Üstat


 01 Ağustos 2019

Üstat hakkında yazmak hem kolay, hem de zordur. Kolaylığı, üstadın hayatını, çalışmalarını, dünya görüşünü iyi biliyorsunuz, zorluğu ise üstadın hayatındaki hangi vaka hadiseler, karakterindeki hangi özellikleri okur için önemli olabilir, bunları vasf etmek kolay değil.

Babahan Eke’yi orta okuldan tanıyorum. O, bizden bir kaç yıl önce mektebi tamamlayıp, Taşkent’e üniversiteye gitmiş, öğretmenlerimiz bize onu örnek olarak gösterildi. O, orta okulda öğrenimde, ahlakta, sporda da fevkâlade başarılı olmuş, bizim mektebi ilk olarak altın madalya ile tamamlamıştı. Ondan sonra altın madalya verilen başarılı öğrenciler çıktı ama o birinci idi. Ona kadar ortaokulumuzda kimseye altın madalya verilmemişti. Öğretmenlerimizin onu övmeleri başarılarından dolayı idi.

Ben de Taşkent Üniversitesinin aynı bölümüne kabul edildiğimde o, dördüncü sınıfta okuyor, en yüksek 35 ruble alınırken O, 80 ruble burs alıyordu. Halbuki, o vakitlerde bir işçinin maaşı 70 ruble idi. Böyle yüksek bursa üniversitenin on bin talebesi arasından ancak 12 fakültenin 12 talebesi münasip görülürdü. Ekeyi çok mağrur, kibirli olsa gerekir zannetmiştim, ama yanılmışım, bilâkis çok mütevazi bir kişi imiş. Daha sonraları, yüksek devlet görevlerinde bulunduğu zamanlarda da öyle kalmıştır. Bizim bir çok zamanımız beraber geçti, bir yurtta yaşadık, pamuk toplamaya seferber edildiğimizde sıcaklı, yağmurlu, karlı günlerde pamuk topladık, daha sonraları iş hayatımız da beraber geçti. Eke bizi her zaman destekler, titizlikle ciddi okumamızı, çalışmamızı talep ederdi. Onun çalışkanlığı bizlere de sirayet etmiştir.

Ben üniversiteyi tamamlayıp, iş aramaya koyuldum. Ama köylü birinin başkentten iş bulması kolay değildi. O vakitlerde Eke “Özbekistan” yayın evinde çalışmaktaydı ve onun başka yerlerde de sözü geçerli olsa gerekir ki beni tıb yayınevine editör olarak yerleştirdi. Hâlbuki benim gibi hiç tecrübesiz, genç üniversite mezununu yayın evine musahhih, küçük editör vazifelerini atlatarak hemen editör olarak işe almalarıhayret etmiştim. Yayınevinin bölüm müdürü Marhamet Müslimov’un: “Bu çocuğun tecrübesi az gözüküyor.” diyen endişesini Eke: “Siz merak etmeyin, ilk önce Rustem mesuliyetli delikanlıdır, başka taraftan yanında sizin gibi güvenli dostum vardır, ben varım, yardımda bulunuruz, sonuçta bu hamurdan iyi ekmek yaparız, kısa zamanda yetişir.” diye yanıtladı. Üstadların inancına layık olduğumu göstermek için çok çalıştım. Marhamet Eke gibi ünlü naşirlerden iş öğrendim. Babahan Eke’ye devamlı akıl danıştım. Öğütlerine uydum. Tababete ait kitapların dünya yüzünü görüşüne az çok hizmet ettim. Bugünlerde “Sırlı Tababet” gazetesini yayımlamaktayım. Bunların hepsinde Babahan Bey gibi aziz üstadların payı vardır diye telakki ederim.

Babahan Eke vatanseverlikte de bize örnek olmuştur. İşleri, yazdığı kitap ve makalelerinde o Özbekistan hürlüğünü, insan özgürlüğünü, adaleti savunmuştur. Şakirt olarak biz de istiklal hareketine katılmışız. Özbekistan istiklalından sonrası çektiğimiz ekonomik sıkıntılardan dolayı “Eski vakitlerde öyle yaşıyorduk, böyle imtiyazlarımız vardı.”, diyen bazı kişilere üstat: “Bunlar kölelikten kurtulduğumuzun, İstiklalin büyük nimetini bilmeyen karın bendeleridir. Ekonomik sıkıntılar geçer, halkımızın refaha ereceği günler uzak değil.” diyor. Gerçekten de Özbekistan son yıllarda siyasi, ekonomik ve medeni yönlerinden hızla gelişmektedir.

Üstat, nefakat iş yönünden, belki insani taraftan da şakirtlerini desteklemiş, kıvançlı günlerinde de çetin demlerinde de yanında bulunmuştur. Ben üniversite yıllarımda Kırgızistanlı Mahfüze isimli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemiştim ama benim gibi bir yetim, evi yok, kirada yaşayan bir gençe kız verirler mi idi? Ne olursa olsun denemeye karar verdim ve Eke’ye derdimi söyledim. Harezm’den iki abim geldi. Onlar ve üniversite hocalarından Razzak Eke’yle beraber Babahan Bey kızı istemeye Oş şehrine gittiler. Elçiler ilk olarak Andican beldesine varırlar, orada onları benim bir dostum Abdumannap karşılar, evinde misafır eder. Akşam vakti çay içerken, Razzak abi ev sahibine: “Biz Oş’un örflerini bilmiyoruz, kız istemeye varılırken neler götürmeli?” diye sorar. Andican ve Oş’un gelenekleri hemen hemen ayni. Ama Abdumannap genç olduğuna göre gelenekleri pek iyi bilmiyor ve bilmiyorum demeye utanarak, nişan vaktinde götürülmesi lazım gelen eşyaları tarif eder; kızın anasına bu elbiselik, babasına bu, büyükannesine şu, şekerler, ekmekler, bisküviler, bir koyun vs. Elçiler sabahtan Andican pazarına giderek koyundan başka her şeyi alırlar, taşımak problemi nedeniyle koyunu Oş pazarından almayı düşünürler. Bir taksiye binip, çok geçmeden Oş’un koyun pazarına gelirler. Zaten Andican’la Oş arası 45 kilometre. Aldıkları hediyeleri birine emanet edip, koyun aramaya koyulurlar. Onlar Harezm geleneklerine göre boynuzlu koç almak, üstüne ipek başörtüsü sararak, boynuzuna altın küpeler takarak gelecekteki kayınpederimin evine gitmek niyetindedirler. Ama pazarda koç yok imiş. Dolaşa dolaşa yorulan Babahan Bey, boynuzsuz olsa da büyükçe bir koçu satın alır. Ama yine problem, koyunu satan kişi bereket gider diye onlara ipini vermez. Böyle acayip ve batıl, gülünç inançlar da vardır. Babahan Bey cebindeki el mendiliyle koçu boynundan bağlar ve çeker. Koyun da evde değil, yaylada beslenmiş , çok ürkektir, yürümez. Dolaşa dolaşa pazardan ip bulurlar. Köyden gelen tecrübeli insan olarak, büyük abim Nazar urganı bağlar ve koyunu elçilerin arasındaki en küçüğü Babahan Bey’e teslim eder ve onlar “Alay” oteline yakın olan evi aramaya başlarlar. Çok uğraşırlar ama otelin yanında Matrosov sokağı yokmuş.

Tasavvur edin; dört büyük kişi çingeneler gibi birinin sırtında ekmek dolusu sofra örtüsü, birisinin sırtında giyimlikler, elbiseler, paketler, yine birinin iki koltuğunda şeker, bisküvi kutuları, diğeri ise koyunu çekiyor. Herkes onları hayretle seyretmektedir. Arada şakalaşarak kendi hallerine gülüyorlar. Temmuzun sıcağına dayanamayan küçük abim Ataniyaz biraz kızgın kafalıdır, bana kızar; “ Bu delikanlıya Taşkent’te veya Harezmde kız bulunmuyor muydu sanki. Bizleri bu sıcakta heder ediyor.”

Ürkek koyunu çekmekten yorulan Babahan Bey de dayanamaz; “Abilerim, sizleri bilemem ama ben artık bittim. Bu koyun yürümüyor. Adeta kendini bana taşıtıyor. Bir araba kiralayalım.”

Herkes yorulmuş, sıcaktan bitap düşmüş. Hepsi, tamam der. Şimdi sağa mı, sola mı gitmek gerekir? Biraz bahis olur, sonra sola gitmeye karar verilir. Sola gitmek için yolun o tarafına geçmek gerekir. Koyun su dolu arıktan atlamak istemez. Babahan Bey ipten çeker, Nazar abim koyunun kuyruğundan iter ama koyun ayaklarını toprağa diremiş atlamıyor. İp birdenbire koyunun boynundan çıkar ve o arkasına dönerek sıçrayıp uzun boylu abimin göğsüne tos vurur, abim toprağa karışır, koyun kaçar, sırtında ipek başörtüsü, boynunda altın yüzük asılmış. Dört kişi onu kovalar, ellerinde paketler, kutular. Sokaktaki insanların biri hayrette, başkası gülmekte, kimse koyunu tutmayı aklının ucundan bile geçirmemektedir. Hayli zaman koyunu kovalarlar, sonunda koyun bir kör sokağa girer ve onu yakalarlar.

Çok yorulan elçiler, araba kiralarlar ve verdiğimiz adresi ararlar. Polislerden, sokaktaki yolculardan sorarlar, biri sağı gösterir, başkası solu. Üç saat sonra biri bu adresiniz eski şehirin falan mahallasınde der. Sonunda onlar Matrosov sokağını bulurlar. Babahan Bey aşağı inip, zile basar, uzun boylu bir kişi çıkar.

“Öğretmen Durdubay Ekenin evi mi?”

“Buyurun, benim.” der Durdubay Eke.

“Allah’a bin şükür.” der Babahan Bey ve arkadaşlarına işaret eder. Arabadan koyunu çekerek indirirler. Biri kutu, biri ekmek dolusu sofra örtüsüyle inmeye başlar. Durdubay Eke hayrette. Bunlar kimler, niye koyun var, niye ellerinde kutular? Neyse onları salona alır ve hizmet etmek için küçük kardeşini çağırır.

Kardeş salona sofra getirirken “Selamünaleyküm.” der bizimkilere. Onlar da salami alırlar. Kardeş çıkar, ekmek getirir ve yine selam verir, bizimkiler yine aynı yanıtı verirler. Kardeş çay getirmeye çıkar, o zaman Ataniyaz abim Babahan Beye der ki:

“Küçük kardeş selamlaştığını her halde unutmuş olmalı kim bize üçüncü defa selam verdi.”

“Öyle olsa gerekir.” der Babahan Bey. Küçük kardeş dördüncü defa girişinde de selam verir ve abim telaşlanmaya başlar:

“Bu selamlaşmalar boşuna değil. Acaba bilmediğimiz bir adetleri mi var?” der.

“Bu iyilik nişanesi değil.”

Babahan Bey Oş’un örf adetlerinin öyle olduğunu sezmiş ama saf abime sezdiğini bildirmeden şaka ederek onu kuşkulandırır:

“Abicim, buranın geleneklerini duymamış mıydınız? Buradakiler çay, yemek verse bile, gelenleri beğenmediğini bildirmek için salona her girdiğinde selam verirmiş. Avludaki çoban köpeğine dikkat ettiniz mi? Sonunda çıkarken elçilere köpeği salıverirlermiş.”

Abim birden sararır ve:

“Şimdi girdiğinde yine selam verirse çenesini dağıtırım, ne olursa olsun!”

Diğerleri gülünce abim şaka olduğunu anlar ve yatışır. İçeriye girip yine selam veren kardeşe selamla karşılık verirler.

Yemekten sonra Razzak Eke Durdubay Eke’ye:

“Bizleri iyi karşıladığınız, misafir ettiğiniz için teşekkürler. Şimdi bizden “Yol bolsın?” (Yani ne maksatta geldiniz, ne işiniz vardı anlamında) diye sorar mısınız?” der.

Durdubay Eke: “Yol bolsun aziz misafirler?” der.

Razzak Eke, maksatlarını açıklar. Kızı ister. Durdubay Eke biraz düşünür, sonra ailenin büyüklerine danışarak neticeyi on beş gün sonra bildireceğini söyler.

Kısmet imiş, biz Mahfüze Hanımla evlendik, evimiz de var. Üç de oğlumuz oldu. Allah’a şükür, torunlarımız da var. Kayınpederim de, kayınvalidem de çok iyi, aydın insanlar idi. Onlar Taşkent’e geldiğinde üstat ile ve Razzak Ekemle elbette görüşür ve gönülden sohbet ederler ve koyun olayını hatırlayıp gülerlerdi. Durdubay Eke ve kayınvalidem rahmetli oldular. Allah onların kabirlerini Kuran nurlarıyla münevver eylesin.

Babahan Ekenin ailesi de misafirperver, hoşgörülüdür, ne zaman onun evine gelirsek, güler yüzle karşılıyor. Lezzetli yemekler ikram ediyor. Önemlisi bu evde daim kitap, edebiyat, sanat hakkındaki ilmi sohbetlerden memnun dönüyoruz. Üstat, oğul ve kızlarını da aydın olarak yetiştirmiştir. Oğlu Ötkür Bey tıp doktoru, gelini çocuk doktoru, bir kızı Türkoloji doktoru, yine biri ressam, küçük kızı ise diplomattır. Böyle bir üstadım var olduğu için iftihar duyuyorum. Nice yıllara üstadım.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 152. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 152. Sayı