HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 2
KEMAL BOZOK 3
VILAYET GULIYEV 4
HUDAYBERDİ HALLI 5
MARUFJON YOLDAŞEV 6
Ülkü Taşlıova 7
Cemrenin suya düştüğü bir gündü. İstanbul’un tarihi semtlerinin birindeki ünlü bir sahafta kitap kokularını içime çekerek dolaşıyordum. Osmanlıcama katkı sağlamak için eski kitaplar ararken, okunmayı bekleyen birbirinden güzel kitaplarla dolu rafların arasında sıkışmış, yıpranmış bir kitap dikkatimi çekti. Tozlanmış kapağını elimle silip ismini okudum, Unutulmuş Zamanların Güncesi. Sayfalarını dikkatlice çevirdiğimde, içinde el yazısıyla alınmış eski bir not olduğunu fark ettim.
“Bu kitabı okuyan kişi, zamanın akışına dokunmaya cesaret edebilecek mi?”
Sayfaları atlayarak ilerledikçe, yazılar bana tanıdık gelmeye başladı. Sanki bir yerlerde okumuş, hatta yaşamış gibiydim. İçimde bir ürperti hissettim. Bunun bir tesadüf olarak göremeyecek kadar derin bir bağ hissediyordum. Kitabı yaşlı sahafa götürdüm. O, bir süre sessizce kitabın kapağına baktı, sonra gözlerini bana kaldırdı “Demek sonunda geldin!” dedi. Elimdeki kitabı daha sıkı kavradım. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sordum. Yaşlı adam, “Gel, sana göstereceğim bir şey var.” diyerek kitap raflarının arasından gölgeli bir köşeye yöneldi. Etrafı kontrol edip tereddütle peşinden gittim. Küçük bir masanın üzerine eski bir sandık koydu, cebinden çıkardığı paslı bir anahtarla kilidini açtı. Sandığın içinden sararmış, siyah beyaz bir fotoğraf çıkardı. Fotoğraftaki kişi bana çok benziyordu. Bu imkânsızdı. Fotoğraftakinin kıyafetleri, arka plandaki yapılar, her şey yüz yıl öncesinin İstanbul’una ait gibiydi. “Bu… Bu mümkün değil.” diye kekeledim. Yaşlı adam hafifçe başını sallayarak “Zaman, düz bir çizgi değildir.” dedi usulca. Sandıktan küçük bir cep saati çıkardı ve avucuma bırak: “Gerçekleri öğrenmek istiyorsan, zamanı geldiğinde bu saati kullan.” dedi. Elimdeki cep saatini sanki yıllardır kayıp olan bir eşyamı bulmuş gibi hissederek elimde tuttum. Tren ve ay yıldız işlemeli kapağını açtım. İçinde küçük, zarif harflerle kazınmış bir not vardı: “Zaman seni bekliyor. Doğru an geldiğinde anahtarı çevir.” derin bir nefes aldım. Sahaf gülümsedi. “Ne yapmam gerekiyor?” diye sordum. Kitabı işaret etti: “Oku.” Başka bir şey söylemeden arkasını döndü ve rafların arasında kayboldu.
Eve vardığımda, heyecanla kitabın ilk sayfasını açtım.
“4 Eylül 1923
Bu satırları yazarken, gelecekte bir gün bu kelimeleri okuyacağını biliyorum. Senin için her şey yeni olabilir ama okudukça buraya ait olduğunu hatırlayacaksın.”
Soluk aldığımı bile fark etmedim. Kitap, sayfa sayfa geçmişe açılan bir kapı gibiydi. Arnavut kaldırımlı sokaklar, cumbalı evler, o tarihlerde yaşayan insanların tasvirleri… Birden sayfalardaki kelimeler hareketlenmeye başladı. Bir cümle belirginleşti:
“Eğer buraya kadar geldiysen, zamanı gelmiş demektir. Şimdi saati çevir.” Elim titredi. Derin bir nefes alarak cep saatinin tepesindeki küçük beyaz kadranı çevirdim. Dünya, bir anda sessizleşti. Etrafı yoğun bir karanlık sararken başım döndü, ayaklarımın altından zemin kayıyormuş gibi hissettim. Soğuk bir rüzgâr yüzüme çarptı onun etkisiyle gözlerimi kapattım. Tekrar açtığımda bambaşka bir yerdeydim. Dar sokaklar, eski taş binalar, dönemi yansıtan kıyafetler içinde insanlar… İstanbul’daydım ama bildiğim İstanbul’da değildim. Nefesim kesildi. Buraya nasıl gelmiştim?
Yürümeye başladım. Gaz lambalarının loş ışığında dar sokakları geçerken, birinin bana doğru yaklaştığını fark ettim. Adamın yüzü netleştiğinde, kalbim duracak gibi oldu. Sandıkta gördüğüm fotoğraftaki bana benzeyen kişiydi. Yüz hatlarının benimkilerden hiçbir farkı yoktu ama giysileri, hâl ve tavırları başka bir zamana aitti. Koyu renkli bir takım elbise, yeleğinden sarkan bir cep saati zinciri ve başında fötr şapka… Karşımda durup gülümsedi. “Sonunda geldin.” dedi. Ne anlama geliyordu bu? Hem farklı bir zamanın İstanbul’unda hem de karşımda farklı bir kendimle beraberdim. “Bu… Bu… Nasıl mümkün olabilir?” diye sordum. Geçmişteki ben umursamaz bir tavırla omuz silkti, yanıma yaklaşarak fısıltıyla: “Bu durumdan ben de sıkıldım, beyzadem. Bitir artık şunu.” dedi. Etrafıma baktım. Her şey fazlasıyla gerçekti. “Sen kimsin?” diye sordum. Bir an sessizlik oldu. Sonra derin bir nefes aldı. “Ben, bir zamanlar olduğun kişiyim. Sen, bir gün olacağım kişisin.” Telaşımı ve korkumu hisseden karşımdaki ben, umursamaz tavrından sıyrılıp tebessüm ederek “Benimle gel.” dedi ve yürümeye başladı. O önde ben arkada İstanbul’un sokaklarında yürüdük. Taş bir binanın önüne vardık. Kapısında Osmanlıca harflerle yazılmış bir tabelada “Hafıza Kitaplığı” yazıyordu içeri girdik.
Raflar boyunca sıralanmış, yüzlerce eski kitabın arasından geçtik, ilerideki masanın üzerinde bir kitap duruyordu. Yaklaştığımda kitabı tanıdım. Bu sahaftan aldığım kitabın aynısıydı, biraz daha yeniydi. Kitabı açtım, içindeki hikâyeler farklıydı. Sayfalardan birinde yazan cümle gözüme çarptı. “Gerçekleri öğrenmeye hazır olduğunda, hatırlayacaksın.” Nefesimi tuttum.
Geçmişteki ben, gözlerimin içine baktı. “Zamanın neden döngüsel olduğunu anlıyor musun?” Başımı iki yana salladım. O, hafifçe gülümsedi ve cebinden cep saatini çıkartıp saatin kaç olduğuna bakmak ister gibi kapağını açtı. Bunu yaparken yan gözle bana bakıp “Bunu ilk defa görmediğini biliyorum.” dedi. Gözlerim büyüdü. “Bu saat kimin?” Saati kapattı. “Gerçekleri öğrenmek istiyorsan, buraya neden döndüğünü anlamalısın.” “Hiçbir şey anlamıyorum.” dedim. Yanıma geldi, ellerini ellerimle birleştirip gözlerimin içine baktı. Kitap... Saat... Sahaf… Unutulmuş Zamanların Güncesi… Bir an için başım döndü, gözlerimi kapattım. O an zihnim aralandı. Görüntüler parça parça belirmeye başladı. Eski İstanbul’da yürüdüğüm anlar, sahafın rafları arasında yapılan sohbetler, daktilo sesleri, sahipsiz kitapların fısıldadığı hikâyeler… Ben buradaydım. Daha önce buradaydım ama neden unutmuştum? Gözlerimi açtığımda her şeyin neden bu kadar tanıdık geldiğini, bu kitabın beni neden bu kadar cezbettiğini, neden kendimle yüz yüze geldiğimi anlamaya başlıyordum. O an fark ettim, kitabı yazan bendim. Unutulmuş anılar, zamana sıkışmış kelimeler, geçmiş ve gelecek arasında gidip gelen ben… Bir şey olmuştu. Bir noktada unutmayı seçmiştim. “Döngüyü nasıl kıracağım?” diye sordum. “Her seferinde aynı sona ulaşıyorsun. Eğer bir şeyi değiştirmek istiyorsan, bu kez kitabın sonunu yazmalısın.” İlk defa bunu yapmam gerektiğini hissettim. Cebimden kalemi çıkardım. Kitabın boş olan son sayfasına titreyen ellerimle yazdım: “Bu kez döngü kırıldı.” Dünya, bir kez daha değişti. Karanlık, sessizlik, soğuk rüzgâr… Yeniden İstanbul’un günümüz sokaklarındaydım. Kitap hâlâ elimdeydi. Kapaktaki isim tanıdıktı. “Unutulmuş Zamanların Güncesi /Yazan: Taner ŞEN”.
Gözlerimi açtığımda, alnımın altındaki kâğıtların terden ıslandığını gördüm. Başımı kaldırırken boynumda bir sızı hissettim. Odanın loş ışığı gözlerimi kamaştırıyordu. Masamın üzerinde dağınık sayfalar, yan tarafta soğumuş bir fincan kahve duruyordu. Gözümü ovuşturarak etrafıma baktım. Nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Kalbim hâlâ hızla çarpıyordu. İstanbul sokakları, sahaf, kitap, cep saati… Her şey o kadar gerçekti ki. Oysa şimdi buradaydım, çalışma odamda, önümde daktilo ve tamamlanmış bir hikâye. Derin bir nefes alıp sandalyeme yaslandım. Bütün gece yazmış olmalıydım. Yazarken ne zaman uyuyakaldığımı hatırlamıyordum. Elim farkında olmadan masanın kenarında duran saate uzandı. Babamın cep saati. Onun bana bıraktığı tek yadigâr. Çocukken hep cebinde taşır, bazen çıkarıp avucunda çevirirdi. Parmaklarım saatin kapağını araladı. İçinde, yıllardır bildiğim o not duruyordu: "Zaman, düz bir çizgi değildir." Gülümsedim. Daktilomdan kâğıdı çıkardım. Hikâyemin son cümlesine göz gezdirdim "Bu kez döngü kırıldı." Bir kalem alıp, noktayı biraz daha belirginleştirdim.
(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Şubat, 2025)