Tuva’ya Gitmek / II. Bölüm


 01 Mart 2020


Naadım

Tuva’da yaz ve bereket bayramı olarak kutlanan Naadım, Cengiz Han döneminde ortaya çıkmış. Sovyetler Birliği zamanında yasaklanmış, bağımsızlıktan sonra geri dönmüş. Moğolistan ve Buryatya’da da kutlanan bu bayram, Tuva’da görmek isteyebileceğiniz pek çok kültürel ögenin geniş bir özetini sunuyor. Temmuz ayının başında genel bir Naadım var. Bir de kojuunlar (idari bölgeler), kendi Naadımlarını kutluyorlar.

Kızıl’a yaklaşık on kilometre uzakta Tos-Bulak (Dokuz Pınar) adı verilen bölgede bir festival alanı tertip edilmiş. Kadarçı (Çoban) heykelini geçip iki şeritli düz bir yoldan varıyorsunuz buraya. Kirip moorlanar (Hoş geldiniz!) yazan bir takın altından geçerek festival alanına ulaşıyorsunuz. Burası üçe bölünmüş. Birinci bölümde kojuunların çadırlarını sergiledikleri alan yer alıyor; ikinci bölümde konser alanı var ve son olarak üçüncü bölümde at yarışları için kurulan tribünler göze çarpıyor. Bölümlerin arasında da panayır usulü restoranlar yer alıyor.

Sırasıyla Erzin, Mönün Tayga, Tes-Hem, Kızıl, Kaa-Hem, Tere-Höl, Tandı, Piy-Hem, Toju, Çedi-Höl, Ulug-Hem, Çaa-Höl, Süt- Höl, Çöön-Hemçik, Övür, Barıın-Hemçik, Bay Tayga kojuunlarının ög’leri at nalı biçiminde konumlandırılmış. Kojuunlara tahis edilen alanların girişinde, geleneksel kıyafetlerini giymiş, iki elleri ile kadak (beyaz ipek kumaş) tutan kızlar sizleri karşılıyor. Tuvalar için misafir karşılamak, ağırlamak ve uğurlamak gerçekten çok özen gösterilen ve değer verilen bir gelenek. Batı literatüründe, bu zorlu coğrafyada yaşayan halkların “baskın basanındır” tarzında bir hayat sürdürdüğü algısı var. Onlara göre bozkır insanları “yağmacı, çapulcu, zalim, gaddar”. Ancak Sibirya insanlarını yakından tanıdığınızda, Batı’da asla göremeyeceğiniz bir misafirperverliğe şahit oluyorsunuz. Geleneklerine saygı gösterdiğiniz takdirde “dışarıdan gösterişsiz, içten zengin” Tuva insanı sizinle azıcık ekmeğini, bir yudum sütünü, bir parça etini bile cömertçe paylaşıyor.

Son derece sıcak bir şekilde karşılandığınız sergileme alanlarında, o bölgeden yetişen önemli kimselerin fotoğrafları ile özgeçmişlerini gösteren panoların yanından geçiyorsunuz ve baglaaşlarla karşılaşıyorsunuz. Baglaaşlar, temel işlevleri itibariyle atların bağlandıkları direkler; ancak Tuva mitolojisinde aldıı oran (yer altı dünyası), çırık örtemçey (yeryüzü) ve üstüü oran (üst dünya) arasında bir geçiş kapısı görevi görüyorlar.

Baglaaştan sonra ög’ün önünde, etrafında küçük bir kalabalığın toplandığı hoytpak savazı yer alıyor. Genel görünüşü itibariyle bir fıçıya benzeyen bu damıtma aracı adından da anlaşılabileceği gibi hoytpak yapmaya yarıyor. Sütün ekşitilmesi ile elde edilen hoytpak, Tuva kültürü söz konusu olduğunda çayla birlikte en önemli içeceklerden birisi. Zira toylarda, düğünlerde, kutsama törenlerinde ve Naadım gibi bayramlarda gelen misafirlere ikram edilen en değerli içecek, hoytpak. Kaynatma işi bittikten sonra bu içecek önce ateş, su, Tandı iyeleri ve Çedi-Haan’a (Yedi Hakan, Büyük Ayı Takım Yıldızı) saçılıyor ve ilk fincan en yaşlı akrabaya ya da en saygın misafire sunuluyor. Biz Süt-Höl bölgesinin alanına geldiğimizde, bir gün önce görüştüğümüz Kaadır-ool Biçeldey ve yanındaki jüri üyeleri, Tuva kültürüne göre en iyi tefriş edilmiş çadırları tespit etmek için orada bulunuyordu. Evin sahibi (ögnün eezi) ilk hoytpak fincanını en saygın misafir olarak ona sundu. Kaadır-ool Bey iki eli ile fincanı aldı, hoypağı içti ve fincanda son kalan hoytpağı yer iyesine saçtı.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim, sadece hoytpak değil, süt ve sütten yapılan tüm yiyecekler, Tuvalar için büyük önem taşıyor. Ak çem (ak yiyecek) adı verilen süt ürünleri içinde kurut (kurutulmuş süzme yoğurt), tarak (yoğurt), itpek (kaymak), bıştak (peynir), eejegey (ekşimik), aarjı (kuru çökelek), kakpak (hoytpak süzüldükten sonra imbikte kalanlar), boja (hoytpak kaynatıldıktan sonra artanlardan yapılan yiyecek), sarjag (tereyağı), çökpek (çökelek), kakpak (süt içkisi yapıldıktan sonra kabın yanında kalan süzme yoğurda benzeyen çökelek), huyuk (hoytpak kaynatıldıktan sonra kazanın en altında kalan kıvamlı yiyecek) ve hımış (kımız) yer alıyor. Ak çem, rengi nedeniyle saflığı ve temizliği; doyuruculuğu nedeniyle de bereketi temsil ediyor. Kutsama törenlerinde ak çem saçısının yapılması da bundan kaynaklanıyor.

Misafir olduğunuz evlerde size ak çem ile birlikte Tuvaların “çemnin deejizi” (yemeğin en lezzetlisi) adını verdikleri ve çoklukla koyun etinden yapılmış yiyecekler ikram ediliyor. Mün adı verilen çorba et suyu ve lapşa denilen erişteden oluşuyor. Bir de kara mün var. Kara mün, benim gibi koyun etine çok da alışık olmayanlar için epey zahmetli bir yiyecek. Çünkü kara münün içinde izig han (sıcak kan) var. Tuvalar koyunu bizim gibi kesmiyorlar (hatta bizim kesim âdetimizi eleştiriyorlar). Onlar hayvanı sakinleştirdikten sonra karın bölgesini biraz açarak kalbe giden atardamarı kesiyor ve hayvanın yavaş yavaş canını teslim etmesini bekliyorlar. İşte hayvanın bu kanı, temizlenen bağırsakların içine dolduruluyor, bir tür sucuk haline getiriliyor ve kaynar suda kaynatılmak suretiyle pişiriliyor. İzig han, Tuvaların en sevdiği yiyeceklerden. Ben ise kara münü içerken boncuk boncuk ter döktüm. Ancak Özkul Çobanoğlu hocamızın da dediği gibi, bu gibi geleneklerin Türkoloji’nin güzellikleri olduğunu unutmayalım 

Naadım alanındaki tüm çadırları teker teker gezdim. Çünkü bir kültürü bidayetten nihayete anlamak istiyorsanız, o kültürü inşa edenlerin yaşam alanlarını görmek zorundasınız. Tuva çadırı da bu insanların sosyal hayatını ve bu sosyal hayat çerçevesinde kültürlerini nasıl şekillendirdiklerini açık bir biçimde gözler önüne seriyor. Bu yurtlar dışardan bakınca ahşap bir iskelete sarılmış keçelerden ve bunları örten beyaz örtülerden ibaret görünebilir. Hatta dünyanın mimarî harikaları ile kıyaslanınca bilmeyen gözler için estetik yoksunu iptidai bir yapı da sanılabilir. Ancak bozkır hayatı size dört mevsim yaşayan ülkelerdeki gibi zengin bir menü sunmaz. Geniş kapsamlı tarıma izin vermeyen Sibirya bozkırlarında insanlar hayatta kalmak için hayvan beslemek ve hayvanlarını beslemek için de mevsime göre evlerini taşımak zorundadır. Bozkır pratiklik ister ve bu pratikliği çadırdan başka hiçbir yapı size sunamaz.

Naadım’daki çadır kurma yarışmalarında beş kişilik bir ekip tarafından bir Lego oyuncağı gibi hepi topu yirmi dört dakikada kurulduğuna şahit olduğum bu çadırının Türk mitolojisi ile ilgili bir iç yapısı, iç nizamı var. Monguş Kenin-Lopsan, çadırın günümüzde Tuva Türkleri tarafından hala kullanılan ve yılbaşı Şagaa bayramı olarak kutlanan on iki hayvanlı takvime göre biçimlenen iç nizamını şöyle anlatıyor:

“Yayla yaylanıp güzleğe göçülüyor diyelim. Yeni yurtta çadırı dikerken, çadırın eşiği güney yönüne bakacak şekilde veya doğuya doğru yönlendirilir. Çadırın kuruluş biçimi, eşyaların konuluş tarzı on iki yılın isimlerinin her biriyle uygunluk gösterir. On iki yılın adları Fare, İnek, Pars, Tavşan, Ejder, Yılan, At, Koyun, Maymun, Tavuk, İt, Domuz’dur. Kısa söylersek, on iki yıl, saatin on iki sayısı gibidir. Çadırın eşiğinden güneşe doğru yürünüp çadırın başköşesine kadar olan tarafı, yani çadırın At, Koyun, Maymun, Tavuk, İt, Domuz yıllarına denk gelen tarafı çadırın arka tarafı olarak isimlendirilir. Evin başköşesinden güneşe doğru yürünerek çadırın eşiğine kadar olan taraf yani Fare, İnek, Pars, Tavşan, Ejder, Yılan yıllarına denk gelen kısım çadırın ön tarafı olarak isimlendirilir… Kapıdan başköşeye kadar çadırın batı tarafı “holdug çarık / kalabalık taraf” olarak isimlendirilir. Çadıra gelen ve çadırdan çıkan kişi sadece o taraftan geçer. Çadırın başköşeden kapıya kadar olan doğu tarafına “maajım çarık / sakin taraf” denilir. Çadıra gelenler veya çadırdan ayrılanlar, o taraftan girip çıkmaz. Çadırda yer alan eşyalar şöyle özetlenebilir: At, Koyun ve Maymun yıllarına denk düşen yerlerde fıçılarda hoytpak, havan, havaneli, eyer, gem takımı ve bunun gibi eşyalar. Çadırın o kısmında gençler veya ev halkının çocukları otururlar. Tavuk, İt ve Domuz yıllarının bulunduğu yerde yüklük vardır. Yüklüğün önünde saygı duyulan insanlar misafir edilir. Domuz, Fare ve İnek yıllarının bulunduğu kısma ise evin erkeği oturur, onun yanına en saygı duyulan kişi oturur. Çadırın o kısmına “başköşe / dör bajı” denilir. Fare, İnek ve Kaplan yılının bulunduğu yerde yatak yer alır. Yatağın önünde evin hanımı oturur, çocuklar burada toplanır. Çadırın o kısmında evin hanımının kızları veya en yakın hanım akrabalar yer alır. Tavşan, Ejder, Yılan yılları kısmında ise mutfak eşyası ve bu eşyanın konulduğu dolap yer alır. Orada evin hanımının komşusu olan hanımlar ile en hanım akrabalar oturur…

Çadırın kapısı (ejik), çadırı ayakta tutan direk (bagana), çadırın üst penceresi, kasnağı (haraaça), bu pencereyi örten keçe (örege) ve yatak (döjek) ile ilgili de çeşitli inanışlar gelişmiş: Kapıdan geçerken eşiğe basılmaz, insanın bahtı kapanır. Çadırın direğine kadınların doğum yaparken kullandıkları doğum askısı asılır. Bu direk nedeniyle göklerden doğum yapan kadınlara şifa gelir. Gece kasnağın üzerine baca örtüsü insanlar uyumadan örtülür. Çünkü çadır halkının ve çadırdaki nesnelerin bahtları gece bacadan çıkmamalıdır. Evin hanımı gece yatakta yatmazsa bir makas, evin beyi yatakta yatmazsa bir bıçak bırakır. Böylece hem evin hanımının hem de beyinin ruhu evde kalmış olur. Çadırı belinden saran üç kuşak ise aldıı oran (yeraltı dünyası, Erlik Han diyarı), çırık örtemçey (bu dünya, orta dünya) ve üstüü oran’ı (üst dünya, gökyüzü) simgeliyor.

Tüm çadırlarda bizi hündülüg aalçılar (saygıdeğer misafirler) olarak ağırlayıp dör bajına yani başköşeye oturttular. Hal hatır sordular, bize süttüg dustug şay (içinde bir parça tereyağı da olan sütlü tuzlu çay) ikram ettiler. Çadırların bazılarında başköşede çok sayıdaki madalyalarını ceketlerine iliştirmiş ihtiyarlar vardı. Bunlardan biri ile sohbet ettik. Afganistan gazisiymiş. Tuva tarihi için iki önemli savaş var. Bu savaşa katılanlara büyük hürmet ediliyor. İlki Ulug Dayzın yani İkinci Dünya Savaşı. Daha önce de bahsettiğim gibi Halk Meydanında bu savaşa katılanlar için bir heykel yer alıyor (Ben döndükten sonra bu savaş ile ilgili Kızıl’a bir rölyef daha yapıldı) ve ayrıca tüm Rusya’da ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinde olduğu gibi Tuva’da da 9 Mayıs’ta Zafer Günü kutlanıyor. İkinci savaş ise Afganistan Savaşı. Sovyetlerin sonunu getiren en önemli etmenlerden biri olan bu savaşa katılanlara vergi muafiyeti verilmiş. Yatırım yapmak, iş kurmak istediklerinde büyük kolaylıklar sağlanıyor. İlaveten söyleyelim, Tuva’nın şimdiki cumhurbaşkanı Şolban Kara ool ve kardeşleri de bu savaşa katılanlardan.

Çadırların etrafında koyun postu üzerine koyun ve keçi yünleri konmuştu. Bir grup insan, alkışlar tutarak ellerinde savaaş adı verilen ince uzun sopalarla sırayla bunları dövüyordu. Tuvalılar buna düg kagaarı diyor ve bu iş keçe yapımının (kidis kılırı) ilk aşamasını oluşturuyor. Keçe ise hem çadırın örtüsü hem misafirlere verilen döşek hem de gelinin başına örtülen örtü olarak karşımıza çıkıyor.

En uzun ziyaretçi kuyruğu Toju bölgesinin sergileme alanındaydı. Toju, Tuva’nın kuzeydoğusunda yer alan ve en büyük kojuunu. Tam anlamıyla pastoral bir hayat var burada. %65’i ormanlarla kaplı Toju’nun asıl öne çıkan özelliği, bölge halkının ivi adı verilen Ren geyiği beslemeleri. Diğer bölgelerin Tuvaları, Tojulara bu nedenl (biraz da küçümseyerek) ivici (geyik çobanı) diyorlar. Tojular, tıpkı Türkiye’de uzun süre “kayıp Türkler” diye haber yapılan yakın akrabaları Duha Türkleri, Yakutlarla birlikte yaşayan Dolgan Türkleri, Yamal Yarımadasında yaşayan Samoyet kökenli Nenetler gibi geyik besliyor, geyiklerin boynuzlarından, etinden, sütünden, postundan istifade ediyor ve bir binit olarak bu hayvanları kullanıyorlar. Sergileme alanındaki ivilerle o gün çocukları gezdiriyorlardı. Çok istediğim halde geyiklere binemedim, ne yazık ki benim cüsseme uygun bir ivi yoktu.

Çadır gezimiz biterken düngür (Şaman tefi) sesini duydum. Tuva’da en çok görmek istediğim şeylerden biri de Şaman ayini idi. Adıg-Eeren Şaman merkezinin hamları (şamanları) toplu halde bir ayin yapıyordu. İnsanlar ayin alanının etrafında toplanmış, bizdeki gibi ellerini göğe kaldırmış ayini seyrediyorlardı. Şaman ayini nedir? Bilmeyen birine bu anın fotoğrafını göstersek, muhtemelen fotoğrafın bizim Trakya’da oldukça meşhur yağmur dualarında çekildiğini söyleyebilirdi.

Rusya Federasyonu’nun ve Tuva Cumhuriyeti’nin başşamanı Kara-ool Dopçun-ool bir şemsiyenin altına oturmuş düngür çalıyor ve alkışlar söylüyordu. Yanındaki diğer şamanlar da sırasıyla Dopçun ool’u selamlayarak alana giriyor, düngür çalarak, tos karak ile süt saçısı yaparak ve ardıç tütsüsü ile (alastaar) kötü ruhları kovarak insanları kutsuyorlardı.

Yukarıda belirttiğim gibi Tuva’da az sayıda insanın tabi olduğu Ortodoksluğu saymazsak, iki inanç var: Tibet Budizmi yani Lamaizm ve Ham çüdülgezi yani Şamanizm. Önceleri tüm Tuvaların iki inancı birden benimsediğini düşünüyordum. Her iki inanç da tüm Tuvalardan saygı görüyor ama Şamanizm’i kabul etmeyip sadece Budizm’e inanlar ve Budizm’i kabul etmeyip sadece Şamanizm’i benimseyenler de çoğunlukta. Bununla birlikte her iki dine ait olan kutsal alanlar, birbirlerinden birkaç adım ötede yer alıyor her zaman. Budizm’in stupaları (Tuv. suburgan), Şamanizm’in çalamaları ile yan yana. Fakat Lamaizm, Tuva’da devlet yardımıyla daha da kök salmaya, dini mekânlarının sayısını arttırmaya başladığından beri (Kızıl’a Kalmuk tarzı büyük bir tapınak daha yapılıyor), bazı Şamanizm’e inanan Tuvalar, Lamaistlerin yakın gelecekte, en hafif tabiriyle tutuculuklarının artacak olmasından endişeleniyorlar.

Ayinin sonunda büyük bir kalabalığın acele acele at yarışlarının yapıldığı alandaki tribünlere doğru gittiğini gördüm ve ben de bu insan seline katıldım. İki ayrı at yarışı vardı o gün. Birincisi yetişkinlerin katıldığı 40 kilometrelik yarış, diğeri de 15 yaşına kadar çocukların 15 kilometrelik yarışı. Ben ikincisine yetişebilmiştim. Önce doğu tarafında büyük bir toz bulutu göründü. Yarışçılar bitiş çizgisine yaklaşıyordu. Büyük bir çekişme vardı. Seyirciler yerlerinde duramıyordu. Küçücük çocukların atlara “Türk’ün kanadı attır!” sözünü doğrulayacak biçimde büyük bir maharetle bindiğini gördüm.

Yarış alanının yanında iki ayrı müsabakaya daha tanık oldum. Birisi en iyi donatılmış at ve iyi yetişmiş binicisi yarışı idi. İkincisi ise bag adarı da denilen okçuluk müsabakasıydı. Geleneksel giysileri içinde kadınlar, erkekler, Lamalar, tekerlekli sandalyesinde engelli insanlar bu yarışmaya katılmıştı. Uçlarında keçeler olan oklarla yirmi-yirmi beş metre mesafedeki kayalar vurulmaya çalışılıyordu. Özellikle kadın ve tekerlekli sandalyesindeki engelli okçuların azmi dikkat çekiciydi.

Naadım etkinliklerinin tamamı Tos-Bulak’ta yapılmıyordu. Naadım’ın at yarışlarıyla birlikte en epey izleyici çeken etkinliği hüreş yani güreş müsabakalarıydı. Bu müsabakalar, Hem-Beldiri’ne yakın bir mevkide Ulusal Park’taki stadyumda gerçekleştiriliyordu. Nehirlerden bir kol çıkarılmış, yapay bir göl ve sahil oluşturulmuş. Gençler bu yapay gölde sandal sefası yapıyor, yüzüyor ve sahilde güneşleniyordu. İşte Stadyum, içinde küçük bir orman barındıran bu parkın içindeydi. 200 ruble (20 lira) ödeyip tek katlı bu stadyuma girdik. Tribünler tıklım tıklımdı. Benim de hayranları arasında olduğum müzisyen İşkin- oglu (Monguş Aydın) bir nevi cazgırlık yapıyor, güreşçileri cesaretlendiriyor ve seyircileri eğlendiriyordu.

Güreş alanının kenarında ödül olarak verilen traktörler ve Rusya’nın en meşhur motorlu taşıtı olan yenisiyle eskisini asla birbirinden ayırt edemeyeceğiniz UAZ 454’ler dizilmişti. Güreş alanında mögeler yani bizdeki pehlivanlar ile möge salıkçızı denen hakemler yayılmıştı. Baldırlara kadar uzayan ve bir deri iple sıkılmış idik (deri çizme), şodak (güreş mayosu), şuudak (göğüssüz, uzun kollu, göbek üstünde bir urganla bağlanan bir tür cepken) ve bört (börk) giyen mögeler, alana davet edildiğinde Kırkpınar’daki peşreve benzer bir selamlama icra ediyorlar. Kollarını iki yana açan güreşçiler, seyircilere kartal uçuşu ile selam veriyorlar. Sonra her iki möge de möge salıkçısının önünde eğiliyor; möge salıkçısı rakiplerin börtlerini başlarından alıyor.

Geleneksel Türk güreşlerinden aba güreşine epey benzeyen ve Moğolistan’da da aynı şekilde icra edilen bu güreşte, rakipler birbirlerini şodaklarından ya da şuudaklarından yakalamaya, dengelerini bozarak yere devirmeye çalışıyordu. Kırkpınar’dan farklı olarak elleri yere değen güreşçi yenik sayılıyordu. Mağlup güreşçi, şuudak’ının urganını çözüp galibi selamlıyordu.

Tuva’da mögeler Şamanlar, Lamalar ve gaziler gibi büyük saygı görüyorlar. En başarılı mögelere “naçın” adı veriliyor. Hatta naçın’ların börtlerindeki kuşaklarda kazandıkları güreşlere göre işaretler yer alıyor. Tuva’nın günümüzdeki en büyük güreşçisi Ayas Monguş. Ancak Naadım güreşlerini, Ayas Monguş’un yarı finalde lehine çekildiği Süt-Höl bölgesinden Eres Kara-sal kazandı. Mükâfat olarak 100.000 ruble ve 100 koyun hediye ettiler. Bu maddi mükâfat bir yana, Eres Kara-Sal hem kendisine, hem de memleketi Süt-Höl’e büyük bir itibar kazandırmış oldu.

Adıg-Eeren Şaman Merkezinde

Tuva’da dört Şaman merkezi var. Bunlardan ilki Düngür. Monguş Kenin-Lopsan’ın kurucusu olduğu bu merkez adını Şaman tefinden alıyor. İkinci Şaman merkezi, birkaç tane temsilciliği bulunan Tos Deer, yani dokuz gök. Tuva mitolojisinde evren tasarımına göre gökyüzü dokuz kattan oluşuyor. Üçüncüsü Hattıg- Tayga (Rüzgarlı Tayga). Sonuncusu ve en faali ise Adıg-Eeren. Rusya Federasyonunun başşamanı Kara-ool Dopçun ool’un kurduğu bu merkezin adı, Şaman’a yol gösteren ayı ruhundan geliyor. 

Biz Naadım’da ayinlerine tanık olduğumuz Adıg-Eeren’e davet edildik. Bu merkez Komsomolskaya ile Şevçenko Caddelerinin arasında. Üç tane tek katlı bina ve genişçe bir avludan oluşan bu merkezin tabelasında bir ayı resmi ve Şamanskaya Klinika / Shamanic Clinic yazısı var. Tuva’da resmi olarak klinik kabul ediliyor Şaman merkezleri. Tuvalar tedavi olmak; bir işe girişmek, evlenmek ya da yolculuğa çıkmak için en uygun zamanı öğrenmek adına buraya geliyorlar. Şamanlar ayrıca dagılga adı verilen kutsama ayinleri yapıyor, kaynak sularını, ateşi, tandıyı, pınarları, kam ağaçlarını, tel ıyaş denen ağaçları, ovaaları, sulama kanallarını ve balbalları kutsamak için ve bilhassa bir kimse öldüğünde, merhumun ruhuna yol göstermek, hayattaki akrabalarına söyleyeceklerini aktarmak için belirli dönemlerde (özellikle vefatın kırk dokuzuncu gününde) davet ediliyorlar.

Adıg-Eeren’in Şamanları kendilerini girişteki tabelada deer tengerlerden çayalgalıg ham çüdülge tövü “soyu gökyüzünden gelen Şamanların merkezi” ve ada-ögbelernin ızıguur salgan Adıg-Eeren hamnarı “ataların mirasını devralan Adıg-Eeren şamanları” olarak tanımlıyor. Avluda bir ova var. Ovalar, genellikle dağın ruhları için ayin yapılan yerdeki taş yığınlarından oluşuyor. Ovanın ortasına uzunca bir baglaaş yerleştirilmiş. Baglaaşın en tepesinde bir kartal (ezir) figürü, kartalın altında ise iki yeleli at başı, bunların altında ise geyik boynuzu yer alıyor. Geyik boynuzunun hemen altında ise bir haraaça (çadırın üst pencere kasnağı) var. Bu kasnak, ovanın çevresine dikilmiş dokuz kısa baglaaşa urganlarla bağlanmış. Az ileride de san salırı (tütsü yakma) için ayrıca bir taş yığını mevcut.

Merkezde önce şaman Çerlik Dikiy Oyun ile görüştük. Bizi odasında ağırladı. Her şamanın bu binada birer polikliniği var. Çerlik Dikiy’in odasının duvarlarında kendisinin kostümü, defi ve eerenleri asılmış. Ham çüdülgezi nedir, hamların/kamların yani şamanların görevleri nelerdir, bu sorular üzerine, epeyce sohbet ettik. Bize kostümünü, eerenlerini ve tefini tanıttı. Bu arada Uğur’a bir huvaanak falı baktı. Huvaanak falı kırk bir adet parlak taşla bakılan bir fal türü. Çerlik Dikiy Oyun, bu kırk bir taşın kırk bir ayrı nehirden geldiğini söyledi. Önce masasına bir açık mavi renkli bir bez serdi, sonra taşları saçtı, tekrar topladı; avucuna aldığı taşlara üfledi ve tek tek bize göstererek Uğur’u gelecekte bekleyen kısmeti ile ilgili bilgilendirdi.

Çerlik Dikiy Oyun’dan sonra Kara-ool Dopçun- ool bizi kabul etti. Şaman merkezinin en büyük odası ona ait. Neredeyse zifiri karanlık odası ağzına kadar ayı postları, ayı, kurt ve geyik başları, çeşitli şaman kostümleri, tefler, ok ve yaylar, taşlar, resimler, biblolar ve başka küçük heykelcikler ile doluydu. Başşaman olmanın verdiği ağırlık ile konuştu bizimle. Türkiye’den kim gelip kendisiyle tanıştıysa (Aşkın Çakır’dan Ebrar Akıncı’ya kadar) hepsini hatırlıyor ve bizlerin Şamanizm’i öğrenmeye çalışmasına son derece sıcak bakıyor. Bir de kendisi Skif, Hun, Türk Huulgazın Tıvaları (İskit, Hun, Türk Büyü Tuvaları) adında bir kitap yazmış. Anladığım kadarıyla Tuvalar arasında oldukça rağbet gören bir kitap bu. Kara-ool’un Tuvaların kökenini İskit, Hun ve Türk devamlılığı içerisinde görmesi gerçekten dikkat çekici.

TİGPİ

Tuva’da sosyal bilimlerin kalbi Tuva Beşeri Bilimler ve Uygulamalı Bilimler ve Uygulamalı Araştırmalar Enstitüsü yani kısaca TİGPİ’de (Tıva Respublikanın Çazaanın Çanında Tıvanın Gumanitarlıg bolgaş Sotsial-Ekonomiktig Tuskay Şinçilelder İnstitudu) atıyor. Adından anlaşılacağı gibi özerk (tuskay) bir araştırma enstitüsü olan bu kurumda, dil, edebiyat, tarih, arkeoloji, etnografya, kültür bilimi, bölge ekonomisi, finans ve politoloji bilim dalları var.

Yağmurlu bir Kızıl gününde Koçetova Caddesi, 4 numaradaki enstitü binasına davet edildik. Tuva depreminde asıl enstitü binası zarar görmüş, yıkmışlar. Yerine inşaat başlamış, ama bitirilememiş. Enstitü eski binalarında hizmet veriyor. Epey bakımsız olan binanın giriş katındaki salonda Radlof’tan Tenişev’e, Katanov’dan Pal’mbah’a ne kadar büyük Türkolog varsa tabloları yer alıyor. İnsan ister istemez, ağır bir doçentlik jürisinin önünde kan ter içinde savunmasını veriyormuş gibi hissediyor kendisini. 

Enstitüde kimler çalışmamış ki: Tuva Türkçesi sözlüklerinin baş redaktörü ve 2017 yılında vefat eden Dorug-ool Adın-ooloviç Monguş, Toju ağzı ve başka sözlük çalışmalarıyla tanınan ve 2017’de vefat eden Zoya Borandayevna Çadamba, 2011 yılında vefat eden Tuva Türkçesinin etimoloji sözlüğünün yazarı Boris İshakoviç Tatarintsev, tanınmış arkeolog L. R. Kıslasov, 2014 yılında vefat eden dilbilimci Kima Mart-ool, 1997’de vefat eden Tuva’nın erken dönem belgeleri konusunda çalışan Yu. L. Arançın, 1992 yılında vefat eden ve Tuva Türkçesinin en önemli gramerlerinden birini Salzınma ile birlikte yazan Şuluu Çırgap-ooloviç Sat, İshakov ile birlikte Tuva Türkçesinin en tanınan gramerini yazan Aleksandr Pal’mbah ve daha niceleri…

Burada bize Kaadır-ol Biçeldey’in eşi Ul’yana Biçeldey ve uzun yıllar Ankara Üniversitesi, DTCF’de çalışan Margarita Kungaa hocalarımız karşıladılar ve son derece sıcak bir şekilde ağırladılar. Tüm enstitünün katıldığı bir tanışma toplantısı yaptık. Türkiye’deki Tuva araştırmalarından ve Kırklareli Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümünün çalışmalarından bahsettim. Bana Monguş Kenin-Lopsan’ın Tıva Çançıl’ını Türkiye Türkçesine aktarırken zorlanıp zorlanmadığımı sordular. Kimi zaman son derece zorlandığımı, hatta bazen kan ter içinde kaldığımı ama Tuva ile ilgili ne öğrendiysem bu eserden öğrendiğimi söyledim Tuvalı meslektaşlarıma. Zira Kenin-Lopsan, Tuva yazı dili ile yaşıt. Eserlerinde Tuva sözlüklerine girmemiş ama kültürel anlamda çok önemli sözcükler kullanıyor. Sadece onun eserlerinden hazırlanacak olan sözlükler bile Tuva kültürünü anlamada önemli bir kılavuz olacaktır.

Dar imkânlarına rağmen hayli üretken bir enstitü burası. Dil bölümünün başında dil ve kimlik meselesi üzerine çalışmaları bulunan Nadejda Çılbakovna Sereedar görev yapıyor. Ayrıca çalışmalarından epeyce faydalandığım Polina Sergeevna Seren ile de tanışma şansına sahip oldum. Kendisi, Moğolistan’daki Sengel Tuvaları konusunda uzman bir halk bilimci ve dilbilimci.

Daha sonraki günlerde Enstitü’ye ikinci defa geldim. İlk seferinde görüşemediğimiz enstitü müdürü Buyan Aleksiyeviç Dongak ile tanıştık. Kendisi ekonomi uzmanı ve Tuva’nın iktisadi geleceği ile ilgili ciddi endişeleri var. Maalesef Tuva Cumhuriyeti, ekonomik olarak Rusya Federasyonunun en yoksul cumhuriyeti. Her alanda bu durumun olumsuz izlerini görmek mümkün. Buyan Dongak, etno-ekonominin Tuva için bir çıkış olabileceğini düşünüyor. Çünkü büyük ölçüde hayvancılığa dayanan bir ekonomiye sahip Tuva’da kültürün uluslararası pazarlanması büyük önem arz ediyor. Tuva, özellikle kültür turizmi konusunda başarılı. Bilhassa Tuva müziği, dünyada son derece iyi tanınıyor. Hüün Hüür Tü (Huun Huur Tu) ve Alaş gibi etnik müzik icra eden gruplar, Amerika ve Avrupa’da geniş bir hayran kitlesine sahip. Amerika’dan höömey (gırtlaktan söylenen bir tür müzik) müziğini öğrenmek için çok sayıda meraklı her yıl belirli dönemlerde bu müzik türünün öğretildiği Tuva Kültür Merkezini ziyaret ediyor. Bu nedenle enstitü müdürü Tuva’da gerçekleştirilen festivallerin ve yurtdışında icra edilen kültür fuarlarının belirli bir ölçekte de olsa Tuva’ya katkı sağlayabileceğini düşünüyor.

Eduard Mijit

İlk defa, 1992 yılında yayımlanan “Buzundular” şiir kitabı ile tanıdığım Eduard Mijit, 1961 yılında Ulug-Hem rayonunun Torgalıg köyünde doğmuş. 1993 yılında Tomsk’ta Maksim Gorkiy Edebiyat Enstitüsünü bitirmiş. Tıvanın Anıyaktarı (Tuva’nın Gençleri) gazetesinde redaktörlük yapmış. Uzun zamandan beri de Tuva’nın en önemli edebiyat dergisi Ulug-Hem’in editörü. Yazarın, Buzundular dışında “Kezernin Baldızı” (1990), “Kazırgılıg Kuduktun Kıygızı” (2002), “Bödüün Oduruglar” (2006), “Tuman Öttür Otçugaştar” (2008) gibi başka eserleri de var. Aynı zamanda başarılı bir çevirmen olan Mijit’in Shakespeare, Ostrovskiy ve Puşkin gibi edebiyatçıların yanı sıra Nazım Hikmet ve Oktay Rıfat gibi Türk şairlerinden de çevirileri mevcut.

Bununla birlikte Eduard Mijit’in bir edebiyatçı olarak ulaştığı olgunluğu gösteren eserler, tiyatro oyunları. Yazar, tüm piyeslerini (Tuv. şii) 2010 yılında “Örgül” (Hediye) başlığı altında yayımladı. Kitapta Kültegin, Kım Sen Sübedey- Maadır? (Sen kimsin, Subutay Bahadır?), “Kara-Dagnın Kazırgızı” (Kara-Dağ’ın Kasırgası), “Örgül” (Hediye), “İyenin Inakşılı” (Annenin Sevgisi), “Çangı-Inakşıl” (Yankı-Aşk) ve “Çirgilçinner” (Seraplar) oyunları yer alıyor.

Son derece başarılı olan bu oyunların arasında benim için en dikkat çekeni tabii ki Kültegin. Çağdaş Türk edebiyatlarında Kültegin’i doğrudan bir başkahraman olarak ele alan ilk yazar belki de Eduart Mijittir1. Eseri ilk okuduğumda Tonukök’ün (Tonyukuk) İlteriş’in vefatını haber veren şu tiradı beni gerçekten çok etkilemişti:

Tonukök

Türklerim! Yüce beyler, bahadırlar!

Yoksulluğu yaşamış, şan kazanmış

On binlerce yıl boyunca var olacak

Muhteşem ve mağrur hür halkım!

Binlerce yıl boyunca adı silinmeyecek

Bumin ile İstemi’nin

Şanını, izlediği yolu miras alan

Evlatları- Köktürk Halkım!

Sadece bizim için, halkı için

Yüreği çarpan,

O müthiş güce sahip olan

Bayrağımızı arşa çeken

Buyruğundaki halk için, sizin için

Acı terini, kızıl kanını

Cömertçe feda eden

Kağanımız göçüp gitti!

O yüksek, ulu yol ile

Gök Tanrı’nın ordusuna katılmak için

Bizi erkenden bıraktı,

İlteriş Kağan göçtü!

Babasız öksüzler gibi

Kalakaldık, düşününüz!

Şimdi dahi eskiden olduğu gibi

Birbirimize düşmanlık edip

Ufalanan yapraklar gibi,

Dağılıp gidecek miyiz biz?

Av peşindeki çakallar gibi,

Bizi kuşatmış düşmanlara

Yaralı ayı gibi,

Başımızı teslim edecek miyiz?

Şimdi de Çinlilerin

Yalanlarını dinleyip

Halkımızın gücünü

Haraç verip yokluk içinde kıvranalım mı?

Çinlilere asker olsun diye

Gencecik oğullarımızı,

Çinlilere cariye olsun diye

Kızlarımızı verelim mi?

Hilekar Çinlilerin

Altını, gümüşü, ipek kumaşları

Çeşit çeşit içkileri,

İnsana aklını yitirten

Kendinden geçirten afyonu

Halkımızın gözünü karartıp

İradesini zayıflatsın mı?

Bu dizelerin şairi Eduard Mijit, ile bir Çarşamba günü Tıvanın Yu. Ş. Kyunzegeş Attıg Nom Ündürer Çerinin önünde buluştuk, bizi aynı binadaki Ulug-Hem dergisinin redaksiyon bürosuna davet etti. İki odalı bu ofis, gözden çıkarılmış gibiydi. İçeride çalışan kimse yoktu. Bilgisayarlar, kitaplar, masalar bir tarafa yığılmıştı. Anladığım kadarıyla derginin tüm işi Eduard Mijit’in üstüne kalmıştı. Bizi bir koltuğa buyur etti, oturduk.

Tam karşımda elli sekiz yaşında, ufak tefek, dünyanın bütün yükünü sırtlanmış gibi dursa da güler yüzlü, cana yakın ve mütevazı bir insan oturuyordu. Türkiye’de tanınıyor olmak kendisini bir hayli şaşırtmış. Türkiye Türkçesine aktardığım Kültegin piyesini hediye ettim kendisine. Kitabı eline aldı, uzun uzun inceledi yüzünde mahcup bir gülümsemeyle. Piyesinin Türkiye’de yayımlanması onu epey heyecanlandırdı. Çünkü maddi nedenlerle Tuva’da kitaplarını yayımlatmakta güçlük çekiyormuş. Bitirdiği üç kitabının Tıvanın Çogaalçılar Evileli (Tuva Yazarlar Birliği) tarafından yayımlanmasını bekliyor ve “Tuva’da koyun için para var ama kitap için yok” diyor gülümseyerek. 

“Neden Tuva edebiyatına ilgi duydunuz?” diye sordu bana. Bende, ülkemizde üniversitelerde Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümleri olduğunu, Türkiye dışındaki Türk edebiyatçılarının tanındığını, eserlerinin Türkiye Türkçesine aktarıldığını ve bu bölümlerde ders olarak okutulduğunu; kendisinin de piyesleriyle ve şiirleriyle Türkiye’de tanındığını, özellikle Kültegin piyesinin Türkiye Türkçesine aktarılan ilk Tuvaca eserlerden birisi olduğunu söyledim.

Hemen oracıkta kısa bir röportaj yaptım Kültegin’in yazarıyla. Sorularıma canı gönülden ve olanca açıklıkla cevap verdi.

“Sizi Kültegin’i yazmaya iten sebep neydi?” diye sordum.

Eduard Bey, “Göktürkler, Uygurlar, Yenisey Kırgızları bizim ve sizin ortak atalarınız. Tuva toprakları, Türk tarihi coğrafyasının en önemli alanlarından birisi.” diye yanıtladı sorumu.

Sonraki sorum, “Kültegin’in piyesinin tarihsel kaynakları nedir?” oldu.

- Öncelikle bengü taşlarının (mönge daşlar) kendisi. Kültegin’i, ağabeyi Bilge’yi ve Tonukök’ü önce kendilerinden dinledim. Sonra başta Gumilev’in “Eski Türkler” eseri olmak üzere, çeşitli akademik çalışmalardan istifade ettim. Tarihsel bilgi ile kurguyu birbirine tezat teşkil etmeyecek biçimde harmanlamam gerekiyordu. Bu tarihsel kişilikleri, edebi kişilikler haline dönüştürürken aslına oldukça sadık kalmak istedim.

Kısa röportajımızın ardından bize kitaplarını imzaladı. Hiç itiraz etmeden, herhangi bir sanatçı kaprisi göstermeden fotoğraflarını çekmeme müsaade etti. Diğer kitaplarını da Türkiye Türkçesine aktarmak istediğimi söyledim: Canı gönülden ve gülümseyerek “Sizindir!” dedi. Yazarlığı, Türk tarihi konusundaki bilgisi ve mütevazılığı ile kalbimizi kazanan Eduard Bey’i, ofisinde yalnız bırakıp oradan ayrıldık.

Dögee, Maralhoz, Çürek Dorgun, ve Kundustug Arjaan.

Naadım biterken yağmurlar yüzünden nehirler taştı. İki büyük trafik kazası oldu. Bay-Tayga’da gerçekleşen ikinci kazada maalesef yedi çocuk, nehre düşen arabada can verdi. Hükümet yas ilan etti. Bayraklar yarıya indirildi, etkinlikler iptal edildi, resmî daireler, kütüphane de dâhil olmak üzere kapandı.

Kütüphane de kapanınca yas günlerinde, enstitüden mihmandarımız Sayan Saya, bizi Turan kasabasının kuzey batısında, Sayanların eteklerindeki Maralhoz’a götürdü. Türkçeden Rusçaya, Rusçadan da Tuvacaya geçen “maral” (dişi geyik) sözcüğü ile tıpkı kolhoz (kolletivnoye hazyaistvo, kollektif üretme çiftliği) ve zavhoz gibi (zaveduşiy hozyaystvom, çiftlik müdürü) gibi karma bir sözcük yapılmış. Sıın adı verilen geyikler daha çok boynuzları için yetiştiriliyor. Tuvalar geyik etini tercih etmiyor, çünkü sıınlar em ot (halk hekimliğinde kullanılan şifalı bitki) ile beslendiği için eti de bu otların tadını taşıyormuş.

Maralhoz, Tuvaların en sevdiği mesire alanlarından. Buraya gelip kamp kurabiliyorlar, piknik yapabiliyorlar. Biz, havanın gözü yaşlı olmasına rağmen yemyeşil otların ve sapsarı hardal çiçeklerinin arasında at sürdük. Etrafımızda, bize aldırış etmeden yüzlerce geyik geziniyor, otluyordu. Tam karşımızda zümrüt yeşili ormanlarla kaplı tepeler ufku kaplıyordu.

İlerleyen günlerde Kızıl yakınlarındaki arjaanları yani kaynak sularının bulunduğu mevkileri ziyaret ettik. Tuva’da tedavi amaçlı kullanılan 37 kaynak suyu var. Biz önce Kızıl’ın doğusunda, epeyce meşakkatli bir yoldan Çürek-Dorgun adı verilen arjaana ulaştık. Tuvalar kamp yaparak dinlenmek için çok sayıda alan meydana getirmiş. Çürek-Dorgun da bunlardan birisiydi. Tertemiz bir kaynak suyu vardı burada. Tuvalar, arjaanları ve diğer su kaynaklarını asla kirletmiyor. Suya asla çöp atmıyor, su iyesini rahatsız etmemek için ölülerini su kaynaklarına yakın gömmüyor. Zaten ham çüdülgezinin temeli “kamgalal” yani koruma, muhafaza etme, zarar vermeme.

Arjaanın az ötesindeki bir tepenin üzerinde yer iyesi vardı. Çalama ile işaretlenen yoluna bir uyarı konmuş: Nogaan tariygi burganınçe herejeen çon ünüp bolbas! (Nogaan Tariygi iyesine kadınlar çıkamaz!). Yer iyeleri genellikle kadın olduğu için, kıskanmasın, öfkelenmesin diye böyle bir yasak getirilmiş.

Kekik kokan ve şartılaa denen çekirgelerin hoplayıp zıpladığı tepeye oturup ufuktaki Kaa-Hem manzarasını seyre daldım. Bulunduğum toprakların altında 20 milyon ton kömür çıkarılmayı bekliyormuş. Tuva’nın yeraltı kaynakları, şimdiden bilhassa Çinli şirketlerin ağzını sulandırıyormuş. Tuva’da kömür dışında cıva, altın, asbest, kobalt, nikel, bakır, çinko ve madeni tuz yatakları var. Özellikle Toju, Kaa-Hem, Erzin, Kızıl, Ulug-Hem ve Tandı bölgelerinde giderek artan bir altın madenciliği söz konusu. Kızıl’ın batısındaki Kundustug Arjaan’da (Kunduzlu Kaynak) vaktiyle Putin’in temelini attığı ve bir altın çivi çaktığı on-on beş metrelik bir demir yolu var. Abakan’dan buraya tren getirilecekmiş. Amaç, bu yeraltı zenginliklerini Tuva dışına çıkarmak. Bunun gönlü zengin ama kendi yoksul Tuva halkına ne kadar faydası dokunur, orası şüpheli. 

Dögee’yi ise Kızıl’daki son günlerimde tırmandık. Mihmandarımız Ernazar Bey, aracıyla bizi dağın eteklerine çıkardı. Sonra yürüyerek Dögee yazısının bulunduğu alana çıktık. Burada da her kutsal alanda olduğu gibi bir stupa, bir de çalama var. Dögee, Tuvalar için sadece kutsal bir dağ değil. Kızıl manzarası seyretmeye gelenlerin yanında çok sayıda Tuvalı, spor yapmak için dağa tırmanıyor. Dögee’nin D’sinin tam altına oturdum. Karşımda yukarıda da bahsettiğim tümen, az ötesinde Hem Beldirinde birleşen Kaa-Hem ve Bii-Hem nehirleri akıyordu. Kızıl’ın üstünde o tarihte Sibirya’nın çeşitli yerlerinde çıkan ve nedense söndürülmeyen orman yangınlarının kesif dumanı vardı.

Oturduğum yerden, bu dumanlı Kızıl manzarasına bakarken Tuva’nın geleceğini düşündüm. Ancak Tuva’nın, Tuvaların ve Tuva Türkçesinin de geleceği pusluydu. Rusya Federasyonunun en yoksul cumhuriyetiydi Tuva. İstihdam yoktu, dışarıya göç veriyordu, halkın büyük çoğunluğu borçluydu, başta sağlık hizmetleri olmak üzere devletin sağlamakla mükellef olduğu sosyal hizmetler büyük ölçüde aksıyordu. Hükümet, Tuvaların istediği kadar yolsuzlukla mücadele etmiyordu. Muhalefet liderleri baskı altında tutuluyordu. Bu gerginlik eylül ayındaki seçimlere de yansıdı. İktidar yanlısı Tuvalar, ellerinde silahları atlarıyla seçim denetçilerinin otobüsünü durdurdular. Neredeyse kan dökülüyordu.

Ana dili öğretimi de eskisi gibi değil Tuva’da. Çocuklar, Tuva Türkçesini Rusçayı öğrendikten sonra öğreniyorlar. Her ne kadar üniversiteye kadar Tuvaca eğitim verilse de, gelecek kaygısı nedeniyle Rusça eğitimde artık daha baskın. Aileler, çocuklarını bütün Rusya Federasyonunda faaliyet gösteren ve son yıllarda Kızıl’a da bir örneği açılan Kadetskiy Korpus’a (Askeri Okul) çocuklarını vermek ve çocuklarının gelecekteki Sergey Şoygu olmasını istiyor.

Ancak Tuvalar Sovyetler Birliği dönemde şiddetli bir şekilde inkıraza uğramasına rağmen geleneklerine ve gündelik hayatta ana dillerine sıkı sıkıya bağlı. Ellerinde geleneklerinden, dillerinden ve töreen çurtlarından başka bir şey olmadıklarının bilinciyle Tuvaca konuşup Tuvaca düşünüyor, atalarından miras aldıkları inanca göre yaşıyorlar.

Şurası muhakkak ki, 2015’teki uçak meselesi, Türk-Rus ilişkilerini etkilediği kadar, Rusya Federasyonunda yaşayan Türk halklarına da zarar verdi. Türkiye’de akrabaları olan, Türkiye’de çalışmış ya da öğrenim görmüş hemen hemen herkes bu gerilimden payını aldı; Rus kolluk kuvvetleri tarafından soruşturuldu ve tedirgin edildi. Türkiye ve Türklerle herhangi bir ilgisi olmayanlar dahi Rus propaganda makinesinin söylemlerinden bir hayli etkilendi. Bize karşı ister istemez bir şüphe uyanmış, araya bürudet girmiş.

Peki, bize ne düşüyor?

Bu önyargıları, ortadan kaldırmak için Tuvalara ve Rusya Federasyonundaki diğer Türk topluluklarına ekonomi, kültür ve spor aracılığı ile ulaşmalı. 1990’lı yıllarda epeyce Tuvalı işçi, Rusya’ya iş yapan Türk firmalarında çalışmış. Bunun olumlu etkileri hala devam ediyor. Özellikle TİKA’nın Duha Türklerine damızlık geyik temini gibi örnek projeleri değerlendirilmeli ve ölçeği genişletilmeli. Tuva’nın yerel ürünlerinin uluslararası pazarlara çıkması için aracı olunmalı. Türkiye’de düzenlenen fuarlara Tuva Cumhuriyetinden girişimciler davet edilmeli.

Tuva Türkleri ve bizim aramızdaki ortak kültürel değerleri meydana çıkarmak, birbirimizi daha yakından tanımaya imkân yaratmak ise işin başka bir boyutu. Naadım bayramında Çinliler, Amerikalılar, Macarlar, Fransızlar, Polonyalılar, Koreliler ve Japonlar vardı ama biz yoktuk. Bu eksikliği özellikle Kültür Bakanlığı, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı gibi devlet kurumları ile doldurmamız gerekiyor. Avrasya Yazarlar Birliği gibi sivil toplum kuruluşları, Tuva Türkçesinin bir edebiyat dili olarak varlığını sürdürmesi için günümüzde eserlerini yayımlatmakta zorluk çeken Tuva edebiyatçılarını desteklemeli. Müzeler, kütüphaneler, eğitim kurumları arasında anlaşmalar imzalanmalı. Öğretim üyesi, teknik personel ve öğrenci hareketliliği sağlanmalı. 

Öte yandan spor da başka bir işbirliği sahası. Yukarıda da değindiğim gibi Tuva güreşi, bizim geleneksel güreşlerimizden aba güreşine benziyor. Hatta bu yıl eylül ayında Hatay’da gerçekleştirilen 10. Uluslararası Aba Güreşi Dünya Şampiyonası’na Tuva’dan Aldınsay Oday da katıldı ve 90 kiloda başpehlivan oldu. Türk Güreş Federasyonu, aba, kuşak, karakucak, şalvar ve yağlı güreşimizi Tuva’da tanıtabilir. Ortak müsabakalar düzenlenebilir.

Türkiye’de yakın zamanda Geleneksel Türk Okçuluk Federasyonu kuruldu ve UNESCO geleneksel Türk okçuluğunu “İnsanlığın Ortak Mirası” kabul etti. Mezkûr Federasyon, hem Tuva Cumhuriyetinde hem de Türk dünyasının diğer ülkelerinde bu sporumuzu tanıtabilir.

Bilindiği üzere Dünya Göçebe Oyunları son yıllarda epeyce dikkat çeken ve takipçisi her gün daha fazla artan bir organizasyon. Bu yıl Kırgızistan’da düzenlenen ve 2020’de Bursa’da gerçekleştirilecek olan bu faaliyetin daha sonraki yıllara Tuva Cumhuriyetinin ev sahipliğinde yapılması desteklenebilir.

Dönüş

Tuva’ya varışımdan yaklaşık yirmi gün sonra Tuvalı dostlarımla vedalaştım ve bir akşamüstü Abakan’a giden bir taksiye bindim. Kızıl’dan çıktık, Dögee Dağını geçtik, Turan’a vardık. Sayanları tırmandık. Tanzıbay’da mola verdik. Gece saat üçte havaalanına vardık. Havaalanında yedi saat bekledikten sonra Moskova uçağına bindim. Saat farkının yardımıyla öğleden sonra ikide Şeremetyevo’ya indik. Akşam beş uçağı ile İstanbul’a, gece on iki otobüsüyle Edirne’ye döndüm.

Evime vardığımda saba makamında bir sabah ezanı okunuyordu. Martılar Sinan’ın şaheser kubbesini tavaf ediyordu. Şehir uyanıyordu. Ben, yıllardır özlemini çektiğim Tuva’ya kavuşmuş, eski dostluklarımı pekiştirmiş, yeni dostluklar kurmuş ve Türklüğün zuhur ettiği o muhteşem coğrafyayı kendi gözlerimle görme bahtına erişmiştim. Hala gözlerimi kapadığımda o uçsuz bucaksız bozkırlar ve bozkırın ortasında bütün azametiyle akan Ulug-Hem gözlerimin önüne geliyor.

Umarım bu güzel coğrafyanın güzel insanlarının bahtı her daim açık olur! Tıva çonga aas-kejik, buyan-çol küzedim!

Tıva’nın oruu ak bolzun!  1 Hakan İlhan Kurt’un Köl Tigin Ünlemesi’ni bu noktada anmak gerek. Bu kitap da Köl Tigin’in doğumunu, savaşlarını, kahramanlıklarını ve ölümünü konu ediniyor. Köl Tigin Ünlemesi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2019. 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 159. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 159. Sayı