HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Kardeş Kalemler 5
Coşkun Haliloğlu 6
Coşkun Haliloğlu 7
Bugün Pazar. Dün akşam, “Yarın erken kalkmam gerekmiyor.” diye düşünüyordum. Ama gel de sen bunu kurulmuş saat gibi kapımın önünde bekleyen iki kedime ve yatağın ayak ucunda kalkmam için homurdanan köpeğime anlat. Her ne kadar duymazlıktan gelsem de bu defa patileri ile kolumu, bacağımı tırmaladığı için mecburen kalkmam gerekti…
Balkona çıktım. “Oh! Mis gibi hava” diyerek temiz havayı ciğerlerime çekip yaşadığımıza bir kez daha şükrettim. Bahçedeki erik ağacımın çiçek açtığını “Bugüne kadar nasıl fark etmedim?” diye kendime şaştım. Kuş sesleri daha mı fazlaydı bugün, yoksa bana mı öyle gelmişti? Önce kapıda sabırsızlıkla bekleyen kedilerin mamalarını verdim. Merdivenlerden aşağıya inerek köpeğim Kira ile kısa bir gezintiye çıktım. Korona salgını yaşamı tehdit ettiği günden beri hayatımıza dair bir sürü yasaklar gelirken, Allah’tan henüz kısa yürüyüşlere çıkabilme imkânımız vardı.
Bizden üç ev ilerde, tam dondurmacının karşısında, iki katlı evin önündeki kırmızı boyalı banka oturmuş, dalgın dalgın düşünürken gördüm Ayşe Teyze’yi. Eşini seneler önce bir trafik kazasında kaybetmişti. İki oğlunu da evlendirince yalnız yaşamaya başlayan Ayşe Teyze, güler yüzlü ve hoş sohbet birisi olduğundan herkes gibi ben de severdim. Her karşılaştığımız da ayak üstü de olsa konuşurduk, onun da beni sevdiğini bilirdim. Öyle dalgın oturduğunu görüp te “Yanına uğramadan, geçip gitmek olmaz!” diyerek yanına yaklaştım.
- Hayırlı sabahlar Ayşe Teyze! Nasılsın, diye seslendim.
- Hayırlı sabahlar kızım, çok şükür bu günümüze! Ben iyiyim de canım çok sıkılıyor be kızım.
- Kötü bir şey yoktur inşallah!
- Yok, yavrum yok! Ama çocukları, torunları çok özledim. Şu Korona mı, her neyse yavrularıma hasret kaldım.
- Haklısın teyze, ama bu kötü günleri atlatabilmek için hep birlikte sabretmemiz lâzım, onlar senin iyiliğini düşündükleri için gelemiyorlardır. Bir şeye ihtiyacın olursa ben yine uğrarım, sen üzme kendini, dedim ve oradan ayrıldım.
Ayşe Teyze’ye öyle derken, aslında o ara benim yüreğimde de fırtınalar kopuyordu. Hasta babam her ne kadar biraz iyileşmeye başlamış olsa da aklım hep ondaydı. Gümrükler kapandığı için ziyaretine gidemiyordum. İspanya’da, salgının en yoğun olduğu şehirlerden birinde yaşayan büyük oğluma, ne “Gel!” diyebiliyordum ne de ben yanına gidebiliyordum. Diğer oğlum bizden yirmi kilometre uzaklıkta olmasına rağmen, o da bize bir zararı olur diye sık gelmek istemiyordu. Geldiğinde sıkıca sarılamıyordum, öpüp koklayamıyordum, kokusunu içime çekemiyordum doyasıya. Kızım, bir taraftan jimnastik dersi verdiği öğrencileri ile internet bağlantısı kurup sporlarını yaptırırken, diğer taraftan kendi tezini hazırlamaya uğraşıyordu. Onunla bazen kahvaltıda, bazen akşamları izlediğimiz filmlerle unutmaya çalışıyorduk yalnızlığımızı. Ara ara duygulandığım zamanlar ağlamak istiyordum ama buna da boğazımda takılıp kalan yumrular engel oluyordu. Sevdiklerime ulaşamayıp, onlara sarılamadıktan ve hatta duygulandığımda ağlayamadıktan sonra özgür olmanın ne anlamı vardı ki? Açık hava hapishanesinde gibi hissediyordum kendimi. Hep tedirgin ve bendeki beni tamamlayamayan eksik bir yanım vardı. Yarın ne olacaktı? Acaba sonraki günler de bizi daha neler bekliyordu?
Aslında evcimen biriydim, evimde olmak beni o kadar rahatsız etmiyordu. Ama dışarı her çıkışımda kapanan kepenklerin, çoğu boş geçen belediye otobüslerinin, ıssız yol ve çocuk bahçelerinin, eczane önündeki aralıklı sıralanmaların daha da arttığını gördüm. Felâketin soğuk nefesini her gün ensemde hisseder oldum. Evet, korkuyordum. Babamı, sevdiklerimi bir daha görememekten, yavrularıma bir daha sıkıca sarılamamaktan, onları doyasıya öpüp koklayamamaktan korkuyordum. Boşa geçirdiğim her dakikanın hesaplaşmasını yapıyordum kendimle. Üzdüğümden çok üzüldüğüm, kırdığımdan çok kırıldığım, ağlattığımdan çok ağladığım o zamanları keşke geri getirebilseydim. Ya da ileriyi daha iyi görebilseydim…
Hayatı boyunca özgürlüğü savunan ben, kafese kapatılmış bir kuş gibiydim. Basbayağı tutukluydum işte... Öyle veya böyle, insanın kendi kendisiyle hesaplaşacağı gün de geliyordu demek.
Başımı kaldırıp, masmavi gökyüzüne baktım. Dün kara bulutlarla kaplanan gökyüzünde, bugün güneş sıcacık kolları ile etrafa âdeta umut saçıyordu. Kafamı, bu zamana kadar gömdüğüm kumlardan çıkarmaya karar verdim. Belki evde tutukluydum, belki bir süre sevdiklerime dokunamayacak, onları koklayıp, öpemeyecektim. Ama biliyordum ki ben iyi olursam sevdiklerimde iyi olacaklardı, ben onlara ihtiyaçları olan enerjiyi, umudu verebilirdim. Belki de yeniden sevmeyi öğrenerek, affedebilmenin erdemine erişeceğimiz gün, bu gündü. Bir sokak çocuğunun başını okşadığımızda, o ışıl ışıl bakan gözlerindeki ışık, sokakta aç ve susuz kalmış can dostlarımıza vereceğimiz bir tas su, bir lokma ekmek bize merhametli olmayı yeniden öğretebilirdi.
Herkesin hayatı zaten zor geçerken, şu Korona denen salgının benim ruhumu da esir almasına izin veremezdim…
(Avrasya Akademi Online Kuray Hikâye Atölyesi Nisan 2020)