HaftanınÇok Okunanları
ELMİRA ACIKANOAVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Coşkun Haliloğlu 3
Coşkun Haliloğlu 4
MARİYA LEONTİÇ 5
Kardeş Kalemler 6
Ahmet Kartal 7
“Şimdi toplantıya gireceğim anne, ben çıkınca arayacağım seni.” demiştim.
“Oğlum iki çift sözüm var, önce beni bir dinle, sonra git canın nerede isterse orada toplan! Kaçıncı kez aradım, ben seni arayacağım deyip telefonu kapatıyorsun, aradığın sorduğun yok! Aynı şehirde iki aydır yüzünüzü görmüyoruz. Torunumuzu çok özledik, hiç olmazsa sesini duyalım Ayşe’mizin. Baban da içine atıyor özlemini. Bana bir şey söylemiyor lakin kendi kendine kaldığında uzun uzun fotoğraflarınıza bakıyor. Son günlerde beni de iyice endişelen…”
“Tamam, tamam, anne anladım ilk fırsatta geleceğiz. Şimdi kapatmam lazım, işlerim çok yoğun, ben sizi arayacağım.”
İşi bittiğinde vakit epey geç olmuştu. Bu saatte annemi, babamı arayamam, Ayşe’m de zaten çoktan derin uykusuna dalmıştır, diye düşündü. Oysa gün içinde annesi onu ısrarla kaç kez aramış, her defasında telefonu alelacele kapatarak hatta üçüncüde biraz öfkeli, “Ben sizi ararım!” demişti. Yalan değil, fırsat bulabilse arayacaktı, ancak işleri çok fazlaydı. Aylin de eve geç saatlerde gelmesinden, birkaç gündür sitemliydi. Hâlbuki öncelikle onun anlaması gerekmez miydi? Kızlarının geleceği için daha çok çalışmalıydı. Üstelik işleri çok iyi gidiyordu. Böyle giderse yeni taşındıkları evin borcunu kısa sürede ödeyebilecekti.
Evlendiklerinden bu yana Aylin’e babasından kalan evde oturuyorlardı. Aylin, yeni eve geçmeyi hiç istememişti. Çocukluğu, gençliği bütün anıları o eski çatının altındaydı. Oysa Umut farklı düşünüyordu. Etrafında günümüz mimarisinin en güzel örneklerine sahip, içi konforlu, dışı göz alıcı güzelliğiyle insanı büyüleyen nice evler vardı. Aylin’in her itirazında “Ben artık bu evde oturmak istemiyorum. Baharda camlarının macunu yenilenecek, yaza doğru çatısı aktarılacak. Evin her yıl bir yeri tamirat istiyor. Hâlbuki çevremizde evler öyle mi? Karıcığım seni ben, akıllı evlerde, elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeden yaşatmak istiyorum.” diyordu. Uzun münakaşalardan sonra Aylin, kocasının ısrarlarına daha fazla dayanamamış, yeni ev konusu Umut’un istediği gibi bir eve taşınmalarıyla tatlıya bağlanmıştı.
Yeni eve geçeli neredeyse iki ay olmuştu. Lakin işleriyle birlikte eve geç gelişleri de hayli artmıştı. Gündüz telefonda Aylin’e “Akşama yemeğe yetişirim.” demiş lakin eve gelişine kadar vakit gece yarısını yine çoktan geçmişti. Umut, evin kapısını usulca açtı, Ayşe’nin küçük yatağında Aylin, kızına sımsıkı sarılmış, ikisi birlikte üstleri açık, uyuyakalmıştı. Kapıya yaslandı. Gözlerini ovuşturdu. Tüm yorgunluğu, eşiyle kızını böyle görünce sanki üzerinden uçup gitmişti. Onların huzur ve güven içinde yaşamaları için değil miydi bu gayreti? Baba olmanın sorumluluğu omuzlarındayken ailesini en iyi şartlarda yaşatmalıydı. Bu düşüncelerle Aylin’e ve kızına bir kez daha sevgiyle uzun uzun baktı. İşe gitmeden önce, erkenden kalkıp hepimize güzel bir kahvaltı hazırlayıp canlarımın yüzünü güldüreyim. Hatta onlar uyanmadan köşedeki fırına gidip, sıcak ekmek alırım… Aylin mis gibi sıcak ekmeğin kokusuna hiç dayanamaz, akşamdan kalan kızgınlığını unutuverir, diye düşündü.
Aklından geçenlerle kendi yüzüne bile şimdiden bir tebessüm yerleşti. Umut, gece lambasının loş ışığında anne kızın üstlerini örtüp sessizce yatak odasına geçti. Saatine tekrar baktı. Akrep ikiyi geçiyordu. Susadığını hissetti. Başucundaki komodinden uzanıp aldığı şişedeki suyu bardağa koymaya gerek duymadan kafasına doğru kaldırıp öylece içti. Kalan su dökülmesin diyerek şişenin ağzını iyice kapatıp bir kenarı bıraktı. Uyumadan önce bir duş almak istedi. O kadar bitkindi ki biraz uzanayım sonra kalkarım, diyerek kendini olduğu gibi yatağa bıraktı. Masadaki abajurun düğmesini dahi kapatamadan derin bir uykuya dalmıştı.
“Umuuuutttt!!!!”
Aylin’in sesiydi bu!
Umut can havlinde ayağa kalkmasıyla kendini yerde buldu, kocaman eşyalar gözünün önünde oradan oraya savruluyordu.
Binanın dışındaki duvarlara doğru atılan sanki şiddetli bir tokat bütün camları ve çerçeveleri indirmişti. Odanın tavanı parçalanmıştı. Umut sarsıntının ilk şiddetiyle karyolanın yanında kapaklandığı yerden tekrar doğrulmak istemiş, üzerine düşen molozlara aldırmadan eşi ve çocuğunun yanına ulaşmaya çalışmıştı lakin nafile...
-Aylin!… Kızım!…
Dışarıdan yükselen çığlıklar yeri göğü inletirken saniyeler içinde tüm dehşetiyle kıyamet yaşanmıştı. Tüm ışıklar sönmüş; Ahmet, eşi ve kızı zifiri bir karanlığa gömülmüştü.
Aradan ne kadar zaman geçti, bilemedi. Kendine geldiğinde bedeninin neredeyse yarısı toprağa gömülüydü. Yerinden kımıldayamadı. Ağzına burnuna dolan tozu toprağı çıkarabilse, belki nefes alış verişi biraz rahatlardı. Eliyle yüzüne ulaşmak isterken sağ kolunun bir beton kütlenin altında kaldığını fark etti. Bu vaziyette kaç saati geride bıraktığından habersiz yine kendinden geçti. Gözlerini açtığında dışarıdan sesler geliyordu, konuşmalar, ayak sesleri… Uzun ve acılı bir uğraştan sonra sol kolunu yıkıntıların içinden çıkarabilmişti. Bir gayretle yüzünü temizlemeye, ağzında ve gözündeki tozları silkelemeye çalışırken saatini fark etti. Kendi kendisine “İyi ki fosforluymuş, yoksa bu karanlıkta saati asla göremezdim.” dedi.
Sekiz olmak üzereydi ama saati görse de akşam mı sabah mıydı vakit, bir türlü anlayamadı. Hatırladığı en son şey, ailesine hazırlayacağı kahvaltı ve kulaklarını yırtan çığlıklardı.
Neler oluyor Allah’ım? Karım, çocuğum neredeler? Gidemedim, beni çağırdılar, yanlarına gidemedim. “Ayşe!… Aylin!… Neredesiniz?” Ah başım! Dışarıdan sesler geliyor. Sakin olmalıyım. “Hey buradayım! Beni buradan çıkarın. Sizi duyuyorum. Hepinizi duyuyorum. Çıkmam lazım. Beni buradan çıkarın. Sesimi duyan var mı?” Nafile, sesimi duymuyorlar. Yukarısı çok kalabalık olmalı. Ayak sesleri beynimin içinde. Neden beni duymuyorlar? Köpek sesleri geliyor. Buradan çıkmam lazım. “Ayşe!... Aylin!…” Onları kurtarmam lazım. Hayır, hayır şimdi değil, uyumamalıyım, su, biraz su olsa, ah gözlerim, burası ne kadar soğuk, ceketim, ceketim nerede, sırtımın altında bir şey var, aman Allah’ım! Su şişesi! Üşüyorum, çok uykum var, uyumamalıyım. “Sesimi duyun! Ben buradayım.” Biraz hareket edebilsem… Kolum çok acıyor, betona sıkışmış olmalı, çıkaramıyorum. Sol elim, üşüyorum, su, neyse ki şişeyi alabildim. Açılmıyor, kapağı iyice sıkıştırmış olmalıyım, biraz daha biraz daha. Dişlerim sancıyor, çok zorlamış olmalıyım, ama açmam lazım. Nihayet açıldı. Bir yudum içeyim. Fazla değil, sadece bir yudum… Üşüyorum. Evin taksiti vardı, bu ay sonuna toparlamalı. Buradan çıkmam lazım. Bir yudum daha… İşlerim, babam, annemi arayacaktım. Aramadım. Ayak sesleri azaldı, gitmeyin, ben buradayım. Hey…
“Babacığım! Ben seni duyuyorum. Çok korkuyorum babacığım.”
“Ayşe’m kızım, sensin, yaşıyorsun!” Şükürler olsun Allah’ım! “Sakın korkma yavrum, ben yanına geleceğim. Annen nerede? Aylin neredesin?” Allah’ım yardım et!
“Annem de yanımda babacığım.”
“Buradayım Umut, ama burası çok soğuk. Kurtar bizi ne olur!”
“Kurtulacağız canım. Dayan, lütfen dayan! Elbette bizi duyacaklar…”
“Sesimi duyan var mı? Bizi buradan çıkarın!” Annemi aramam lazım. Ayşe’m, kızım burada. Babaannesine götüreceğim onu. “Sesimi duyun, gitmeyin!” Duymuyorlar. Ben onları duyuyorum, kimse beni duymuyor. Su, bir yudum daha su içeyim. Saat ilerliyor, on ikinin üzerinde yelkovan akrebi buldu, ya ben… Karımı, kızımı… Buradan çıkarmalıyım. Başım… Vücudumda bir uyuşukluk var. Toprağı eşeledikçe bulunduğum yere sanki daha çok yerleşiyorum. Kendi mezarımı kazar gibi. Bunu hiç düşünmemiştim. Bir yudum daha… Biraz uyusam. Hayır, uyanık kalmalıyım. Ne zamana kadar? Bilmiyorum. Belki uzun bir uykunun eşiğindeyim. Evimin taksiti… Kahvaltı hazırlamam lazım. Şimdi uyanırlar. Aylin’e sıcak ekmek, Ayşe’me meyveli yoğurt… Uyanmalılar… Gürültü yapmalıyım. Üşüyorum. Çok üşüyorum. Bir yudum daha… Sesimi duyan yok. Saatim, akreple yelkovan hâlâ yan yana. Uyumamalıyım...
Binaların boşluğa yuvarlanışıyla göğe yükselen toz bulutları, saniyeler içinde şehrin tüm rengini griye dönüştürmüştü. Şehirden geriye hayalet bir şehir kalmıştı. Bu kasvetli karanlık içinde çırpınan insanlar enkazlar altında kalan canları için çırpınıyordu.
“Burada yavrum diyorum size! Biliyorum burada! Gitmeyin!”
“Teyzeciğim, bak seni anlıyoruz, bu enkazda çalıştık ama sesimizi duyan başka kimse çıkmadı.”
“Bir kez daha sorun, sizi duyacaktır. Ne olur gitmeyin!”
“Acını anlıyoruz ama burada çoğu insan aynı durumda.”
“Evladım burada diyorum. Yardım et yavrum! Yavrum ne olur yardım et! Tırnaklarımla ben de kazarım, yeter ki yardım et oğluma! Tamam, son defa olsun, tekrar koy kulağını toprağa, yavrum burada biliyorum, bu kez duyacaksınız siz de sesini. Yeter ki bir kez daha sor yavrum, gitmeden bir kez daha…”
Annem, annemin sesi, annemin sesi bu. “Buradayım anne, buradayız!” Ben gelemedim, sen geldin beni bulmaya, torununu görmeye. “Buradayım anne!” Affet beni, seni beklettiğim için affet beni. “Buradayım.”
“Tamam, teyzeciğim, senin için son kez soracağım, ama bir yanıt alamazsam bize müsaade edeceksin. Arkadaşlar bir kez daha enkaza dönüyoruz. Sessizlik lütfen, sessiz olun! Herkes sessiz olsun!”
“Bir, iki, üç! Sesimizi duyan var mı? Duyuyorsan üç kere duvara vur!”
“Sesimi duyan var mı? Duyuyorsan üç kere duvara vur!”
“Durun! Aşağıdan ses geldi! Bir mucize daha için!”
“Haydi, arkadaşlar umuda doğru kazmaya devam edelim! Durmak yok!”
(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Şubat 2023)