Üsküp’ten Prizren’e Yeni Balkan Yazarlarıyla Buluşmalar


 01 Ekim 2003


Makedonya, resmi adıyla Kuzey Makedonya Cumhuriyeti, 1991'de Yugoslavya'dan ayrılarak bağımsızlığını kazanmış, denize kıyısı olmayan bir Balkan ülkesidir. Kuzeyinde Sırbistan ve Kosova, batısında Arnavutluk, güneyinde Yunanistan, doğusunda Bulgaristan’la komşudur. Nüfusu iki milyon kadardır. Başkenti Üsküp ülkenin de en büyük şehridir. Ülke nüfusunun büyük kısmı Makedonlardan oluşmaktadır. Sonra Arnavutlar daha sonra da Türkler gelir. Çingeneler, Sırplar, Boşnaklar ve Ulahlar ülkedeki diğer etnik gruplardır. Makedonya, 1389’da Birinci Kosova Savaşı sonrası Osmanlı egemenliğine girmiş, 1912-1913 Balkan Savaşlarında ayrılmıştır. Makedonya Osmanlı’dan en son ayrılan bölge olmuştur. 

             Kosova, resmi adıyla Kosova Cumhuriyeti, doğuda Sırbistan, güneyde Kuzey Makedonya ve Arnavutluk, batıda ise Karadağ ile komşuydu. Birinci Murat zamanında Birinci Kosova Savaşıyla 1389’da Osmanlı hakimiyetine girmiş, beş asırdan fazla Osmanlı idaresinde kalarak Birinci Balkan Savaşı sırasında (1912'de) Sırbistan'ın eline geçmişti. 2008'de Sırbistan'dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etmiş, Mart 2020 itibarıyla 97 ülke tarafından tanınmıştı. Kosova'nın bağımsızlığını tanımayan Sırbistan, bölgeyi kendisine bağlı Kosova ve Metohiya Özerk Bölgesi olarak kabul ediyordu.

             Yolculuğumuz bu topraklara… 

             Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Ömeroğlu ve eşi Havva Hanım, yazarlık atölyesi hocaları Osman Çeviksoy, Ataman Kalebozan, Nurhan Buhan olarak beş kişi, 24 Eylül.2023 günü öğleden sonra Ankara’dan yola çıktık. İstanbul aktarmalı uçağımızla Üsküp’e indiğimizde akşam olmuştu. Bizi, Havaalanı çıkışında Balkan Yazarlar Birliği Başkanı Mürteza Sulooca karşıladı. Şehir merkezindeki otelimize varıp yerleşmemiz uzun sürmedi. Yemek, çay, sohbet fasıllarını da bilerek kısa tuttuk. Çünkü iki ülkenin birbirine uzak dokuz şehrindeki dokuz okulunda söyleşi gerçekleştirmeyi hedefliyorduk. Üç yoğun gün geçirmeyi, yorulmayı göze almıştık. Amacımız, gençleri okumaya, kendilerini yetenekli hissedenleri yazmaya teşvik etmekti. 

             25.09.2023, Pazartesi:

             Sabah kahvaltısının hemen ardından bizi havaalanından alan siyah minibüsle İştip’e doğru yola çıktık. İştip, Kuzey Makedonya’nın doğusunda yaklaşık elli bin nüfuslu, üniversitesi olan bir şehirdi. Gotse Delçev Üniversitesi henüz yeni öğretim yılına başlamamıştı. Biz şehri biraz dolaşıp tanıdıktan sonra Filoloji Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü hocalarından bölümde bulunanlarla görüşmek üzere uğrayacaktık.   

             Otinya nehriyle ikiye ayrılan İştip, 1382 yılında Osmanlı egemenliğine girmiş, 1912-1913 Balkan Savaşları’yla bu egemenlik son bulmuştu. Ardından Türkiye’ye büyük göçler başlamıştı. 

             Otinya üzerindeki Osmanlı’dan kalma taş köprüyü gördük. Büyük badireler atlatmasına rağmen ayakta kalmıştı, şehir halkına hizmet vermeye devam ediyordu.  

             Hüsamettin Paşa Camisini ziyaret ettik. Taştan yapılmış caminin minaresi “kürsü” kısmına kadar (alem, külah, petek, şerefe, Gövde) yıkılmıştı. Merdivenleri, avlusu, bahçesi bakımsızdı. Kapısı kilitli olduğu için içerisini göremedik. Üzerinde, kubbesinin çatlaklarında otlar, çiçekler, cinsini bilemediğimiz ağaçlar bitmiş, büyümüştü. Avlusunun bir bölümünde Osmanlı dan kalma mezarlar vardı. Mezar taşlarından ve kitabelerinden yüzyıllar öncesine ait olduğunu anladık. Caminin mahkemelik olduğunu duyunca şaşırdık. Mahkeme bu yapının cami mi, kilise mi olduğuna bir türlü karar veremiyormuş. O sebepten böyle bakımsız, kimsesiz, terkedilmiş haldeymiş.  

             İştip’te Osmanlı’dan kalan başka önemli eser maalesef bırakılmamıştı. 

             Üniversiteye gittik. Bizi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Mahmut Çelik, asistanı İvana Hanım ve Türkçe hocası, Rabie Ruşid karşıladı. Rabie Ruşid aynı zamanda Yunus Emre Enstitüsü Üsküp şubesinin de Türkçe hocasıydı. Biz onu Avrasya Yazarlar Birliği Yazarlık Atölyelerinden tanıyorduk. Hikâye, şiir, deneme atölyelerine ikişer dönem devam etmiş, çalışkan bir genç hanımdı. Üniversitede hoca olarak karşımıza çıkması bizi hem çok sevindirdi hem güzel bir sürpriz oldu. 

             Yunus Emre Enstitüsünün düzenlediği toplantı odasında bir saati aşkın konuştuk. İştip, üniversite ve Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü hakkında sorduğumuz soruları daha çok Mahmut Hoca cevapladı. On beş yıldır açık bulunan bölümün son yıllarda karşılaştığı en büyük sorun hoca kadrosunun yetersizliği ve öğrenci azlığıydı. Bölümün kapatılmasından endişe ediyorlardı. 

             Hemen ısınıverdiğimiz, konuksever, samimi hocalar bize İştip ve üniversiteyle ilgili başka bilgiler de verdiler. En ilginç olanları, ünlü eğitimcimiz, iktisatçımız, Türkiye’de adı okullara verilen Sabahattin Zaim (1926-2007)’in ve şarkılarını severek dinlediğimiz ünlü bestekârımız Yusuf Nalkesen (1923-2003)’in İştip doğumlu oluşlarıydı.  

             İştip’ten, yıkılmaya terk edilmiş Hüsamettin Paşa Camisi’nin durumundan dolayı buruk bir memnuniyetle ayrıldık.

Kuzey Makedonya’nın güneydoğusunda yer alan ve İştip’e pek de uzak sayılmayan Radoviş’e doğru yol almaya başladık. Radoviş, 14. yüzyılın sonlarından 20. yüzyıl başlarına (1912-1913) kadar Osmanlı idaresinde kalmıştı. 2002 sayımına göre toplam nüfusu 16.223 kişiden ibaretti. Farklı etnik kökenli insanların yaşadığı Radoviş’te Makedonlardan sonra ikinci sırada Türkler geliyordu. 

Konçe yakınlarından geçerken Mürteza Sulooca bizi bilgilendirdi: Osmanlı döneminde Konçe’yi Konya Karaman’dan gelenler kurmuş. Adına da “Küçük Konya” anlamında “Konçe” demişler.

             Radoviş’te Kosta Susinov Meslek Lisesine gittik. Bizi, okulun iki Türk öğretmeninden Türk Dili Edebiyatı öğretmeni Cafer Memiş karşıladı. Sonradan Fikret Bey de geldi. Arnavut olan Müdür Bey toplantıdaydı. Biz müdür odasında Türk öğretmenlerden Radoviş ve çevresi hakkında bilgi aldık. Çevredeki 36 köyün maalesef 10’u boşalmıştı. İtalya başta olmak üzere diğer Almanya, İsviçre, Avusturya gibi Avrupa ülkelerine çalışmaya gidiyorlar, bir süre sonra da ailelerini götürüyorlardı. Okula yeterli sayıda Türk Öğretmen atanmıyordu. Atananlar, eğitim dışında başka memurluklara yönlendirilerek öğretmenlik yapmaları engelleniyordu. Bir başka büyük sorun madencilikti. İşletmeler çevreyi kirletiyor, doğayı zehirliyor, toprağa bağlı yaşamayı azaltıyordu. Köylerin boşalması, gençlerin gelecekte başka ülkelerde yaşamayı hedeflemeleri biraz da bu yüzdendi.

             Okul Müdürü toplantıdan güler yüzle dönündü. Okullarını ziyaretimizden duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Okul ve öğrenciler hakkında bazı bilgiler verdi. Türk öğrencilerin çoğunlukta olduğu okulun müdürü Türkçe bilmiyordu. Okulun Edebiyat öğretmeni Cafer Memiş tercümanımız oldu.   

             Lise ikinci, üçüncü sınıf öğrencileriyle söyleşi yaptık. Pırıl pırıl çocuklardı. Çekingen ve içe kapanıktılar. Pek fazla söze karışmadılar. Başkanımızın ve yazarlık atölyeleri hocası olarak bizim kısa konuşmalarımızı dikkatle dinlediler. Deneyimli bir öğretmen ve yazar olarak söylediklerimizi büyük oranda onayladıklarını bakışlarından, yüz çizgilerinden anladık. 

              

             Üsküp’e döndük.  

             Ortak kararla geciktirdiğimiz öğle yemeğinden sonra toplantının yapılacağı otelimize yürürken eski Üsküp’ün Arnavut Kaldırımlı sokaklarında atölye katılımcısı iki gence rastladık. Bizden önce onlar bizi görmüş ve tanımışlardı. İlk defa yüz yüze geliyorduk. Haftada bir çevrimiçi çalışmalar bizi o kadar birbirimize yaklaştırmıştı ki sanki bir ailenin mensupları gibi olmuştuk. Otele birlikte çıktık. Salon kapısının açıldığı geniş bahçede bizi bekleyen epeyce katılımcımız, genç yazar vardı. Hepsiyle görüştük, konuştuk, şakalaştık. Toplantı saati iyice yaklaştığı halde içimizden salona geçmek gelmiyordu. Üsküp’te yaşayıp birbirleriyle görüşemeyenler de bizim gibiydiler. Belki aylardan sonra ilk kez bir araya gelmişlerdi. Toplantı saati geçmeye başladığı halde salona geçemiyorlardı. 

             Bu konuda deneyimli organizatörler Mürteza Sulooca ve eşi Hacer Hanım lafa dalıp toplantıyı unutmuş olanları uyarmakla kalmadı, harekete geçirdi. Kısa sürede protokol, ardından diğerleri salona geçerek kendilerine ayrılan yerlere oturdular. Salon tıklım tıklım doldu. Bu yoğun ilgi, Avrasya Yazarlar Birliği mensupları olarak bizi; Balkan Yazarlar Birliği olarak da Mürteza Sulooca’yı eşi Hacer Hanım’ı ve mensuplarını memnun etmiş olmalıydı. 

             Sunucu genç Hanım’ın kısa konuşmasıyla toplantı başladı. Mikrofona davet sırasına göre Proje ortağımız BYB Başkanı Mürteza Sulooca açış konuşmasını, Matüsitep Genel Başkanı Tahsin İbrahim, Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Ömeroğlu, Atölyemiz Katılımcılarından Rabie Ruşit, Atölyemiz Katılımcılarından Burcu Aliyyi, Türk İş Birliği Koordinasyon Başkanlığı, TİKA Başkan Yardımcısı Mahmut Çevik konuşmalarını yaptılar. Konuşmalarda Kuzey Makedonya’da yapılan kültürel boyutlu çalışmalar, Türkçe’nin, yazar yetiştirmenin, 2019’dan beri TİKA desteği, Avrasya Yazarlar Birliği ile Balkan Yazarlar Birliği iş birliğiyle sürdürülen yazarlık atölyelerinin önemi vurgulandı. Çalışmaların devam etmesi gerektiğine dikkat çekildi. Atölyelerden yetişen genç yazarlar tebrik edildi.

             Toplantı sonrasında, tıpkı öncesinde olduğu gibi sohbetlerle uzayıp giden kokteyl vardı. Sonra davetliler için hazırlanan akşam yemeğine çıkıldı. Yemek ve sonrasındaki sohbetler geç vakitlere kadar sürdü.

             26.09.2023, Salı:

             Sabah kahvaltısından hemen sonra siyah minibüsümüzle yola çıktık. Merkez Jupa’ya gidiyorduk. Merkez Jupa Kuzey Makedonya'nın batısında Arnavutluk sınırında bir köy ve belediye merkeziydi. Nüfusunun büyük kısmı Türklerden oluşuyordu. 2002 sayımına göre 6.519 kişi olan toplam nüfusunun % 80,2’sini Türkler teşkil ediyordu.   

             Bol virajlı, engebeli dağ yollarından geçerek Merkez Jupa’ya ulaştık, ATA Lisesi’ni bulduk. Bizi Lise Müdürü Sabri Asan ve öğretmen Caner Sezair sıcak bir ilgiyle karşıladı. Öğrencilerle okul kütüphanesinde birlikte olduk. Öğrenciler de öğretmenler de bizi tanıyor gibiydiler. Çok geçmeden anladık ki çevrimiçi balkanlar yazarlık atölyesi katılımcımız Bega Dançevska bu okulun öğrencisiyken atölye çalışmalarına da katılmıştı. Şimdi liseyi bitirmiş ve kitaplı bir yazardı. Okula devam eden kardeşlerinden bize, küçük bir hediyeyle birlikte “Hayatın İçinden” adlı kitabını ve selamlarını göndermişti. Muhtemelen bizi arkadaşlarına öğretmenlerine, okul müdürüne tanıtan oydu. 

             Ülkemizden bin beş yüz kilometre uzakta, saygılı, uyanık, kıpır kıpır ve gözlerinin içi gülen bir öğrenci topluluğuna Türkçe hitap etmek; okuma, yazma, kitap, kültür konularında kısa konuşmalar yapmak hepimize büyük zevk verdi. Gelen soruları memnuniyet ve samimiyetle cevapladık. Birlikte fotoğraflar çektirdik. Kütüphanelerine dergilerimizden bıraktık, kitaplarımızdan imzaladık. “Kan çekiyor” sözü doğru olmalı ki, vedalaşıp ayrılmamız hayli zor oldu. 

             

             Struga’ya geçtik. 

             Struga, Kuzey Makedonya'nın güneybatısında, Ohri Gölü’nün kenarında turistik bir şehirdi. Gölden kaynaklanan Kara Drin nehri şehri ikiye bölüyordu. Hemen batısında, Arnavutluk sınırı vardı. Şehrin adı bazı eserlerde Ustruga şeklinde geçmekteymiş. Struga, 1395’te Osmanlı egemenliğine girmiş, 1912’de egemenlik sona ermiştir. 2022 sayımında 63.376 olan nüfusunun 3.628’i Türklerden oluşmaktadır. 

             Şehir’de, 1966 yılından beri her yıl Struga Şiir Akşamları adlı uluslar arası şiir etkinliği düzenlenmektedir.Struga, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Gazimağusa şehriyle kardeş şehir olmuştur. 

             Struga’da arabamızdan indikten sonra bir süre Kara Drim Nehri kenarında yürüdük. 

             Struga Uluslsrarası Şiir Akşamları’nın yapıldığı parkı gezdik. Parkta her ödül verilen her şairin, “ödül yılının, adının, memleketinin” yazılı olduğu bir taşı var. Katıldığı yıl ödül verilen Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın taşını aradık, bulduk.  Üzerine çivilenmiş levhada “1974 Fazıl Hüsnü Dağlarca Turkey” yazılıydı. Taşın başında grup olarak fotoğraf çektirdik. Yavuz Bülent Bakiler’i ve buraları anlattığı “Üsküp’ten Kosova’ya” adlı eserini anarak kulaklarını çınlattık.

             Türkiye’deki kardeş belediyeler tarafından düzenlenen Kerem Kutlu ve bitişiğinde Kara Orman parklarını görmek bizi sevindirdi.

 

             Ziyaret sırası Gostivar’a gelmişti. Gostivar, Kuzey Makedonya'nın kuzeybatısında bulunan 2002 sayımına göre toplam nüfusu 81.042 kişi olan bir şehirdi. Etnik dağılım sıralamasında Arnavutlar ve Makedonlardan sonra 7.991 kişiyle Türkler üçüncü sırada yer alıyordu. Türklerin nüfusunun büyük kısmı Gostivar çevresinde Vrapçişte, Zdunye, Aşağı Banisa, Yukarı Banisa yerleşim bölgelerindeydi. Gostivar Belediyesi'nin üç resmî dilinden biri Türkçeydi. Şehirde Türkçe eğitim veren kurumlar Mustafa Kemal Atatürk ilk ve orta okulu, Gostivar Belediye Lisesi ve Uluslararası Vizyon Üniversitesi'dir. 

             Gostivar ve civarında Osmanlı egemenliği 14. Yüzyılda başlamış 1912 yılında sona ermiştir. 

             Henüz sararmamış yemyeşil ağaçlarla kaplı dağları tırmanırken manzarayı seyretmeye doyamıyorduk. Ülkemizin Doğu Karadeniz bölgelerini hatırlatıyordu. Istıranca Dağları’nın zirvesindeki dinlenme tesislerinde mola verdik. Burada hava serindi ve rüzgâr vardı. Soğuk sıcak bir şeyler içerek pişi yedik.

             Gostivar’ı akşamüzeri bulabildik. Bizi Adeksam (Abdülhakim Hikmet Doğan Eğitim Kültür ve Sanat Merkezi) Başkanı Tahsin İbrahim’in ve derneğin üyeleri karşıladı. Tahsin İbrahim’i Üsküp’teki toplantıdan tanıyorduk. Dil ve edebiyat ağırlıklı güzel bir konuşma yapmıştı. O da bizim gibi Türk kimliğinin, Türk kültürünün, Türk varlığının korunması için Türkçe’nin korunması gerektiğine bütün kalbiyle inanıyordu.

             Derneğin Yurt kısmında öğrencilerle birlikte akşam yemeği yedik. Tabldot usulü yemeğini alıp masaları dolduran saygılı, görgülü öğrencilerden hiçbiri derneğe kendiliğinden müracaat etmemişti. Türklerin yaşadığı köylere gidilerek anne babalarla, çocuklarla görüşülmüş, burs bağlanarak okutulmak üzere buraya getirilmişti. Bu çocuklar dillerine, dolaysıyla kimliklerine sahip çıkıyorlar, tahsillerine devam ediyorlardı. Adeksam’ın başlıca gelir kaynağı, bağışlar ve zekatlardı. Daha önceki ziyaretlerde olduğu gibi başkanımız önce kendisini, sonra bizleri tanıttı. Öğrencilere hitaben kısa konuşmalar yaptık. Ofise geçip Özlediğimiz Türk çayı eşliğinde sohbete devam ettik. 

             Üsküp’e döndüğümüzde saatler yatsıdan sonrasını gösteriyordu. 

             27.09.2023, Çarşamba:

             Geç biten yolculuğumuz nedeniyle geciken akşam yemeğimizde Mürteza Sulooca defalarca sabah yediye çeyrek kala, kahvaltı yapmadan yola çıkacağımızı söylemişti. Çünkü komşu ülke Kosova’ya geçecek, herhangi bir aksama olmazsa, zamanı iyi kullanabilirsek üç farklı yerde üç okul ziyaret edecektik. 

             Sabah planlanan saatten çok değil, beş dakika sonra minibüsümüzün tekerlekleri dönmeye başladı. Bu küçük gecikme bizden değil, yolda yememiz için kahvaltılıklarımızı hazırlayan otelden kaynaklanmıştı. Çok geçmeden sınıra ulaştık. 

             Kuzey Makedonya’dan Kosova’ya geçerken gümrük kapısında ilginç bir görüntüyle karşılaştık. Şoförümüz Enden, bize ait beş pasaportu, kendilerine ait üç kimlik kartını kabindeki görevli polise vermişti. Kontrol edilip damgalayıp geri vermesini bekliyorduk. İşte tam bu sırada ilkokul dördüncü, beşinci sınıf seviyelerinde gösteren, sırtı çantalı beş çocuk, hiç duraksamadan, gülümseyerek görevliyi selamladılar, Makedonya’dan Kosova’ya geçiverdiler. Birbirleriyle şakalaşarak, çocuksu adımlarla uzaklaşıyorlardı. Biz, pasaport bekleyen beş kişi, merakla çocukların arkasından bakakaldık. Şaşkındık. Gördüklerimize ne anlam vereceğimizi bilemedik. Kimlik ya da pasaport göstermeden sınır geçmek çocuklara tanınmış bir hak mıydı? Makedonyalılar şaşkın değildi. Mürteza Sulooca bizi meraktan kurtardı. “Türk çocukları bunlar…” dedi. “Köylerinde Türkçe ders verilmediği için her sabah Kosova tarafına geçip Türkçe ders veren okula devam ediyorlar.” 

             Çocukların ülkeler arasında günlük gidiş gelişlerle Türkçe ders alışlarını takdirle karşıladık. Diline, kimliğine sahip çıkış bu olmalıydı. Bu güzel Türk çocuklarını, bilinçli ailelerini düşünerek Mamuşa’ya doğru yol almaya başladık. 

             Mamuşa, Kosova’nın güneyinde 2011 sayımına göre 5.513 nüfuslu bir Türk kasabasıydı. Prizren Belediyesi’nden ayrılarak oluşturulmuş yeni bir belediyeydi. Mamuşa'da Barış Gücü olarak Türk Silahlı Kuvvetleri bulunmaktaydı. Osmanlı padişahı II. Mahmud'un adının Mahmut Paşa / Mahmut Şah şeklinde kullanımının değişime uğramasıyla “Mamuşa” adı doğmuştu. Anadolu kasabalarından farksızdı. Okul isimleri, işyeri tabelaları tamamen Türkçeydi. Mamuşa’yı Tokat Zile’den gelen Türklerin kurduğu kabul ediliyordu. 1998-1999 Kosova Savaşı sırasında 5.000 nüfuslu Mamuşa, 45.000 civarında Müslüman Arnavut’u evlerinde misafir ederek Sırplardan korumuştu. Sırplar, Türkiye'nin bölgede tarihten gelen gücünden çekinerek kasabaya saldıramamıştı.

             Kosova’da tek Türk Belediyesi Mamuşa belediyesiydi. Burada işler Türkçe yürütülüyor, işlemler Türkçe yapılıyordu. Okullarında eğitim öğretimin dili Türkçe’ydi. Arnavutlar dahil herkes Türkçe konuşuyordu. 

             Mamuşa Anadolu İlköğretim Okulunun biraz uzağından geçerek Atatürk Lisesine vardık. Bizi okul müdürü Hıvzi Mazrek ve öğretmenler sıcacık bir ilgiyle karşıladılar. Önce müdür odasına aldılar.   Tanıştık, çay ve kısa sohbetten sonra, öğrencilerin hazır olduğu haberi geldi. Kütüphaneye çıkacağımız sırada bir sürprizle karşılaştık. Avrasya Yazarlar Birliği tarafından Kaşgarlı Mahmut’un 1000. Doğum yılında başlatılan ve artık gelenekselleşen “Uluslararası Kaşgarlı Mahmut Hikâye Yarışması”nın 2018 yılı birincisi Reşid Hanadan karşımızdaydı. Telefon değişiminden dolayı diyalog kuramadığımız için davet edememiştik. Üzgündük. Mamuşalı, çok eser vermiş, ödüllü bir yazar olarak onun da okulda bulunmasını çok istemiştik. Meğer o zaten geçmişte Atatürk Lisesinin edebiyat öğretmeniymiş, bu okuldan emekli olmuşmuş. Geleceğimizden haberliymiş.

             Kütüphanede öğrencilerle birlikte olduk. Dil, kitap, kültür, yazarlık, yazarlık atölyeleri konularında kısa konuşmalar yaptık. Okul Müdürü ve yazar Reşit Hanadan da konuştu. Öğrencilerden gelen soruları cevapladık. Kütüphaneye imzalı kitaplarımızı bıraktık. Okul müdürünün ısrarıyla Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç’i makamında ziyarete gittik. Haberli olmalıydı ki bizi belediye binasının dışında karşıladı. Halktan herhangi birisi gibi giyinmiş genç bir adamdı. İstanbul Türkçesiyle işlek ve ikna edici konuşuyordu. Mamuşa ve belediyenin çalışmaları hakkında bilgi verdi. Tokat Zile belediyesi kardeş belediyeydi. Camlı vitrinde Tokat’tan, Zile’den gelen kendisi küçük hatırası büyük hediyeler vardı. Mamuşa’nın Türkiye’den başka kardeş belediyeleri de vardı. Onların yaptıkları yardımlardan, yaptırdıkları okullardan, sosyal tesislerden söz etti. Türkiye’den ziyaretine gelerek verdiği güzel sözleri dönünce unutuveren siyasetçilere kısacık değindi. Türkiye ve sağladığı maddi, manevi desteği uzun uzun anlattı. “Türkiye büyük ve güçlü bir ülke olarak yanımızda durmasaydı biz varlığımızı koruyamazdık.” anlamına gelen ifadelerle sözünü tamamladı. 

             Biz de kendimizi tanıttık. Buralara kadar niçin geldiğimizi anlattık. 

             Mamuşa’yı, özellikle de belediyeyi ziyaretimizden en büyük mutluluğu yaşayan kuşkusuz Tokat Zileli Nurhan Buhan’dı. Çünkü o, yüz elli, iki yüzyıl önce bu topraklara gelerek Mamuşa’yı kuran hemşehrilerinin torunlarıyla birlikteydi. Vitrindeki üzerinde “Zile” yazılı minyatür halının ve çevresindeki Zile’den gelmiş hediyelik eşyaların, duvarları süsleyen Türkiye’den gelmiş tabloların peş peşe fotoğraflarını çekti.   

             Belediye başkanıyla içeride ve dışarıda toplu hatıra fotoğrafları çektirdik. Vedalaşıp minibüsümüze doğru yürürken Reşid Hanadan okulda yaptığı teklifini ısrarla tekrarladı. Evine buyurmamızı, hiç değilse bir bardak çayını içmemizi istiyordu. Bu arada yeni çıkan son romanından da birer adet imzalayacaktı. Yazarlığını, editörlüğünü yaptığı Mamuşa dergisinden verecekti. 

             Kabul edemedik. Çünkü önce Priştine’deki, sonra da Prizren’deki okula belirlenen saatlerde yetişmek zorundaydık. Gecikmemiz halinde öğrencilerle ve öğretmenleriyle görüşmemiz mümkün olmayacaktı.  Biz de verdiğimiz sözü tutmamış olacaktık. Reşit Hanadan’a bir sonraki gelişimizde çayını içmeye, uzun uzun sohbete söz vererek vedalaşıp ayrıldık. 

             Pirştine’ye iyice yaklaşmıştık ki bize öğrencilerle buluşmamızın iptal haberi ulaştı. Geç kalmıştık. Zaman çizelgesine uyularak bizimle görüşecek sabahçı öğrenciler evlerine bırakılıyor, öğlenci öğrenciler okula alınıyordu. Minibüsümüzle okulun yanından geçerken öğrenci değişimini gözlerimizle gördük. Üzülsek de durum değişmeyecekti. Panoramik bir şehir turunun ardından Prizren’e doğru yol almaya başladık.   

 

Prizren, Kosova'nın güneybatısında 2011 sayımına göre 178,112 nüfuslu, Şar Dağları’nın eteklerinde kurulmuş bir şehirdi. Kuzey Makedonya ve Arnavutluk devletleri ile sınır komşusuydu. Fatih Sultan Mehmed kumandasındaki Osmanlı ordusu 21 Haziran 1455 tarihinde burayı fethederek Osmanlı hakimiyetine almıştı. İmparatorluğu’nun I. Balkan Savaşı’nda yenilmesi beş asırlık Osmanlı dönemini 31 Ekim 1912’de sona erdirmiştir. Ardından Türkiye’ye büyük göç başlamıştır. Yüz binlerce Türk ve on binlerce Müslüman’ı Balkan coğrafyasından söken bu göç Kosova’daki Türk nüfusunun azalmasına sebep olmuştur. 

Prizren şehri 1998-1999 Kosova Savaşı’nda ülkenin en az zarar gören şehirlerindendir. 17 Şubat 2008 tarihinde Kosova’nın tek taraflı olarak ilan ettiği bağımsızlık sonucu Prizren, Kosova Cumhuriyeti’nin ikinci büyük şehri olarak, bu yeni cumhuriyetteki yerini almıştır. Şehirde Arnavutlar, Türkler, Boşnaklar ve diğer etnik kökenden topluluklar beraberce yaşamaktadırlar. Bölgenin kültür ve anlaşma dili Türkçe’dir. Bu konuda Prizren Türklerinin sosyal yapıdaki baskın, etkili, aktif durumları belirleyici olmaktadır. 

             Prizren’in Türkiye’den Kuşadası, Gaziantep, Çorlu, Konya gibi kardeş şehirleri vardır.   

                Prizren’de trafik levhaları, tabelalar ve şehir bilgi panoları Arnavutça, Sırpça, Türkçe olmak üzere üç dildedir. Aynı durum şehirdeki iş yerlerinde, dükkânlarda da görülür. Şehirde 35.000 civarında Türk’ün yaşadığı düşünülmektedir. Bağımsız Kosova’nın başkenti Priştine’den sonra Prizren, büyüklük bakımından ikinci sırada gelir. Türkçe dilini bilmekle Prizrenli olmak neredeyse özdeşleşmiştir. 

             Prizren içinde biraz ilerledikten sonra şehri ikiye ayıran Akdere Nehri üzerindeki Osmanlı’dan kalma Taşköprü’nün halen kullanılmakta olduğunu gördük. “Gjon Buzuku Fen ve Sosyal Bilimler Lisesi”ne kadar ilerledik. Bizi Bilgisayar Öğretmeni Akif Koro, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Sevim Tüfekçi karşıladılar. Öğretmenlerle tanıştık. Kütüphanede hazırlanan öğrencilere kendimizi tanıttık. Diğer okullarda yaptığımız gibi dil, kültür, kitap, yazarlık konulu kısa konuşmalar yaptık. İçlerinde şiir, hikâye günlük yazanlar, hatta Yeni Balkan Yayınevinin düzenlediği bazı şiir hikâye yarışmalarında ödül kazananlar vardı. Ödül kazananlardan bir öğrenci üç yüz şiirinin olduğunu söyledi. Yazmaya karşı ilgisi olanların Avrasya Yazarlar Birliği Yazarlık Atölyelerine katılabileceğini söyledik. 2019’dan beri çevrimiçi yazarlık atölyemize katılıp kitap sahibi olanların kitaplarından, kendi kitaplarımızdan okul kütüphanesine kitaplar bıraktık.   

             Öğretmenlerin ısrarlı daveti üzerine okulun hemen karşısında bulunan kahvede hem kahvelerimizi içtik hem sohbete devam ettik. Bu kahvede öğrenci, öğretmen ve halk yan yana oturup çay kahve içebiliyordu. 

             Öğle yemeğinden sonra Pirizren merkezini gezdik. Prizren’in uzun Osmanlı geçmişinden bugüne çok sayıda yapı, miras olarak kalmıştı. Taşköprü, Şadırvan, Prizren Kalesi, Cuma Camisi, Sinan Paşa Camisi, Bayraklı Camisi, Müderris Ali Efendi Camisi, Prizren Saat Kulesi, Gazi Mehmed Paşa Hamamı gibi yapılardan bazılarını yakından gördük, gezdik; bazılarını uzaktan gördük.

             Türklerin buluşma noktası olarak kullandıkları, oturup taze Türk çayları, nefis Türk kahveleri içebildikleri kahveye gittik. Kosova Türk Yazarlar Derneği Başkanı şair, yazar, ressam, gazeteci Zeynel Bekşaç oradaydı. Yazarlar İskender Muzbek, Aziz Serbest, Zübeyde Hanım Türk Kadınlar Derneği Başkanı Birsen Gota, Priştine Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. İrfan Morina, Prizren Doğru yol Derneği Başkanı Nevzat Şundo oradaydı. 

             Zeynel Beksaç’la yıllar öncesine dayanan tanışıklığımız vardı. Balkanlarda büyük bir kararlılıkla TÜRKÇEM dergisini çıkarıyor, dilimizin korunup geliştirilmesine katkı sağlıyordu. Bu çabasını takdirle karşılıyor, zaman zaman Türkçem’e hikâye gönderiyordum, o da yayınlıyordu. Diğerlerini de yine Türkçem dergisinden ve diğer basın organlarından tanıyordum. 

             Peş peşe gelen Türk çayları içilerek yapılan sohbetin tadına doyum olmuyordu. Zaman akşama doğru nasıl da hızla akmıştı. Yola çıkmak üzere izin isteyeceğimiz sırada Doğru Yol Derneğine davet ettiler. Zamanımızın daraldığını söyleyerek itiraz edecek olduk, kabul etmediler. “Çok yakın! Size hediye edeceğimiz kitaplar, dergiler var!” dediler. Kitap, dergi denlince akan sular dururdu. Gittik.

             Doğru Yol Türk Kültür Sanat Derneği’ni 1951 yılında Prizrenli sanatçı, tiyatrocu, esnaf, müzisyen, iş insanı, doktor, eğitimci ve memurlar bir araya gelerek kurmuşlardı. Bunlar arasında Zeynel Beksaç’ın babası da vardı. Kosova Türklerinin çeşitli kültür faaliyetlerinin yürütüldüğü bir dernekti. Amacı, sanatın her yönüyle gelişmesine katkıda bulunmak, sanat çalışmalarıyla ülkenin kalkınmasında gerekli gayreti göstermekti.

             Gerçekten de alındığımız büyük salonun bütün duvarları, köşeleri, kültür sanat araçlarıyla doluydu. Kısa bir tanıtım ve sohbetten sonra adlarımıza imzalanan kitapları, takdim edilen dergileri aldık, Hatıra fotoğrafları çektirdik, vedalaştık, ayrıldık. Minibüsümüzün bulunduğu yere doğru Yürürken Halveti Tekkesi’ni ziyaret ettik. Ancak Tamirat, restorasyon çalışmalarından dolayı kapıları kilitliydi. İçeriye giremedik. 

             Üsküp’e gitmek üzere Prizren’den ayrıldığımızda saat 18.00’ı geçiyordu.

             28.09.2023, perşembe sabahı Üsküp’ten erken ayrılacaktık.    

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 202. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 202. Sayı