biz artık gidelim." dedi ve herkes ile vedalaştık.  Erdal Bey bana tahsilimde başarılar diledi. Dışarı çıkınca dayanamadım şikâyetlendim.

- Yaşar, adamın kim olduğunu Mehmet önceden söyleseydi ya! Belki ben yazın gidip Antalya’da tecrübe edinmek istiyorum! Hem tatil yapacaktım hem de çalışacaktım! İsmayilli’ye ne kadar gidip gelebilirsin?

- Ben ne bileyim. Bilseydim işten izin alıp, bugün onu kendim gezdirirdim. 

      Akşam internette araştırma yaptım ve Erdal Bey ile ilgili bilgileri okudum. Antalyalılarla çeşitli etkinliklerde bol bol fotoğraf çektirmiş. Adamla fotoğraf çekmem gerektiğini düşündüm.

O günden sonra Yaşar dan Mehmet’in gezintimizden memnun kalıp kalmadığını öğrenmesini istedim. Yaşar daha sonra mesaj yazmıştı. “Mehmet ile konuştum, her şey müspettir.” Çok ümitlenmiştim.

Nisan ayında Mehmet’in artık Moskova’da olmadığı haberi geldi. Romanya’ya gitmiş. Şirket başkanı Bükreş'teki faaliyetlerini genişletmenin gerekli olduğunu ve Mehmet'in Moskova'daki deneyiminin bu konuda çok faydalı olacağını söylemiş. Böylece Mehmet sohbeti burada bitti ve benim arzum gözümde kaldı.

      Ama o günden sonra aklımda ilginç bir hatıra kaldı. Moskova'daki öğrencilik yıllarımı hatırladığımda bazen bu hikâyeyi arkadaşlarıma anlatıyorum. Acaba Erdal Bey de Moskova’ya olan seyahatini düşününce gezimiz aklına geliyor mu? O da arkadaşlarına, dostlarına anlatıyor mu?

               Not: Malum sebeplerden dolayı makaledeki kişilerin isimleri değiştirilmiştir. "Antalya" Antalya değil, başkasıdır. Ama aynı zamanda büyük, zengin bir şehir... Erdal Bey gerçekten Samet Vurgun'a benziyordu. Gerisini kendin öğren.

 

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 177. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 177. Sayı