Tuva Yolculuğu


 01 Ocak 2021


Tuvaca olarak anlattırırdı. Hatalarımı düzeltir, yeni şeyler öğretirdi. Konser gibi ilgi çekici deneyimleri daha da ilgiyle dinlerdi. Ben de heyecanla ne yaptıysam anlatır, çektiğim resimleri, videoları gösterirdim. Kısacası, Aldınay Hoca’nın evinde kalmamın bir artısı da buydu. Aldınay Hoca, Tuva’nın eğitimli, bilgili ve aynı zamanda yardımsever bir öğretmeni olarak beni de öğrencisi olarak kabul etmişti. Ben ise seve seve onun öğrencisi olmuş, Kızıl’da kendi imkânlarımla bir şeyler yapabilmiş olmanın sevinciyle bir günümü daha geçirmiştim.

Tuva’ya geldiğimden beri Üstüü Hüree festivalinden söz ediliyordu. Ev sahibim Aldınay Hoca oraya gitmemi şiddetle tavsiye etti. Onun sözlerine değer veriyordum. Ayrıca festival gibi Tuva geleneklerini yakından görebileceğim bir etkinliği görmeyi ben de çok istiyordum. Bu sebeple Ertine’ye de bu durumu sormuştum. Kendisi bu konuda bana yardımcı olabileceğini söyleyerek ondan haber beklememi istemişti. Ertesi gün arayıp festivalin gerçekleştiği Tuva Cumhuriyeti’nin batısında yer alan Çadan şehrine beni yolcu edeceğini ve beni orada bir arkadaşının karşılayacağını bildirdi. Aynı zamanda ev sahibim festivalde kalacak yerin olmayacak, orada herkes çadır kurar ne yapacaksın diye sordu. Bunu benim bilmem mümkün değildi tabii. Aldınay Hoca bunu hem sordu hem de sorunu çözen kişi oldu. Bana bir çadır ve tulum ayarladı. Artık Üstüü Hüree festivali için Tuva’nın batısında yer alan Çadan şehrine gitmeye hazırdım. Ancak Çadan’a gitmeden önceki gece yaşadığım bir anımı paylaşmak istiyorum. O gece Aldınay Hoca’nın kız kardeşleri Arjaan ve Şoraan bize geldiler. Aslında beni ziyarete gelmişler. Türk kahvesini ve fal bakıldığını biliyorlar imiş. Ben bu konuda kısmen hazırlıklıydım. Türk kahvesi getirmiştim. Cezveyi ise bir şekilde hallederim diye düşünüp yük etmemiştim. Ancak şansıma Türkiye’de daha önce bulunmuş olan Aldınay Hoca’nın cezvesi ve fincanları vardı. Daha sonra Türk kahvelerini yaptım. Yanına getirdiğim lokumlardan koyup bir güzel ikram ettim. Türk kahvesini beğenmeseler de beğendik deyip içtiler. Lokum ise gerçekten beğenildi. Tabii herkes fal bakmamı bekliyordu. İşte bu konuda pek yetenekli olduğum söylenemez. Yine de fincanları ters çevirip talih çizgilerimizin oluşmasını bekledik. Fal bakma işini kendim üstlenmedim. Eşimin tavsiyesiyle telefona indirdiğim bir uygulamadan yararlandım. Ancak yararlandığıma pişman oldum. Bana söyleyecek sözler konusunda yardımcı oldu ama her yazılanı söylememem gerektiğini söyleyen olmamıştı. Ne gördüysem Tuvacaya çevirir, fal bakmanın keyfini yaşarım sanmıştım. Ancak Arjaan’ın falında yurt dışına çıkacağı, orada birtakım zorluklar yaşayabileceği ama sonunda iyi şeyler olacağı gibi şeyler çıkınca doğaya ve doğaüstü güçlere inanan Tuvaların falı çok ciddiye aldıklarını kötü bir tecrübeyle anlamıştım. Arjaan’nın morali çok bozuldu. Daha önce Tuva’nın dışına bile çıkmayan bir için yurt dışına çıkmak dehşet verici bir şeydi. Hemen ablaları Şoraan ve Aldınay Hoca duruma müdahale ettiler. Falın aslında iyi çıktığını söylediler. Ben bizim kültürümüzde ‘fala inanma falsız da kalma” denildiğini söyleyerek ortamı yumuşatmaya çalıştım. Ama onların inanışı bambaşkaydı. Misafirlerimiz gittiğinde Aldınay Hoca’ya üzüldüğümü söyleyerek aslında fala inanmamak gerektiğini ifade etmeye çalışsam da aldığım şu cevap bu konuyu unutmam gerektiğini göstermişti: “Biz de inanmayız. Yani falın yüzde 90’ı doğru olsa da yüzde 10’unun doğru olmadığını biliriz.” Bu cümleler aslında Aldınay Hoca’nın beni teselli cümleleriydi. Ancak ifadesinde istemsizce gerçek düşüncelerini yansıtmıştı. Benim falda söylediklerime inanmışlardı. 

Fal bakma maceramın ardından ertesi gün saat 10:30 gibi Üstüü Hüree Festivali için Çadan’a doğru yola çıktım. Sözcük anlamı “üstteki tapınak” olan Üstüü Hüree, Tuva’nın en büyük ve en bilinen Budist tapınağıdır. Çadan şehrinin yedi kilometre güneydoğusunda Çadan nehri kıyısında bulunmaktadır. Tapınağın inşaatı 1905-1907 yıllarında Tibet Laması aracılığıyla yapılmıştır. Ancak Üstüü Hüree Stalin döneminde siyasi sebeplerden dolayı kapatılmıştır. SSCB yıkıldıktan sonra 14. Dalay Lama’nın ziyareti sonrasında Üstüü Hüree’nin kalıntılarının bulunduğu yerde tapınak yeniden inşa edilmiştir. Üstüü Hüre, Şamanizm ve Budizm inançlarına ait ritüellerin bir arada görüldüğü hem dinî hem de kültürel bir festivaldir. Festival, 1999 yılından itibaren Uluslararası Üstüü-Hüree Canlı Müzik veİnançlar Festivali adıyla Tuva’nın en önemli kültürel etkinlikleri arasında yerini almıştır. 

Kızıl’dan üç saatlik bir yolculuk sonrası Çadan’a varmıştık. Çadan’a indiğimde Ertine’nin arkadaşı Ayas karşıladı beni. Ayas’ın Çadan’da Anıyaktar Tövü adında bir gençlik merkezi var. Önce bana burayı gösterdi. Çadırım olmasına rağmen geceyi orada geçirebileceğimi söyledi. Ama ben her şey usulüne göre olsun diye çadırda kalmayı tercih ettim. Bunun üzerine naadım (festival) alanını gezdirdi. Güreş stadyumunu, canlı müzik konserinin ve kamp alanının bulunduğu yeri gösterdi. Yardımda ve ilgide daha da ileri giderek çadırımı kurmamda bile yardımcı oldu. Sonra işleri olduğunu söyleyerek beni yalnız bıraktı. Ayas gidince ne yapacağımı bilemez hâlde öylece kalakaldım. Çünkü henüz festival hareketliliği yoktu. Güreş stadyumuna geri döndüm. Çocuk güreşleri vardı. Biraz küçük mögeleri (pehlivanları) seyrettim. Canım sıkılınca Çadan’ı biraz dolaşayım diyerek kalktım. Ama o kadar küçük bir yer idi ki kısa sürede sanırım her yeri gezdim. Sonra başıboş yürürken bir de ne göreyim: Kütüphane… Araştırma yapmaya gelmiş biri olarak birden gözlerim parladı. Hemen içeri girdim. Kütüphane görevlisi Elvira Hanım ile tanıştım ve Menee Tıva dılda nom herek (Bana Tuvaca kitap gerekiyor.) diyerek ne istediğimi belirttim. Bunun üzerine Elvira Hanım bu küçük kütüphanede bulunan kitapları göstermeye başladı. Gösterdiği kitapların bir kısmı bende bulunuyordu. Bu yüzden Elvira Hanım’ı epey yordum. O da sağ olsun bana çok yardımcı oldu. Nihayet işime yarayabileceğini düşündüğüm birkaç kitap bulduk. Sonra izin alarak kitapları taramaya başladım. Yaklaşık iki saat çalıştıktan sonra festivalde konserin başlayacağını, bu sebeple kütüphaneyi kapatmak zorunda olduklarını söylediler. Hemen yarın açık olacak mı diye sordum. Ancak kapalı olacakmış. Sebebi ise Üstüü Hüree yürüyüşünün yarın olmasıymış. Bu vesileyle Üstüü Hüree festivaline ilişkin bir şey daha öğrenmiş oldum. Yarın yapılacak şey belliydi: Yürüyüşe katılmak. Akşam konsere Ayas ve arkadaşı Şonçalay ile katıldım. Konserde pop, jazz vs. her çeşit müzik icra edildi. Benim dikkatimi ise en çok höömey adı verilen geleneksel Tuva gırtlak müziği çekti. Bilindiği gibi pek çok çeşidi bulunan höömey’in temel özelliği gırtlaktan aynı anda birden farklı sesin çıkarılabilmesidir. Bu müziğin geçmişi oldukça eskiye dayanır. Ancak net bir tarih vermek mümkün değildir. Doğadaki seslerin insanlar tarafından taklit edilmesi gırtlak müziğinin kökeni olarak görülür. Erkek çobanların çoğu, gırtlak müziği yapabilir ancak kadınlar bu müziğe yakın zamanda başlamıştır. Kızıl’da Tıva Ündezin Kul’tura Tövü (Tuva Kültür Merkezi) adıyla bir höömey araştırma ve eğitim merkezi bulunmaktadır. Merkezde, gırtlak müziğine ilişkin yapılan araştırmaların olduğu kitap ve hediyelik eşya satış noktası var. Ayrıca merkezin ikinci katı bir müzeye çevrilmiş durumdadır. Bu katta, höömey’e ilişkin ahşap heykeller ve tablolar sergilenmektedir. Merkezin en üst katı ise kurum çalışanlarının ofisleri ve toplantı salonuna ayrılmıştır. Tuva Cumhuriyeti’nin en ünlü gırtlak müziği grupları; Hün-Hürtü, Çirgilçin, Tıva, Alaş, Çangı-Haya ve Tıva Kızı’dır. Merkezin hemen girişinde sağ tarafta Blues müzisyeni Paul Pena ile birlikte yaptığı müzik çalışmaları ile Tuva gırtlak müziğini Amerika’ya ve dünyaya duyuran Kongar-ool Ondar’ın heykeli bulunmaktadır. 

Ertesi gün yürüyüş başlamadan önce telefon şarj noktasında benim gibi güne erken başlayan bir Japon ile tanıştım. Adı Ricao Dohi idi. Ricao, Tuva kültürünü en az benim kadar ilginç bulan bir gezgindi. İngilizce ve Rusça biliyordu. Rusçası sayesinde iyi de bir çevre yapmıştı. Gece kamp alanında birkaç şamanın ateş yakıp kimi ritüelleri gerçekleştirdiğini söyledi. Böyle bir fırsatı kaçırdığım için üzülmüştüm. Ancak Ricao, söz ettiği şamanlarla beni tanıştırdı. Üç şaman birlikteydi. Şamanlardan biri sessizce çimlere uzanmış uyuyordu. İçlerinden birisi Moğoldu. Hiç konuşmuyordu ama elindeki homus “ağız kopuzu” ile müzik icra ediyordu. Neyse ki içlerinden birisi bizimle konuşmak konusunda istekliydi. Bu şamanın adı Çerlik Dikiy Oyun’du. Çerlik Türkiye’den olduğumu öğrendiğinde çok sevindi. Tanıdığı herkese beni törelderivis (akrabalarımız) diyerek takdim ediyordu. Bu beni çok sevindirmişti. Türkiye’den kilometrelerce ötede bir Türk yurdunda idim. Ancak hiç yabancılık çekmiyordum. Hatta bir ara bizi tanıştıran Ricao’yu istemsizce dışlamıştık. Çünkü Tuvaca konuşuyor, Tuvaca anlaşıyorduk. Ricao ise bizi anlamıyordu. Bizim anlaşabiliyor olmamıza da çok şaşırmıştı. Çerlik ile epey konuştuk. Ben ona Türkiye’yi anlattım. O bana çocuklarından bahsetti. Tuva dışında Şamanlık ritüellerini sergilemek için gittikleri ülkelerden söz etti. Bütün bunları aynı zamanda telefonundan gösteriyordu. Yanlış hatırlamıyorsam Avusturya’da bir etkinlikte Türk elçisi ile tanıştığından gururla bahsetmişti. Sonra Üstüü Hüree yürüyüşünü kaçırmamak için telefon numaralarımızı birbirimize verip ayrıldık. 

Tapınağa doğru yürüyüş sabah saat 9 gibi başladı. Bu esnada çevreme sorup yürüyüşün asıl amacının Budistlerin ruhani lideri 14. Dalay Lama’nın doğum yıl dönümü olduğunu öğrendim. Yürüyüşe başladığımızda büyük bir heyecan duydum. Dinî bir ritüelin tam ortasındaydım. Bu sebeple yürüyüş konvoyunun en önünde gidip her şeyi gözlemliyordum. Yol boyunca dualar edildi. Duaları bilmeyenler için dua kartları vardı. En önde yürüyen ben, bu görevi üstlenmiştim. Ezberi olmayanlara dua kartlarını dağıtıyordum. Heyecanla Tuva sancağını taşımak istedim ve rica edip aldım. Ancak yürüyüşün ne kadar süreceğini hiç düşünmemiştim. Yaklaşık bir saat taşıdıktan sonra dayanamayıp bir Budist rahibe sancağı geri verdim. 

Tapınağa varmamız yaklaşık iki buçuk saat sürdü. Bu yürüyüşün dönüşünden korkmaya başlamıştım. Şamanlar ile muhabbet uğruna kahvaltı etmemiş, sadece bir bisküvi atıştırmıştım. Yanıma su almamıştım ve hava oldukça sıcaktı. Tapınağa yaklaştığımızda Çadan nehrini gördüğümdeki sevincimi anlatamam. Hemen kıyısına yaklaşıp kana kana içtim. İçtiğim en lezzetli su diyebilirim. Ancak çok yorulmuştum. Yürüyüş bitmişti. Tapınağa girdik. Budist rahipler yaklaşık bir buçuk saat dua ettiler. Cemaat son derece saygılı bir şekilde dinliyor, belirli bölümlerde eşlik ediyor ve belirli aralıklarla iki ellerini birleştirip önce başın üstüne, sonra burun bölgesine ve ardından çene altına getirerek ‘amin’ ritüelini gerçekleştiriyordu. Dua sonrasında çoğunluğa uyup tarihî tapınağın kalıntılarının bulunduğu bölgeyi gezdim. Orada eski tapınağın duvarına Dalay Lama’nın büyük bir fotoğrafı asılmıştı. Oraya gelenler önceden bırakılmış tahta bir seccadenin üzerinde Dalay Lama’ya secde ederek dua ediyor, saygıyla sırtlarını Dalay Lama’ya dönmemek için geri geri adımlayarak çıkıyorlardı. Ben bir yandan olup bitenleri gözlemleyip anlamaya çalışıyor, bir yandan da dönüş yolunun telaşını yaşıyordum. Bu düşüncelerle gidip bir köşede dinleneyim diye oradan ayrıldım. Bir de baktım tapınağın önüne bir otobüs yanaştı. Önce anlayamadım. Herkes seviniyordu. Bu sevinci görünce hemen gidip sordum. Otobüsün geri Çadan merkeze gideceğini öğrendiğimde yürüyüşle birlikte yaklaşık dört saattir edilen duaların kabul olduğunu düşündüm. Otobüste daha önce konserlerine katıldığım Denberel Oorjak ve Sayın Dorju adlı çocuk yıldızların da bizimle birlikte olduklarını gördüm. Otobüs çok doluydu. Yanlarına yaklaşamadım. Otobüsten inildiğinde ise herkes çok yorulmuş ve sıcaktan bunalmış olduğu için bir an evvel dinlenebilmek adına koşuşturuyordu. Yine de çocukları yakalayıp tanıştım. Seslerini çok beğendiğimi, çok yetenekli olduklarını ifade edip fotoğraf çektirdikten sonra kendim de çok yorgun ve bitkin olduğum için hızlıca bir yemekhaneye geçip dinlendim. Biraz dinlendikten sonra güreşler ile devam eden festival alanına geçtim. Ayas ve edindiğimiz yeni arkadaşlarla güreşleri seyrettik. Burada Naydan adlı bir gence özellikle değinmek istiyorum. Uzun süre konuştuk. Türkiye’yi yakından takip ediyor. Türk futbol takımlarını neredeyse benim kadar biliyor ve en önemlisi Türkiye’de okumak istiyor. Eğer bir gün Türkiye’ye gelirse nasıl tüm Tuvalılar bana yardımcı olduysa ben de ona ve onun gibi gençlere hep yardımcı olacağım. Şimdi numaralarımızı bilsek de birbirimizi sadece sosyal medyadan takip ediyoruz. 

Güreş sırasında Kızıl’dan -sosyal medyadan tanıdığım- Ernazar Bey ve Amur Bey geldiler. Onlarla sonunda yüz yüze tanışmıştım. Daha sonra Kızıl’da Ernazar Bey’in yardımlarını çok defa gördüm. Güreş sona yaklaştığında ben kojuunlar (bölgeler) arası rekabeti pek anlamadığım için kazananın kim olacağına pek odaklanmadım ve gidip çadırımı toplayıp Ayas’tan beni yolcu etmesini rica ettim. Böylece Çadan’da geçirdiğim sürenin sonuna gelmiştim. Sadece iki gün orada bulundum ancak Tuva günlerimin en güzel deneyimlerinden birisini burada yaşadım diyebilirim. 

Tuva’ya gelmeden önce mutlaka gideceğim dört durak belirlemiştim. İlk durak, daha önceden yerini öğrendiğim, Tıvanın Nom Ündürer Çeri adıyla da bilinen Yu. Ş. Kyunzegeş Attıg Nom Ündürer Çeri yayıneviydi. Yayınevi adını, 1927-2000 yılları arasında yaşayan Tuvalı bir şair, yazar, çevirmen ve edebiyat eleştirmeni olan Yuriy Ş. Kyunzegeş’ten almaktadır. Yuriy Ş. Kyunzegeş Tuva’nın Toju bölgesindeki Arbık köyünde dünyaya gelmiştir. İlköğretimini yine Toju bölgesinde Toora- Hem kasabasında tamamlamıştur. Abakan Öğretmen Enstitüsü’nü bitirmiş ve Moskova’da Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’nde edebiyat dersleri almıştır. 1951-1989 yılları arasında Tıvanın Anıyaktarı ve Şın gazeteleri ile Tuva Yayınevi’nde editör olarak çalışmıştır. Ayrıca Ulug Hem dergisinin şiir bölümünde baş editörlük görevinde bulunmuştur. Yuriy Ş. Kyunzegeş, asıl ününü şiir kitaplarıyla kazanmıştır. Şiir kitaplarının yanı sıra ortaokullar ve 8.-10. sınıflar için Tuva Edebiyatı ile ilgili kitaplar kaleme almıştır. Böylece Tuva diline ve edebiyatına uzun yıllar büyük hizmetlerde bulunmuştur. Bu sebeple Tuva’nın tek yayınevi onun adıyla anılmaktadır. Buraya daha önce Ellada Hoca’yla da gelmiştim ancak henüz kitap alışverişi yapmamıştım. O günlerde Tuva’da saygıdeğer hocam Dr. Öğr. Üyesi İlker Tosun bulunmaktaydı. Kitap alışverişini onunla birlikte yapmak nasip oldu. TıvanınNom Ündürer Çeri, İlker Hoca’nın da Tuva’da ilk uğradığı yerlerden biriydi. Yayınevinin oldukça küçük bir satış bölümü vardı. Ancak burada Tuvalar ve Tuvaca hakkında pek çok kitap bulunuyordu. Kitapların bir bölümü bende vardı. Olmayanların çoğunu ise Tuva günlerim boyunca sıklıkla uğrayarak edinmiştim. Böylece Tuva yolculuğumun temel hedeflerinden birini gerçekleştirmek adına ilk adımı İlker Hoca’mla birlikte atmış ve orada bulunduğum süre içerisinde gerekenleri yapmıştım. 

Sonraki günlerde Tuva maceramı çoğunlukla İlker Hoca’mla birlikte değerlendirdim. Türkiye’de başlayan yol gösterici hoca rolünü -sanki buraya bana yol göstermek için gelmiş gibi- Tuva’da da devam ettirmişti. Tuva Ulusal Müzesi, TİGPİ adlı enstitü, festival ve daha pek çok yerde hep birlikte zaman geçirmiştik. 

Tuva’ya geliş amaçlarımdan ikincisi ise Tuva Ulusal Kütüphanesi’ni görmekti. Daha doğrusu kütüphaneye gidip araştırma yapmak, doktora çalışmamla ilgili malzeme toplamaktı. Bu sebeple ilk günlerde keşif amaçlı gezilerim sırasında kütüphanenin yerini kafama koymuştum. Bir gün kütüphaneye girdim ve görevli kadına derdimi anlattım. Cüzi bir ücretle bir yıllık kütüphane kullanma hakkı tanıyan bir üyelik yaptık. Çok ilgili ve yardımsever bir hanımefendiydi. Kütüphanede kitap arama gibi bir sorunum hiç olmadı. Çünkü ben sadece isteğimi söylüyordum, o ise bana ilgili tüm kitapları indirip gösteriyordu. İlgimi çeken kitapları alıyor, inceliyor; böylece saatlerce kütüphanede çalışıyordum. 

Tuva’da gerçekleştirmek istediğim hedeflerimden bir başkası da Tuva Ulusal Müzesi’ni ziyaret etmekti. Tuva’ya geldiğim günden beri sıklıkla gittiğim iki yer vardı. Birincisi, Yenisey’in hemen kıyısında yer alan Asya’nın Merkezi anıtı. Burası Tuva’da en sevdiğim mekânlardan biri olmuştu. İkincisi ise, Tuva Ulusal Müzesi’nin bulunduğu meydandı. Beni buraya çeken şüphesiz Tuva’nın en ihtişamlı binası olan müzeydi. Anıt ve müzenin ortak noktası, anıtın tepesinde ve müzenin giriş kapısının üzerinde Tuva kültürü için önemli bir yeri olan geyik motifinin yer almasıydı. Müzeye geçmeden evvel, müzenin giriş kapısına göre sol tarafında bulunan yönünü Yenisey’e dönmüş Buyan Badırgı heykelinden bahsetmek istiyorum. 

Buyan Badırgı, Tuva’nın siyasi tarihindeki belki de en çarpıcı ve güçlü kişiliklerden biridir. Buyan Badırgı, Tannu-Tuva Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilan eden anayasa taslağını hazırlayan kişidir. 1924 yılında Tuva, Rusya ve Moğolistan temsilcilerinden oluşan konferansa başkanlık etmiştir. Konferansın sonuçlarına göre Rusya 1924’te, Moğolistan ise 1926’da Tuva devletinin bağımsızlığını tanımıştır. Buyan Badırgı, Tannu-Tuva Cumhuriyeti’nin ilk başkanı olmuştur. Ancak Hemçik İsyanı’ndan sorumlu tutularak 1932’de idam edilmiştir. 2007 yılında itibarı iade edilen Buyan Badırgı adına 2014 yılında müzenin hemen yanına bir heykel dikilmiştir. 

Görüldüğü gibi daha müzeye girmeden Tuva tarihine ve kültürüne dair izler sizi karşılıyor. Bu sebeple müzeyi mutlak suretle gezmeliydim. Ancak birçok kez giriş kapısına kadar gelmeme rağmen müzeye girmemiştim. Herkes müzeyi ziyaret etmem gerektiğini söylüyordu. Ancak ben müzeyi bilen birisiyle gezmek istiyordum. Bir anlamda bir müze rehberi talebim vardı. Bu sebeple Ellada Hoca’ya bu isteğimi biraz çıtlatmış, onun müsait olduğu bir zamanı kolluyordum. Bir gün İlker Hoca bana Kaadır-ool A. Biçeldey ile haberleştiğini ve onunla buluşacağını söyledi. Tucacaya K. A. Biçeldey’in Pogovorim Po-Tuvinski (TıvalapÇugaalajıılınar) “Tuvaca Konuşalım” adlı konuşma kılavuzuyla başlamış biri olarak İlker Hoca’yla gitmeye karar verdim. K. A. Biçeldey aynı zamanda Tuva Ulusal Müzesi’nin müdürüydü. Bu sebeple müzeye gittik. Müzeyi bize müzenin müdür yardımcısı Hülerben Kok-ooloviç Kadıg-ool gezdirdi. Bu açıdan çok şanslıydık. Hülerben, müzeye dair her şeye hâkimdi. Her detayı bize tek tek anlattı. Benim rehberle müze ziyareti isteğim de böylece gerçekleşmiş oldu. 

Tuva Ulusal Müzesi’nde bulunan eserlerin hemen hepsi Arjaan I ve Arjaan II adı verilen kurganlardan getirilmiştir. Ayrıca müzenin Türk tarihi açısından en önemli yönü birçok Yenisey Yazıtı’nın burada sergilenmesidir. Ancak yazıtlar, müzenin sağ tarafında üstü açık bir bahçede tutulmaktadır. Müzede Tuva geleneksel kıyafetleri, süs eşyaları, Tuva’nın bitki ve hayvan çeşitliliği, Tuva çadırı, yeme-içme kültürü, Tuvacanın serüvenine ilişkin eserler, Tuva yazar ve şairleri, Tuva tarihi ve coğrafyası, Budizm ve Şamanizm üzerine pek çok eser görmek mümkündür. İlker Hoca ile bizim şansımız, hemen hemen tüm bu eserler üzerine Hülerben’le bilgilendirici ve aynı zamanda zevkli bir sohbet imkânı bulmamızdı. 

Tuva’daki amaçlarımdan dördüncüsü kısaca TİGPİ olarak bilinen enstitüye gitmekti. TİGPİ, eski adıyla Tıvanın Dıl, Literatura bolgaşTöögünün Ertem-Şinçilel İnstitudu (Tuva’nın Dil, Edebiyat ve Tarih Araştırmaları Enstitüsü) olarak bilinmektedir. Günümüzdeki adı ise Tıva Respublika’nın Çazaanın ÇanındaTıva’nın Gumanitarlıg bolgaş Sotsial-Ekonomiktig Tuskay Şinçilelder İnstitudu (Tuva Cumhuriyeti Hükümeti’nin Yanında Tuva’nın Sosyal Bilimler ve Sosyal-Ekonomik Araştırma Enstitüsü) şeklindedir. Enstitünün eski adı, sanırım doğrudan dil, edebiyat ve tarih ifadelerinin kullanılmasından dolayı bana daha ilgi çekici gelmişti. Bu şekilde bende Tuvacanın ve Tuva kültürünün daha fazla vurgulandığı hissini uyandırmıştı. Enstitü adının kısaltması TİGPİ ise kurumun Rusça adı Tuvinskiy İnstitut Gumanitarnıh i Prikladnıh Sotsialno-Ekonomiçeskihİssledovaniy Pri Pravitel’stveRespubliki Tıva’dan geliyor. Enstitüde Tuva dili, Tuva kültürü, ekonomi, tarih gibi pek çok bilim dalı üzerine araştırmalar yapılıyor. Enstitü binası depremde zarar görmüş, hemen bitişiğine yeni enstitü binası için inşaat başlamış ancak bitirilememiş. Bu sebeple araştırmacılar çoğunlukla çalışmalarını evlerinden yürütüyorlar, kimi zaman da eski enstitü binasını kullanıyorlar. Tuvalar burada oldukça zor şartlarda, kısıtlı imkânlarla kendi kültürlerini araştırıyor ve gelecek nesillere aktarma uğraşı veriyorlar. Tuvaca ve Tuvalar üzerine literatürün en önemli isimleri arasında sayılan D. A. Monguş, Z. B. Çadamba, B. İ. Tatarintsev, Ş. Ç. Sat ve A. Pal’mbah gibi önemli Türkologlar hep bu enstitüde çalışmalarını gerçekleştirmişler. Bu sebeple TİGPİ’de araştırma yapmak Tuva’da gerçekleştirmek istediğim hedeflerden ilkiydi. Ancak bu anlamda aradığımı bulduğum söylenemez. Şartlar sebebiyle enstitünün kütüphanesi karışık bir hâldeydi. Kütüphane görevlisi bile pek yardımcı olamadı. Gün yüzünde olan eserlerin hemen hepsi bende bulunmaktaydı. Ancak yine de enstitüye dair güzel anılarım oldu. İlker Hoca ile birlikte pek çok kez enstitüye davet edildik. İlker Hoca gibi bir Tuvaca uzmanı ile benim gibi bir genç araştırmacıya çok büyük saygı ve sevgi beslemekteydiler. Bu sebeple Kaadır- ool Biçeldey’in eşi Ul’yana Biçeldey bizi enstitüye davet etti. Küçük bir görüşme olacağını sandığımız buluşma, bir anda kocaman bir toplantı hâlini almıştı. Toplantıda odak noktası, İlker Hoca’nın Türkiye Türkçesine aktardığı Monguş Kenin-Lopsan’nın Tıva Çançıl “Tuvaların Gelenekleri” adlı eseriydi. Bunun dışında enstitüdekilerin en çok merak ettikleri şey, benim gibi gençlerin neden Tuvaca çalışmak istediğiydi. Bunun üzerine İlker Hoca’yla ben Türkiye’deki üniversitelerde Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümleri olduğunu, bu bölümlerde Tuvaca, Hakasça, Altayca gibi Türk lehçelerinin öğretildiğini ifade ettik. Bu bilgiyle biraz şaşırdıklarını hissetmiştim. Bu esnada Türk toplulukları ile aramızdaki iletişimin geliştirilmesi gerektiğini düşündüm. Ben bunları düşünürken onlar şaşkınlığı bir kenarı bırakıp bizden daha hızlı davranarak karşılıklı iş birliği yapmak arzusunda olduklarını dile getirdiler. Bu anlamda Tuvalı genç araştırmacıların da Türkiye’deki üniversitelere gelip eğitim almalarını istiyorlardı. Bu anlamda daha Tuva’ya gitmeden Tuva Devlet Üniversitesi ile Erasmus anlaşması yapmak üzere Hacettepe Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü adına bir proje vermiştim. Sonuç olarak hâlâ beklemedeyiz. Eğer gerçekleşirse, ben de Tuva’dan Türkiye’ye gelmek isteyen öğrencilere bir fırsat ve bu uğurda bir nebze olsun katkı sunabilmenin sevincini yaşayacağım. 

Tuva Cumhuriyeti’nde üç büyük bayram-festival bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Şagaa bayramıdır. Şagaa, geçen yılı uğurlayıp yeni yıla kavuşmayı ifade eden geleneksel Tuva bayramıdır. Tuvalar yeni yılı, on iki havyanlı takvime göre kutlarlar. Yılbaşı gecesi Tuvalar, tapınaklarda dua ederler. Yeni yılın ilk gününde herkes sabahın erken saatlerinde geleneksel kıyafetlerini giyer ve komşulara gidilir. Şagaa günlerinde komşularla birlikte çaylar içilir, yemekler yenir, sohbetler edilir, hediyeler verilir. Tuvalar böylece dostluklarını pekiştirir ve eğlenirler. Tuvaların önemli festivallerinden birisi de yukarıda da bahsettiğimiz Üstüü-Hüree festivalidir. Tuvalar için büyük önem arz eden üçüncü festival ise Moğolca kökenli bir sözcük ile ifade edilen Naadım’dır. Sözcük anlamı “bayram, şenlik” olan naadım Tuva çobanlarına atfedilen yaz ve bereket bayramıdır. Çobanlar mevsim şartlarına göre yılda dört kez göç etmek zorunda imişler. Bir yıl içerisinde dinlenebilecekleri ve kendilerine ayırabilecekleri tek boş zamanları varmış. Bu sebeple çobanların tek boş zamanlarına istinaden yaz aylarında naadım adıyla kutlanan bir bayram ve festival düzenlenir olmuş. Naadım, Tuva’nın başkenti Kızıl’ın dokuz kilometre güneyinde bulunan Tos Bulak mevkiinde yapılmaktadır. Ayrıca festivalin çobanlara atfedildiği, henüz Tos Bulak’a varmadan sizi karşılayan çoban heykeli ile resmedilmiştir. Festival alanına Kirip Moorlanar “Hoş geldiniz” yazısının olduğu bir kapıdan geçilmektedir. 

Festivalde ilk dikkat çeken şey, Tuva Cumhuriyeti’nin on yedi kojuun’una (bölgesine) ait çadırların sizi karşılamasıdır. Her çadırda Tuvalar, kendi bölgelerine ait geleneksel yemek ve kıyafet vb. özelliklerini sergiliyorlar. Girdiğiniz her çadırda ikramlar ile karşılaşarak Tuva misafirperverliğini tadıyorsunuz. Çadıra adımınızı atar atmaz elinize sütlü çayı tutuşturuveriyorlar. Gelen her misafirle özel olarak ilgileniyorlar. Ancak Türkiye’den geldiğimiz için bize biraz iltimas geçtiklerini de söyleyebilirim. Bu konuda bize özel davrandıklarını ifade etmek adına şu anımı paylaşmak istiyorum. Hangi bölgenin çadırı olduğunu hatırlamıyorum ama bir çadırda geleneksel kıyafetleri ile bir teyze dikkatimi çekmişti. Bunun üzerine kendisiyle fotoğraf çektirmek istedim. Bu sırada biraz konuşma fırsatımız oldu. Yabancı olduğumu anladığı için bana Rusça Otkuda tı? “Nerelisin?” diye sordu. Bense Tuvaca Turtsiya’dan kelgen men diyerek Türkiye’den geldiğimi belirttim. Bunun üzerine Tuvalı teyzem Sen baza meen oglum sen, siler bistin törelderivis siler. “Sen de benim oğlumsun, siz bizim akrabamızsınız” cevabını vererek bana sarılmıştı. 

Naadım’ın ilgi çekici özellikleri arasında at yarışları, güreşler ve okçuluk müsabakaları yer almaktadır. Naadım meydanının bir bölümü at yarışlarına ayrılmıştır. Bir bölümünde ise ok atışları yapılmaktadır. Naadım’ın güreş organizasyonu ise Kızıl şehrinin merkezinde Yenisey nehrinin kıyısında, Ulusal Park’ın içinde yer alan Güreş Stadyumu’nda yapılmaktaydı. Güreş müsabakaları Tuvaların en önem verdiği, dikkatle izlediği, heyecanla takip ettiği bir etkinlik. Güreş müsabakalarını kazanıp birinci olan güreşçiye belirli bir miktar para ve koyun veriliyor. Ancak Tuvalar için birinci olan güreşçinin kendi kojuun’una kazandırdığı itibar daha büyük bir önem arz ediyor. Naadım genellikle üç gün sürmektedir. Festivalde ayrıca Tuva geleneksel ürünlerinin sergilendiği stantlar kurulmaktadır. Burada Tuva yemeklerinden tadabilir, Tuva sanatı ve işçiliğine dair ürünler satın alabilirsiniz. Biz, festivalin ilk iki günü Tos-Bulak’ta, üçüncü günü ise Güreş Stadyumu’na gittik. Güreş Stadyumu tamamen doluydu. Müsabakaları izlemek üzere Tuvalar tüm tribünleri doldurmuştu. Sadece bu tablo bile Tuvaların güreşe ne denli önem verdiğini gözler önüne sermekteydi. 

Tuvalar Naadım adı verilen festivallerle bir anlamda kültür turizmi yapmaktadırlar. Genel anlamda ekonomisi hayvancılığa dayanan bir toplum olarak kültür turizmi Tuvalar için büyük önem arz etmektedir. Tuvalar, Güney Sibirya’nın Şamanizm, höömey, güreş gibi ilgi çekici kültürel özellikleriyle dikkat çeken toplumlarından birisidir. Bu durumun farkında olan Tuvaların tam olarak başarılı sayılmasalar da bu anlamda girişimlerde bulundukları söylenebilir. Şaman ayinleri bunun en güzel örnekleri arasındadır. 

Tuva’da temelde iki din hâkim durumdadır. Tuvaların çoğunluğu Lamaizm olarak adlandırılan Tibet Budizmi’ne inanıyor. Bununla birlikte köklü bir inanış olarak karşımıza çıkan Şamanizm, Tuva’da büyük saygı görüyor. Tuvaların çoğunluğu Tuva’yı dünya şamanizminin başkenti olarak kabul ediyor. Tuva’da her iki din bir arada varlığını sürdürse de Budizm bir adım daha öne çıkmış durumda. Şamanizmin ise son yıllarda bir kültür mirası olarak devam ettirildiği görülüyor. Bu anlamda Tuva festivallerinde Şamanizm ayinleri de geleneksel olarak sergilenmektedir. Festival alanında bütün kojuunların çadırlarına girip çıktıktan sonra bir kalabalığın toplandığını farkettim. Hemen kalabalığın bulunduğu noktaya gittim. Kalabalığın sebebi, Çadan’da tanıştığım Şaman dostum Çerlik Dikiy Oyun’un da dâhil olduğu Adıg-Eeren Şaman merkezinin şamanları tarafından düzenlenen ayindi. Hemen kalabalığın içerisine dalarak en ön safta ayini izlemeye koyuldum. Tuvalar hem ayini seyrediyor, hem de dua ediyorlardı. Dua için ellerini açma biçimleri Budizmden farklı olarak İslamiyette olduğu gibiydi. Şamanlar ise düngür çalıyor, süt saçısı ve ardıç tütsüsü ile kalabalığı kutsuyorlardı. En ön safta ayini gözlemleyen ve fotoğraflayan ben de bu kutsamadan nasibimi almıştım. 

Festival sonrasında Üstüü-Hüree festivalinde tanıştığım Çerlik Dikiy Oyun’un daveti üzerine İlker Hoca’mla birlikte Adıg-Eeren adlı Tıvanın Töpçütken Ham Çüdülgezinin Çeri “Tuva Şamanizm Merkezi”ne gittik. Şamanizme göre insanlar, bir doğa âleminde yaşadıklarına ve Tuvacada iye olarak adlandırılan ruhların var olduğuna inanırlar. Eeren terimi ise şamanizmde bir çeşit koruyucu ruh olarak tanımlanabilir. Şamanlar, doğaüstü dünyayla iletişime geçerek insanların çeşitli dertlerine ve isteklerine çare bulurlar. Şamanın bu iletişime geçmesi bir çeşit metafiziksel yolculuktur. Bu yolculuk sırasında şamanın göğe çıkma veya yeraltı dünyasına inmesi söz konusudur. Bu yolcukta şamana geyik, at, ayı gibi çeşitli hayvan ruhları yardımcı olmaktadır. Ayı, birçok kültürde bir kült hayvanı olarak kimi zaman bir tür ilah, kimi zaman geleneğin koruyucusu, kimi zaman ata ve soyun başlangıcı, kimi zaman koruyucu veya tedavi edici bir ruh ve kimi zaman da şamanın yardımcısı olarak görülmüştür. Adıg-Eeren şaman merkezinin yol gösterici ruhu ise ayı ruhudur. Bu sebeple şaman merkezinin adı “ayı ruhu” anlamına gelen Adıg-Eeren olarak anılmaktadır. Adıg-Eeren merkezinin baş şamanı aynı zamanda Tuva’nın ve Rusya’nın yüce şamanı olarak bilinen Kara-ool Dopçun-ool’dur. Adıg-Eeren merkezinde birçok şaman var ve her şamanın kendi klinikleri diyebileceğimiz ofisleri bulunuyor. Bizi burada ilk önce Çerlik karşıladı ve kendi odasında ağırladı. Ayinlerde giydiği kıyafetleri ve eeren”lerini gösterdi, elinde düngür “Şamanizm tefi” ile bizim fotoğraf çekmemize müsaade etti. Onunla dilimizin döndüğü kadar Şamanizm üzerine konuştuk. Ancak şamanların kendileri hakkında bilgi vermek konusunda pek de hevesli oldukları söylenemez. Yine de Çerlik, akrabası olarak gördüğü bize bu konuda oldukça cömert davrandı diyebilirim. 

Sonra, bizi baş şaman Kara-ool Dopçun-ool’un odasına geçirdi. Bu oda, diğer şamanlarınkinden çok daha büyük ve ilgi çekiciydi. Odaya girer girmez kocaman bir ayı büstü ile karşılaşıyorsunuz. Ayı o kadar canlı ki sanki Adıg-Eeren’de olduğunuzu ayı ruhu size hatırlatıyor. Onun dışında geyik başı, ayı postu gibi daha birçok şamanizme ilişkin eşyalar var. Baş şaman Kara-ool Dopçun-ool’a gelince karşısında irkilmeden duramıyorsunuz. Oldukça sert bir mizacı var. Bu sırada odasında bizi ağırlamaktan rahatsız olduğunu bile düşündüm. Emir cümleleri ile konuşuyordu. Biz daha odanın büyüsünden çıkamamışken yüksek bir sesle âdeta bağırarak Kel “gel” deyip bize sandalyeleri işaret etti. Hemen emre itaat edip oturduk. Bir müddet sessizlikten sonra İlker Hoca şaşkınlığımızı yenip bizi tanıttı. Bunun üzerine konuşmaya başlayan baş şamanın Türkiye’den ve daha pek çok ülkeden misafir ağırladığını öğrendik. Böylelikle bir anlamda çekingenliğimizi üzerimizden attık. Şamanizme ve Adıg-Eeren merkezinin faaliyetlerine dair birkaç soru sorduk. Kara- ool Dopçun-ool ise Tuva şamanizminin öneminden ve Adıg-Eeren olarak Tuva şamanizmine ve kültürüne olan katkılarından bahsetti. Yine emir kipi ve yüksek ses tonuyla Kör! “Bak!” diyerek kendi kaleminden çıkan bir kitap gösterdi. Bu kitapta Tuvaları İskit, Hun ve Türk soyunun devamı olarak gördüğünü dile getirdiğini belirtti. Buradan anlaşılmaktadır ki Tuva şamanları kültürlerine sadece Şamanizm ile değil bir bütün olarak sahip çıkmakta ve ortaya koydukları eserlerle gelecek nesillere aktarma uğraşı içerisindedirler. Ayrıca Tuva şamanları, şaman ayinlerini ve şaman algış’larını “dua” her zaman kendi anadillerinde söylemişlerdir. Bu gelenek, Tuvacanın gelişimi ve sürdürülebilirliği açısından oldukça önemlidir. Bu durum Tuva şamanlarının geçmişten gelen köklerine, dinlerine, milliyetlerine ve bütün bunların koruyucusu olan dillerine ne denli sahip çıktıklarını göstermektedir. 

Türklerin İslâmiyeti kabulünden önceki dinî inanışlarının temelini Şamanizm oluşturur. Şamanizm günümüzde dahi Türk kültürü üzerinde etkisini devam ettirmektedir. Anadolu’da da sıklıkla görülen fal, bunun en güzel örneklerindendir. Şamanizm’de şamanların görevlerinden birisi de fal bakmaktır. Bu sebeple baş şamanın odasından çıktıktan sonra Çerlik’in yanına tekrar uğradık. Ben Çerlik’ten Tölgeleer sen be? “Fal bakar mısın” diye rica ettim. Şamanizm’de en yaygın fal, kürek kemiği falıdır. Bu sebeple kürek kemiğinden fal beklesem de Çerlik, taş falı bakarak beni kırmadı. Bu fal 41 farklı nehirden toplanmış 41 farklı taş ile bakılıyordu. Çerlik taşları mavi bir bezin üzerine serdi. Fala başlamadan önce benim bir sandalyeye oturmamı istedi. Sandalyeyi çekip hemen oturdum. Ancak Çerlik, Huvaanaktın betinde kiji turbas (Fal taşının önünde durulmaz) diyerek beni yan tarafa geçirdi ve fal bakmaya başladı. Tam olarak ne yaptığını anlamasam da gördüğüm kadarıyla taşları alıyor, üflüyor, tekrar bezin üzerine saçıyor, taşların yerlerini değiştiriyor, birkaç taşı eline alıp üfleyerek diğerlerinin üzerine atıyordu. Bu gibi hareketleri birçok kez tekrarladı. Bir ara ne üzerine bilgi almak istediğimi sordu. Düşünmemiştim, o anda kelir üyem dugayında “geleceğim hakkında” cevabını verdim. Fala göre yanımda üç kişi varmış. Biri hereejen kiji “kadın” ki bu ugaan’ı “akıl” temsil ediyormuş. Diğer iki kişi ise küştüg kijiler “güçlü kişiler” imiş. Bu üç kişi benim geleceğimi olumlu anlamda şekillendirecekmiş. Böylelikle oruum ak “yolum açık” olacakmış. 

Tuva’da kültür turizmine örnek verilebilecek özelliklerden birisi de ög veya çurt adı verilen Tuva çadırlarıdır. Tuva çadırları, Tuva kültürünü yansıtması bakımından çok önemlidir. Bu sebeple hem Üstüü-Hüree, hem de naadım festivallerinde Tuva çadırlarının sergilenmesi söz konusudur. Tuvalar, çadırlarında misafir ağırlamayı ve yiyecek-içecek ikram etmeyi çok sevmektedirler. Her iki festival alanında da birçok Tuva çadırına girip çıktım. Çadırlara destursuzca girebilirsiniz. Bunu hiç yadırgamazlar. Hemen uygun bir yere sizi oturtup önceden hazırladıkları yiyecek ve içeceklerden ikram eder, sizinle sohbet ederler. Festival alanlarında gördüğüm Tuva çadırlarından başka bir de Sayan Saaya’nın götürdüğü Aldın-Bulak mevkiinden söz etmek istiyorum. Aldın-Bulak, Kızıl şehrinden 45 km batıda Tandı bölgesinde Yenisey kıyısında Tuva çadırları ile kurulmuş turistik, eğlence amaçlı, etno-kültürel bir kompleks alanıdır. Kompleks, 18 Mart 2011’de açılmıştır. Kompleksin asıl açılış amacı, Tuva ulusal kültürünü yansıtma fikridir. Aldın-Bulak kompleksi, Arjaan I ve Arjaan II kurganlarından çıkarılan kültür malzemesi esas alınarak düzenlenmiştir. Ayrıca kompleksin çadır düzeni özel bir anlam taşır. Aldın-Bulak kompleksi, galaksideki gezegenlerin hareketlerini temsil eden bir ‘Evren’ biçiminde dizayn edilmiştir. Buranın en önemli özelliklerinden birisi, turistik amaçla gelip Tuva çadırında konaklama imkânı bulabilmenizdir. Ancak gözlemlediğim kadarıyla Tuva çadırlarına daha çok Tuvalar rağbet göstermektedir. 

Sayan, Tuva’da bulunduğum sürede bana en çok destek olanlardan biriydi. Tuva’da bana çok iyi arkadaşlık yaptı. Böyle bir dostum olduğu için kendimi gerçekten şanslı hissediyorum. Çoğu zaman sabahtan beni arar planımın olup olmadığını sorar, eğer yoksa hemen bir etkinlik planlardı. Sonra Sayan’ın arabasına atlar, yüksek sesle dinlediğimiz Tuvaca şarkılarla yolumuza devam ederdik. Bu anlardan aklımda kalan ve en sevdiğim, nakaratı Sıldıstar sıldıstar ınakşılım kayda (Yıldızlar yıldızlar, Sevgilim nerde?) sözleriyle başlayan şarkıydı. Yine böyle bir gün Sayan aradı ve aynı şekilde yola çıktık. Sayan beni daha önce Kızıl merkezde bulunan Kundustug Arjaan’a götürmüştü. Bu sefer götürdüğü yer ise Çürek-Dorgun Arjaan’dı. Çürek-Dorgun, Kundustug Arjaan’dan farklı olarak Kızıl’dan yaklaşık 20 km doğuda, Kaa Hem’in hemen kuzeyinde dağlık bir bölgede yer alıyordu. Kaynağa ulaşabilmek için epeyce tırmandık. Hedefe ulaştığımızda buz gibi kaynak suyundan içmek, içimizi ferahlattı. Bu benim için harika bir tecrübeydi. Okuduklarımızdan Tuva’nın bir platolar ülkesi olduğunu biliyorduk. Ancak bunu çıplak gözle görmek müthiş bir duyguydu. Tepeden Kızıl’a doğru yol alan Kaa Hem’in ikiz kardeşi Biy Hem’e vuslat hasretinin esintileri vuruyordu yüzümüze… 

Sayan, beni daha pek çok yere götürdü. Bunlar arasında Turan ziyaretimizi söylemeden geçemeyeceğim. İlker Hoca, Tuva’ya Sayan dağlarının arasından geçip Turan şehrini aşarak gelmişti. Ben ise Sayanları sadece gökyüzünden görebilmiş, Turan’ı ise hiç görememiştim. Bu anlamda İlker Hoca daha şanslıydı. Türk yurdu Tuva’ya at sırtında olmasa da dağları aşıp Turan’ı geçip ulaşmıştı. Kızıl’da gezerken Sayan bana hep adının geldiği kudretli Sayan dağlarını gösterirdi. Ben de ona Sen baza Sayan dagtarı ışkaş küştügkiji sen (Sen de Sayan dağları gibi güçlüsün) diye takılırdım. Birlikte Naadım alanını gezdiğimiz bir günün devamında Sayan, İlker Hoca ve beni alıp Kızıl’dan 75 km kuzeyde bulunan Turan şehrine götürdü. Yol boyunca Tuva’nın coğrafyasına tekrar hayran kaldım. Yoldayken oldukça kuvvetli bir yağmur yağdı. Yağmur damlaları arabanın ön camına vuruyor, bizim müzik yine son ses yolumuza devam ediyorduk. Tuva’da bu yağmurlar hemen hemen her gün başımıza gelen bir durumdu. Kısa bir süre devam eden yağmur, geriye tatlı bir toprak kokusu bırakmıştı. Ardından çıkan güneşin göz kırpmasıyla manzarasına bayıldığımız kimi yerde durup Turan’dan, Sayan dağlarından gelen temiz havayı soluyorduk... Sayan, genelde nereye gideceğimizi söylemez, sürpriz olmasını isterdi. Yalnızca Turan’a gittiğimizi biliyorduk ki sadece bu yolculuk bile benim için mükemmel bir deneyimdi. Turan’a vardığımızda gittiğimiz yer, bir geyik çiftliğiydi. Geyik çiftliğine ise at binerek gidiliyordu. Hepimiz atlarımıza bindik, önde görevliler geyiklere doğru ilerliyorduk. Sayan, Sayan’ın arkadaşı Aziyana, İlker Hoca ve benden oluşan grubumuzla çok keyifli bir sürüş gerçekleştirdik. Çiftliğe vardığımızda karşımızda onlarca geyik duruyordu. Geyikleri ürkütmemek için çok fazla yaklaşmadık. Geyikler de biz yokmuşuz gibi otlamaya devam etti. Tuva’da geyikler et, süt, binek hayvanı gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Geyiklerin asıl yaşam alanı doğanın ta kendisidir. Tuva’da özellikle Toju ve Tere-Höl bölgelerinde ren geyiği yetiştiriciliği yapılmaktadır. Gittiğimiz bu çiftlikte ise aralarındaki farkı tam olarak bilemiyorum ama tür olarak Sibirya geyiği de denilen kızıl geyik yetiştiriciliği yapılmaktadır. Ben geyiklerin en çok boynuzlu hâllerini görmek isterdim ancak sanırım mevsim olarak boynuz dökme zamanlarına denk gelmiş olmalıyız ki geyiklerin boynuzu yoktu. At sırtında görevliler ile geyikler üzerine konuşup geyikleri ve muhteşem doğayı seyreyledikten sonra döndük. Sayan sayesinde yine harika bir gün geçirmiştik. Yolda Aziyana bizi ablasının yaşadığı köye davet etse de vakit bulamadığımız için çok istememize rağmen bunu gerçekleştiremedik. 

Son olarak, Tuva’nın kuzeydoğusunda yer alan Toju bölgesine olan ziyaretimden söz etmek istiyorum. Toju bölgesinin merkezi Toora-Hem köyüdür. Toora-Hem ile birlikte bölgede yedi yerleşim bulunmaktadır: Toora- Hem, Adır-Kejig, İy, Saldam, Sıstıg-Hem, Çazıları, Irban. Bölgenin toplam nüfusu yaklaşık 6500 civarındadır. En kalabalık yerleşim yeri, yaklaşık 3000 nüfusla Toora-Hem’dir. Toju bölgesinin temel geçim kaynağı avcılık ve ren geyiği yetiştiriciliğidir. Tuva’ya geldiğim günden itibaren herkes bana Toju’ya gidip gitmeyeceğimi soruyordu. Gelmeden önceki planlarım arasında yoktu. Ancak Tuvaların sıklıkla sorması, gitmemi tavsiye etmesi üzerine Toju bölgesine gitmeye karar vermiştim. Bu sebeple gördüğüm, tanıştığım her Tuvalıya Toju’ya nasıl gidebileceğimi sormaya başladım. Her konuda olduğu gibi ilk başlarda tatmin edici bir cevap bulamadım. Hatta biri bana Toju’ya yol olmadığını, oraya helikopter ile gidildiğini söylemişti. Muhtemelen nasıl gidildiğini kendisi de bilmiyordu. Buna benzer aldığım cevaplar sonrası vazgeçmek üzereydim. Bir gün Ernazar Bey, İlker Hoca ile beni küçük bir geziye çıkarmıştı. O gün aynı soruyu Ernazar Bey’e de sordum. Ernazar Bey gerçekten Tuva’da hemen hemen her yer hakkında detaylı bilgiye sahip birisiydi. Gezi dönüşü Toju’ya giden araçların kalktığı yere gittik. Aracın saat kaçta hareket edeceğini ve yol ücretini öğrendik. Hemen ertesi gün saat 10’da kalkacak olan araçta rezervasyon yaptık. Ancak orada beni neyin beklediğine dair en ufak bir fikrim dahi yoktu. Eve geçtiğimde ev sahibim Aldınay Hoca’ya durumu bildirdim. Aldınay Hoca her zamanki gibi Toju’ya gitme fikrini aşılayanlardan biri olarak işler ciddileşince sorun çözen kişiliğini ortaya koydu. Orada bir akrabası varmış: Dolaana Teyze. Hemen Dolaana Teyze’yi aradı ve durumu bildirdi. Benim içim bir nebze olsun rahatlamıştı. Ancak sebebini tam olarak bilemediğim, içime sinmeyen bir şeyler vardı. Üstüü-Hüree festivali için yaptığım Çadan yolculuğunda çok yardımını gördüğüm Ertine Kuular’a da yazdım. Ertine Tuva’da gördüğüm bağlantıları en kuvvetli kişiydi. Mutlaka her yerde bir tanıdığı vardı. Çevresi oldukça geniş bir arkadaşımız olan Ertine, yine bağlantılarını kullandı ve bana kalacak bir yer ayarladı. Ertine’nin ayarladığı yerin farkı, sadece kalacak yer olmasından başka benim orada nasıl vakit geçireceğim ile de ilgili olmasıydı. Bu plan değişikliği, sabah 10 gibi Aldınay Hoca beni durağa bıraktığında bizden önce orada olan Ertine’nin anlatması ile hemen yolculuğun başlangıcında gerçekleşti. Böylece yola çıktım. Nasıl bir yolculuğun beni beklediğini bilmiyordum. Yolun bile olmadığının söylendiği bir yolculuğa çıkmıştım. İlk bir saatte korkulacak bir şey olmadığını düşündüm. Ancak bunu düşünmek için çok erken davranmışım. Sonrasında çolaaçı (şoför) direksiyonu aniden bir tarlanın içine kırdı. Herhâlde daha kestirme diye bağdan bahçeden gidiyoruz dedim. Biraz sallanıyordu ama güzel manzaraları vardı. Tadını çıkarıyordum. Ancak bu bahçe yolu bitmek bilmedi. Gerçekten Tuva’nın başkenti Kızıl ile Toju bölgesi arasında bir yol yoktu. Gittikçe yol beni daha da zorlamaya başladı. Hem yollar daha da kötüleşti hem de ben arabada sallanmaktan yorulmaya başlamış, kafamı aracın tavanına vurmamak için önümdeki koltuktan sımsıkı tutar hâlde kendimi iyice sıkmıştım. Böylece üç saatlik bir yoldan sonra bir mola verdik. Ben geldiğimizi düşünüp sevinmiştim ancak sorduğumda yolun yarısında olduğumuzu öğrendim. Yolun kalan diğer yarısı da bu şekilde devam etti. Kızıl ile Toora-Hem arası yaklaşık 230 kilometreymiş. Biz bu mesafeyi zorlu bir yolculukla yaklaşık altı saatte tamamlamıştık. Toora-Hem’in hemen ortasından Yenisey’in Biy Hem kolu geçiyor. Köyle bağlantınızı Biy hem kesiyor. Toora-Hem’e ise basit yöntemlerle kurulmuş bir araç feribotu ile geçebiliyorsunuz. Bu benim çok ilgimi çekmişti. Hemen araçtan indim ve Biy Hem üzerinde muhteşem doğayı seyreyledim. Karşıya geçtiğinizde ise artık Toora- Hem’e varıyorsunuz. Araçtan indiğimde beni, benim yaşlarımda ev sahibimle adaş Aldınay karşıladı. Yolun meşakkatli olduğunu bildiğinden olsa gerek doğru eve geçtik. Bana hemen yemek ikram etti. Biy Hem’den tutulmuş bir alabalıktı yediğim. O kadar çok beğenmiştim ki iki koca balığı yedim. Ancak ikram bununla sınırlı değilmiş. Bilsem ölçülü yerdim. Benim için özel geyik eti pişirmişler. Maalesef geri çevirmek zorunda kaldım. Evinde kaldığım ailenin üç kızı iki oğlu vardı. Oğlanlar henüz çok küçük oldukları için kendi hâllerinde oynuyorlardı. Kızların adı büyükten küçüğe Aldınay, Aldın-say ve Ugulza idi. Yemek ve tanışıp kaynaşma faslı bitince hep birlikte dışarı çıktık. Köyü gezdik. Sonra ekibimize Ugulza’nın erkek arkadaşı Tajı da katıldı. Çok eğlenceli bir gruptu. Kısa yaz ayları hatta günlerinde en sevdikleri şey, Biy Hem’de yüzmekti. Benim de suya girmem konusunda çok ısrarcı oldular. Ama uçsuz bucaksız dağların ve taygaların (ormanlık dağ, orman) ortasında onların sıcak bulduğu su benim için pek de öyle değildi. Bu sırada ben köyün ve Biy Hem’in eşsiz güzelliğinin, Toju sivrisinekleri ise benim tadımı çıkarıyordu. Sonra hep birlikte Tajı’nın aracı ile Saldam adlı bir Rus köyüne gittik. Saldam’da bir çocuk parkında çocuklar gibi eğlendik. Kendi ekseni etrafında dönen bir tahterevalliye bindik. Sonra eve döndük, eğlenceli sohbetimize bir süre evde devam ettik. Aldınay yataklarımızı hazırladı. Böylece yorucu ve bir o kadar da güzel bir günün sonuna geldik. Yatmadan evvel Ertine bana mesaj attı. Aldınay, geyik eti yemediğim için bir sorun olabileceğini düşünerek Ertine’ye sormuş. Ben hiçbir sorun olmadığını, her şeyin yolunda olduğunu hatta çok mutlu olduğumu söyledim ve olay kapandı. Tuvalar gerçekten misafirlerine karşı çok hassas davranıyorlar. Her türlü konuda memnun etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Tabii fazla hassas davranmaları, sizin onları incitmenize sebep olabilir. Buradan çıkarılması gereken ders, eğer bir Tuvalı yemek ikram ediyorsa o yemek mutlaka yenmelidir. Bu arada, gece kalbime dokunan bir şey yaşadım. Evin oğlan çocuklarından küçüğü - akşam sohbet esnasında göz ucuyla kulağı hep bendeydi - yolunu şaşırıp benim yatağıma geldi. Sonra bana sarılıp uyudu. Bir ara göz göze geldik. Benim olduğumu anlayınca kalkıp gider diye düşündüm ama aksine daha da sıkıca, o kadar samimi ve içten bir şekilde sarıldı ki birlikte bir ağabey-kardeş gibi sabahladık. 

Ertesi gün hep birlikte pikniğe gidecektik. Bunun için yine Aldınay, Aldın-say, Ugulza ve onun erkek arkadaşı Tajı ile birlikte yola çıktık. Gideceğimiz yer, Toju’nun en bilindik yerlerinden Tuva’nın incisi olarak bilinen ve cumhuriyetin en büyük gölü olan Azas Gölü idi. Azas Gölü, Toju bölgesinin batısında yer alır. Alanı 100 km2’dir. Önceleri Toju Gölü olarak bilinse de Azas akarsuyundan beslendiği için Azas Gölü adı verilmiştir. Gölde irili ufaklı dokuz ada bulunmaktadır. Göl, çok sayıda balık ve kuş türüne olduğu gibi zengin bitki çeşitliliğine de ev sahipliği yapmaktadır. Toora-Hem’e kadarki yolun ne durumda olduğunu söylemiştim. Toora-Hem’den Azas’a ise yol çok daha kötüydü. Ancak Azas’a vardığınızda hepsini unutuyorsunuz. Azas, dağların ve taygaların ortasında kalmış bir doğa harikası. Azas Gölü’nün etrafında özellikle turistler için yapılmış ahşap evler var. Gölün üzerinde gezebilmeniz için ise su bisikletleri mevcut. Su bisikletleri ile ilgilenen kişi, Tajı’nın arkadaşıydı. Bu sayede su bisikletlerine ücretsiz ve de sınırsız binme hakkımız vardı. Gölün yüzeyinde nilüfer çiçekleri vardı. Su bisikletlerimizle nilüferlere yaklaştık. Bizim ekip gölün ortasında bisikletlerden atlayıp yüzdü. Sonra gölden çıkıp Nogaan gölüne doğru yol aldık. Nogaan gölünün manzarası da en az Azas kadar güzeldi. Daha küçük bir göl olan Nogaan’ın dibi killi toprakla örtülüydü. Bu sebeple Türkiye’de olduğu gibi şifalı olduğu düşüncesiyle yüzmeye gelenler kili vücutlarına sürüyorlardı. Bizim ekip kilden çok memnun kalmadı. Çünkü su çok bulanıklaşmıştı. Tajı ve Aldın-say Nogaan Gölü’nün de tadına baktılar. Çıkışta her Türk piknikçisi gibi biz de karpuzumuzu yedik. Sonra Azas Gölü’ne döndük. Epey yorulmuştuk. İlk defa Toju’da gördüğüm mayonezli domates salatası ile havuç salatası ve peynir-ekmek tarzı atıştırmalıklarımızdan yedik. Karnımızı doyurduktan sonra biraz ormanda, biraz gölün etrafında biraz da gölde vakit geçirdik. 

Geri dönmek üzere araca geldiğimizde aracımız çalışmadı. Buna sanırım bir tek ben üzülmüştüm. Kızlar hemen geri yüzmeye gittiler. Ben istemsizce Tajı’nın yanında kaldım. Ama hiçbir faydam dokunmadı. Tajı, sakin ve kendinden emindi. Arabanın müziğini son ses açtı ve tamir etmeye başladı. Hatta sanki bu durumdan zevk alıyor gibiydi. Tajı’nın başı aracın altında, tişörtsüz çıplak bedeni ve son ses müzik… Bu ortam bana Hızlı ve Öfkeli filmindeki Dominik Toretto’yu anımsattı. Tajı’da da en az Toretto kadar boy, endâm ve özgüven var gibiydi. Hâl ve tavırlarıyla ‘merak etme, her şey kontrolüm altında’ diyen Tajı gerçekten bir saat gibi bir sürede aracı tamir etti ve yola çıktık. Dönüşte Adır-Kejig köyünün Biy Hem kıyısında yüzme molası verdik. Artık benim de yüzmem konusunda ısrar edilmiyordu. Bu köyün çocukları gerçekten çok iyi yüzüyorlardı. Bir köprü üzerinden nehre atlıyorlar, kendilerini akıntıya bırakıp yaklaşık 20 metre sürüklendikten sonra akıntıya karşı yüzüp tekrar köprüye geliyorlardı. Adır-Kejig macerasından sonra eve döndük. Yine çok acıkmışız. Aile, özel misafirine geyik eti yedirmekte kararlıydı. Ben de çok açtım, zevkle yedim bu kez. Geyik eti yahni biçiminde pişirilmişti. Etler içinde kuşbaşı şeklindeydi. Etin tadı, gerçekten çok lezzetliydi. Çok beğendiğimi söylediğimde yemeğin ivinin biçizi “geyik yavrusu” etinden olduğunu gururla söylediler. İlk gün yemediğime kesinlikle çok pişman oldum. 

Aileyi çok sevmiştim. Tanışalı henüz iki gün bile olmamıştı ama beni kendilerinden biri gibi kabul etmişlerdi. Hep beraber yiyor, içiyor ve eğleniyorduk. Ertine sağolsun, bana yine çok güzel bir ortam hazırlamıştı. Onun sayesinde bu insanlarla tanışmıştım. Aldınay ve kardeşlerini Türkiye’ye davet ettim. Türkiye’ye gelirlerse onları yüzmek için çok güzel yerlere götüreceğime dair söz verdim. Köylerinden çıkıp gelebilirler miydi bilmiyorum ama aramızdaki bu yakınlık ve samimiyetin her iki tarafı da memnun ettiğini gözlerinden anlamıştım. Akşam beni yolcu ederlerken âdeta evlerinden birini, ağabeylerini, kardeşlerini uğurluyor gibiydiler. Ben de sanki arkamda kardeşlerimi bırakıyor gibi hüzünlenmiştim. Tuva’dan Türkiye’ye döndüğümden beri onlarla haberleşemiyorum. Çünkü Toora-Hem’de internet olmadığı gibi telefonlar da çekmiyor. Ama hem onlar hem de ben biliyoruz ki onların Türkiye’de benimse Toju’da bir ailem var. Tuvalar, hep Tojuga barbaan kiji, Tıvanı körbeen deer. “Toju’ya gitmeyen kişi, Tuva’yı görmemiş demektir.” Sözünü söylemişlerdi. Bunu oraya gidip geldiğimde çok iyi anladım. Toju’ya gitmeden evvel de Tuva’da çok güzel anılarım olmuştu. Ancak Toju’dan geldikten sonra içimde sanki bir eksikliğin giderilmiş olduğunu hissettim. Toju, Tuva yolculuğumun son durağıydı. Tuva’nın batısında yer alan Çadan şehri ile başlayan maceram Tuva’nın kuzeydoğusunda yer alan Toju bölgesi ile son bulmuştu. 

Tuva’da kimi zaman zor günlerim de oldu. Ancak o kadar çok güzel anılar biriktirdim ki bunlardan söz etmeye dilim varmıyor. Tuva’ya gideli bir yıl oldu ama oradaki anılarım hâlâ çok canlı. Erkeğin askerlik anısı bitmez derler. Benimse Tuva anılarım bitmiyor. Oradan o kadar mutlu ayrıldım ki Tuva’dan bahsederken mutluluktan ağzım kulaklarıma varıyor. Doktora tezim devam ediyor. Bu sebeple hayatımda sürekli Tuva ve Tuvaca var. Tuva’dan her söz edildiğinde veya tezime çalıştığımda gözlerimi kapayıp kendimi Kızıl’da Yenisey’in kenarında, Çadan’da Üstüü-Hüree yürüyüşünde veya Toju’nun muhteşem doğasında görüyor ve tekrar törelderivis (akrabalarımız) Tuvalarla buluşmanın hayalini kuruyorum…

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 169. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 169. Sayı