HaftanınÇok Okunanları
Ataman Kalebozan 1
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 2
İSMAİL DELİHASAN 3
SEYFETTİN ALTAYLI 4
ELMİRA ACIKANOAVA 5
Kardeş Kalemler 6
Ahmet Kartal 7
Vatan, her birimiz için sonsuz derecede kıymetlidir. Hayvanlar bile daima kendi yaşam alanlarına tutunur, göçmen kuşlar ise yuvalarını kurdukları yerlere her zaman geri döner. Birkaç yıllık ayrılıktan sonra dün tasasız çocukluğumun geçtiği topraklara döndüm. İçimi tarif edilmesi zor bir mutluluk hissi sardı. Huzurlu bir şekilde iyice uyuduktan sonra, yaz bereketinin ilk hediyesi olan olgun ve kokulu çileklerden tatma umuduyla yakındaki ormanın kenarında dolaşmaya çıktım.
Yaz mevsimi, kendi süresinin yarısını geçmiş, yabani meyvelerin olgunlaşma zamanı yaklaşmıştı. Aramalarımın sonucunda sadece birkaç yaban çileği buldum ama tamamen memnun bir şekilde geri dönüyordum.
Aniden, keyifli halimi bozarak, vaktiyle devrilmiş bir ağacın altından çizgili bir sincap, kuyruğunu küstahça yukarıya kaldırıp tiz sesiyle fırladı. Ben ne yaptığımın bile farkında olmadan çocukluğumdaki gibi hemen bir dalı kaptım ve hayvanı kovalamaya başladım. Çizgili sincap, alay eder gibi koşarken tiz sesini çıkarıyor, sonra iri bir kütüğün altına dalıyordu. Son anda elimdeki dalı ona atmayı başardım ama isabet ettirmek mümkün mü?
Kütüğün yanından geçerken, sert köklerin altında bir yuva deliği fark ettim. Vaktiyle tam bu yerde yaptığımız kapana iki çizgili sincap yakalanmıştı. Evet, tam olarak burasıydı. İşte, köpeğim Uryanik’in eşelediği yerin zar zor seçilebilen izi burada.
O zaman da bugün benim yaptığım gibi bir çizgili sincabı kovalamıştık ve o da bu kütüğün altına kaçmıştı. Köpeğimiz coşkuyla patileri ve ağzıyla toprağı eşelemeye başlamış, fakat sert köklere ulaşınca girişiminin boşuna olduğunu anlamış ve yalanarak yakınlarda bir yere uzanmıştı. Biz ise büyük bir özenle kapanı yuvanın deliğine yerleştirmiş ve üzerini bir ağaç kabuğuyla örtmüştük. Her nasılsa kendi telaşlarımız içinde kapanı tamamen unutmuş, ancak birkaç gün sonra gidip onu kontrol etmeyi akıl etmiştik. Orada bizi iç karartıcı bir manzara bekliyordu. Çizgili sincap, daha doğrusu dişi sincap, bedeninin ortasından kapana sıkıca yakalanmıştı. Üzerindeyse kıvrılmış bir halde başparmak büyüklüğünde minicik bir beden yatıyordu. Hiçbirimiz bu av ganimeti üzerine bir hayranlık gösteremedik. Yavruyu dikkatle elden ele iletiyor, sıcaklığımızla onu hayata döndürmeye çalışıyorduk fakat o, gözlerimizin önünde yavaşça hayatını kaybetti. Baskın bir utanç duygusuyla anneyi ve yavruyu benim eski basma mendilime sardık ve gür bir ağacın altına gömdük. Eve erken ve her zamanki neşemiz olmadan döndük.
O gün bizim çocuk aklımızda her canlı varlığın bir annesi, bir yavrusu olduğu ve onların da insanlar gibi kaybın acısını ve üzüntüsünü hissettiği farkındalığı doğdu. Şahsen ben bu anı büyük bir günah olarak kabul ettim. Gerçekten bir çizgili sincap bile olsa onu yok etmek ağır bir günahtı. Bütün bu sahneler net bir şekilde hafızamda belirdi ve az önce, çocukluğumdaki gibi bir anlık coşkuyla çizgili sincabın peşinden koştuğum için tarifsiz bir utanç hissettim.
ÜÇ DAKİKA
Babama, amcalarıma, Büyük Vatan Savaşı’na katılanlara…
İri ve ıslak kar taneleri, alçakta asılı duran kalın bir bulut örtüsünden, kaz tüyleri gibi ağır ağır dönerek düşüyordu. Ancak kar taneleri yere ulaşır ulaşmaz ya da hararetle çalışan askerlerin sırtlarına konar konmaz eriyordu.
Kuzeyden güneybatıya doğru kıvrılan dar bir nehir boyunca askerler can havliyle siperleri kazıyor, her tarafta onların eğilmiş sırtları görünüyordu. Pyotr da kısa istihkâm küreğini almış, ağır fiziksel çalışmaya alışkın bir insanın sabrıyla taşlı toprağı var gücüyle kazıyordu. Sonunda, neredeyse tüm gücünü tüketerek göğsüne kadar ulaşan oldukça sağlam bir siper kazdı. Yorgun fakat kendinden memnun bir hâlde alnındaki teri silerken müfreze komutanı Teğmen Vorobyov yanına yaklaştı.
— Aferin, Argunov! Biraz daha derinleştir ve altına ot ser, diye onu övdü ve oradan uzaklaştı.
Pyotr, biraz daha kazdıktan sonra dinlenmeye karar verdi ve siperin üstüne oturdu. Ve ancak o zaman etrafına iyice bakınca, işlerini tamamlayan birkaç askerin oturmuş keyifle sigaralarını tüttürdüklerinin fark etti. Bazıları ise ancak dizlerine kadar çukur kazabilmiş, işlerini bitirenlere kıskanarak bakıyorlardı. Pyotr böyle beceriksiz insanları ilk gördüğünde şaşırmıştı. İnsan çukur kazmayı ve balta kullanmayı nasıl bilmez, tuhaf.
Batıdan ise hiç dinmeyen bir fırtınayı andıran boğuk bir uğultu geliyor, zaman zaman güçlenip şaman davulu sesini hatırlatıyordu. Ve bu bilinmeyen seste uğursuz, korkunç bir güç vardı. Gece yürüyüş yaparken de ufkun batı tarafının ateşli parıltılarla aydınlandığı görülebiliyordu.
Pyotr, biraz dinlendikten sonra birkaç askerle birlikte yatacak yer hazırlamak ve siperi kamufle etmek için nehir kıyısına ot toplamaya gitti. Nehre yaklaşırken küçük köprüden batı kıyısına doğru ilerleyen bir asker kolu gördü. Onların arasında çok sayıda siyah saçlı asker vardı. Pyotr, hemşerilerinden biriyle karşılaşma umuduyla komutanından izin alıp hızlı bir şekilde kolun yanına koştu.
Paltolarının etekleri ve çizmelerinin tamamen çamura bulanmış olmasına bakılırsa askerler çok uzaktan geliyordu. Birden Pyotr, onların arasında tarifsiz bir sevinçle kardeşi İnnokentiy’i fark etti. Yanında da başka bir hemşerisi, komşu kolhozda çalışan Menderе köyünden Uybaаn Kolodeznikov vardı.
— Kardeşim! İnnokentiy, diye bağıran Pyotr, askerlerin arasına daldı.
Hemşerisi, Sahacayı (Yakutçayı) duyduktan sonra hareketlendi. Kolun yanında yürüyen genç bir Rus çocuğu “Vay canına! Hemşerilerine rastladın, değil mi?” diye bağırdı.
Kolun sert komutanı, görüşme için onlara tam üç dakika verdi.
İnnokentiy, kardeşini daha dün ayrılmışlar ve farklı otlak alanlarına gitmişler gibi sakin bir şekilde selamladı. İnnokentiy, hayatı boyunca az konuşan ve ölçülü biri olmuştu. Fakat Uybaаn coşkulu bir sevinç gösterdi, hatta biraz ağladı.
— Noko, tütünün var mı, diye sordu İnnokentiy.
Pyotr, kendisi içmese de her askere dağıtılan mahorkayı (bir çeşit tütün) yanında taşırdı. Mahorkayı cebine koyarken İnnokentiy yine lafı dolandırmadan sordu:
— Noko, peki paran var mı?
Kardeşi cebini karıştırdı, on ruble çıkarıp ona uzattı. Böylece büyük savaşın cephe hattında iki öz kardeşin buluşması kuru ve hiç de romantik olmayan bir şekilde gerçekleşti. Uybaаn ise eldiven yerine ellerine geçirdiği çorapları gösterip zoraki bir gülümseme ve titreyen bir sesle mırıldandı:
— İşte böyle, bu şekilde geziyoruz…
Pyotr, konuşmayı yumuşatmaya çalışarak kardeşine baktı:
— Sizi nereye götürüyorlar?
— Yasnaya Polyana’ya dediler.
İnnokentiy, uzaktan gelen uğultuya doğru döndü ve sustu. — Haydi, Uybaаn, gidelim, dedi ve tüfeğinin kayışını düzeltti.
— Haydi, öyleyse! Her şey iyi olsun! Pyotr ikisinin de elini sıktı ve onlar asker koluna girinceye kadar arkalarından baktı. Uybaаn yürürken birkaç kez dönüp arkasına baksa da İnnokentiy kararlı adımlarla koluna yetişti ve başını bir kez dahi çevirmedi.
Pyotr, hâlâ uzaktan gelen top seslerine doğru ilerleyen asker kolunu takip ederken kardeşinin irade gücüne şaştı. Uybaаn’ın titreyen sesi ve kasvetli gözleri ise uzun süre aklından çıkmadı.
O sırada Pyotr, yakında ağır yaralanacak olan kardeşinin çok geçmeden büyük Rus yazarı Lev Tolstoy’un malikanesinin yakınlarında Almanlara esir düşmekten son anda kurtulacağını bilmiyordu. Uybaаn Kolodeznikov ise aynı savaş meydanında hayatını kaybedecekti. Kendisi de bir yıl sonra ağır yara alacak ve üçüncü derece Şeref Nişanı ile evine dönecekti. Altı ay sonra da kardeşi İnnokentiy sağ ayağını hafifçe topallayarak ikinci derece “Vatanseverlik Savaşı” Nişanı ile yurda dönecekti. Küçük kardeşleri Kolya ise asker üniformasını giyerek doğu sınırında görev yapacak ve Kwantung Ordusu’nun bozguna uğratılmasına katkı sağlayacaktı.
Böylece üç öz kardeş, milyonlarca insanın hayatına neden olan o korkunç savaşın ateşinden onurlarıyla geçtiler. Pyotr, nedendir bilinmez, 1941 yılında cephede kardeşiyle yaptığı o üç dakikalık görüşmeden sonra kendilerinin hayatta kalacaklarından emin olmuştu.
ÜÇ DAKİKA
Danil Makeyev
Çeviren: Hülya Çeliktenyıldız
Babama, amcalarıma, Büyük Vatan Savaşı’na katılanlara…
İri ve ıslak kar taneleri, alçakta asılı duran kalın bir bulut örtüsünden, kaz tüyleri gibi ağır ağır dönerek düşüyordu. Ancak kar taneleri yere ulaşır ulaşmaz ya da hararetle çalışan askerlerin sırtlarına konar konmaz eriyordu.
Kuzeyden güneybatıya doğru kıvrılan dar bir nehir boyunca askerler can havliyle siperleri kazıyor, her tarafta onların eğilmiş sırtları görünüyordu. Pyotr da kısa istihkâm küreğini almış, ağır fiziksel çalışmaya alışkın bir insanın sabrıyla taşlı toprağı var gücüyle kazıyordu. Sonunda, neredeyse tüm gücünü tüketerek göğsüne kadar ulaşan oldukça sağlam bir siper kazdı. Yorgun fakat kendinden memnun bir hâlde alnındaki teri silerken müfreze komutanı Teğmen Vorobyov yanına yaklaştı.
— Aferin, Argunov! Biraz daha derinleştir ve altına ot ser, diye onu övdü ve oradan uzaklaştı.
Pyotr, biraz daha kazdıktan sonra dinlenmeye karar verdi ve siperin üstüne oturdu. Ve ancak o zaman etrafına iyice bakınca, işlerini tamamlayan birkaç askerin oturmuş keyifle sigaralarını tüttürdüklerinin fark etti. Bazıları ise ancak dizlerine kadar çukur kazabilmiş, işlerini bitirenlere kıskanarak bakıyorlardı. Pyotr böyle beceriksiz insanları ilk gördüğünde şaşırmıştı. İnsan çukur kazmayı ve balta kullanmayı nasıl bilmez, tuhaf.
Batıdan ise hiç dinmeyen bir fırtınayı andıran boğuk bir uğultu geliyor, zaman zaman güçlenip şaman davulu sesini hatırlatıyordu. Ve bu bilinmeyen seste uğursuz, korkunç bir güç vardı. Gece yürüyüş yaparken de ufkun batı tarafının ateşli parıltılarla aydınlandığı görülebiliyordu.
Pyotr, biraz dinlendikten sonra birkaç askerle birlikte yatacak yer hazırlamak ve siperi kamufle etmek için nehir kıyısına ot toplamaya gitti. Nehre yaklaşırken küçük köprüden batı kıyısına doğru ilerleyen bir asker kolu gördü. Onların arasında çok sayıda siyah saçlı asker vardı. Pyotr, hemşerilerinden biriyle karşılaşma umuduyla komutanından izin alıp hızlı bir şekilde kolun yanına koştu.
Paltolarının etekleri ve çizmelerinin tamamen çamura bulanmış olmasına bakılırsa askerler çok uzaktan geliyordu. Birden Pyotr, onların arasında tarifsiz bir sevinçle kardeşi İnnokentiy’i fark etti. Yanında da başka bir hemşerisi, komşu kolhozda çalışan Menderе köyünden Uybaаn Kolodeznikov vardı.
— Kardeşim! İnnokentiy, diye bağıran Pyotr, askerlerin arasına daldı.
Hemşerisi, Sahacayı (Yakutçayı) duyduktan sonra hareketlendi. Kolun yanında yürüyen genç bir Rus çocuğu “Vay canına! Hemşerilerine rastladın, değil mi?” diye bağırdı.
Kolun sert komutanı, görüşme için onlara tam üç dakika verdi.
İnnokentiy, kardeşini daha dün ayrılmışlar ve farklı otlak alanlarına gitmişler gibi sakin bir şekilde selamladı. İnnokentiy, hayatı boyunca az konuşan ve ölçülü biri olmuştu. Fakat Uybaаn coşkulu bir sevinç gösterdi, hatta biraz ağladı.
— Noko, tütünün var mı, diye sordu İnnokentiy.
Pyotr, kendisi içmese de her askere dağıtılan mahorkayı (bir çeşit tütün) yanında taşırdı. Mahorkayı cebine koyarken İnnokentiy yine lafı dolandırmadan sordu:
— Noko, peki paran var mı?
Kardeşi cebini karıştırdı, on ruble çıkarıp ona uzattı. Böylece büyük savaşın cephe hattında iki öz kardeşin buluşması kuru ve hiç de romantik olmayan bir şekilde gerçekleşti. Uybaаn ise eldiven yerine ellerine geçirdiği çorapları gösterip zoraki bir gülümseme ve titreyen bir sesle mırıldandı:
— İşte böyle, bu şekilde geziyoruz…
Pyotr, konuşmayı yumuşatmaya çalışarak kardeşine baktı:
— Sizi nereye götürüyorlar?
— Yasnaya Polyana’ya dediler.
İnnokentiy, uzaktan gelen uğultuya doğru döndü ve sustu. — Haydi, Uybaаn, gidelim, dedi ve tüfeğinin kayışını düzeltti.
— Haydi, öyleyse! Her şey iyi olsun! Pyotr ikisinin de elini sıktı ve onlar asker koluna girinceye kadar arkalarından baktı. Uybaаn yürürken birkaç kez dönüp arkasına baksa da İnnokentiy kararlı adımlarla koluna yetişti ve başını bir kez dahi çevirmedi.
Pyotr, hâlâ uzaktan gelen top seslerine doğru ilerleyen asker kolunu takip ederken kardeşinin irade gücüne şaştı. Uybaаn’ın titreyen sesi ve kasvetli gözleri ise uzun süre aklından çıkmadı.
O sırada Pyotr, yakında ağır yaralanacak olan kardeşinin çok geçmeden büyük Rus yazarı Lev Tolstoy’un malikanesinin yakınlarında Almanlara esir düşmekten son anda kurtulacağını bilmiyordu. Uybaаn Kolodeznikov ise aynı savaş meydanında hayatını kaybedecekti. Kendisi de bir yıl sonra ağır yara alacak ve üçüncü derece Şeref Nişanı ile evine dönecekti. Altı ay sonra da kardeşi İnnokentiy sağ ayağını hafifçe topallayarak ikinci derece “Vatanseverlik Savaşı” Nişanı ile yurda dönecekti. Küçük kardeşleri Kolya ise asker üniformasını giyerek doğu sınırında görev yapacak ve Kwantung Ordusu’nun bozguna uğratılmasına katkı sağlayacaktı.
Böylece üç öz kardeş, milyonlarca insanın hayatına neden olan o korkunç savaşın ateşinden onurlarıyla geçtiler. Pyotr, nedendir bilinmez, 1941 yılında cephede kardeşiyle yaptığı o üç dakikalık görüşmeden sonra kendilerinin hayatta kalacaklarından emin olmuştu.