HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
HUDAYBERDİ HALLI 4
Yıldız Ormanova 5
Ahmet Kartal 6
KEMAL BOZOK 7
Harika bir zamanlama ve dikkat çekme ustasıydı. Sıradan, basit durumları bile fırsata çevirir, bütün dikkatleri üzerine çeker, sonuçta kazançlı çıkardı. Bu özelliği ona büyük kariyer, para ve ün kazandırmıştı. Bu özelliği sayesinde ulusal bir gazetenin köşe yazarıydı, ulusal bir televizyon kanalından sık sık programa çağrılıyordu. Bir düzineye yakın kitap üzerinde ismi yazılıydı. Ona göre yeryüzünde iki tip insan yaşardı. Hayatın doğal akışını fırsata çevirebilenler ve çeviremeyenler... Yani uyanıklar ve ahmaklar… O, uyanıklardandı.
Saatine bakıp biraz bekledikten sonra odasından çıktı. Giriş katına asansörle indi. Konuklar için özel olarak hazırlanmış kahvaltı salonunda herkes yerini almıştı. Bir kişi konuşuyor, diğerleri çıt çıkarmadan dinliyordu. “Zamanlama müthiş!” diye geçirdi içinden. Kendisiyle bir kere daha gurur duydu.
Sürgülü salon kapısının dışında bir süre oyalanarak içeriyi dinledi. Konuşan Onur Konuğu’ydu. Aslında onur konuğu olmaya o daha çok layıktı ama ülkede kıymet bilen mi vardı? Neyse… Onur Konuğu son cümlesini kurarken “İşte şimdi!” dedi içinden ve elindeki telefonu görünür hizada tutarak hızla salona daldı. Sanki önemli görüşmeleri varmış da istemeyerek geç kalmıştı.
“U” şeklinde dizilmiş beyaz örtülü masalara kahvaltı servisi yapılmıştı. “U”nun dibindeki sandalyelerde Onur Konuğu ve arkadaşları oturuyordu. Elliden fazla sandalye konulmuş, sandalye sayısınca kahvaltı tabağı hazırlanmıştı. U’nun iki ucunda ikişer, bir de onur Konuğu’nun solunda olmak üzere toplam beş sandalye boştu.
Salona girişinden hemen sonra başlayan alkış, sanki konuşmasını bitiren Onur Konuğuna değil de onaydı. Olduğu yerde durup o da alkışlamaya başladı. Ancak yüzlerin çoğu onur konuğuna dönük olduğundan o, fazla dikkat çekmedi. Olamazdı. Kahvaltıya genel müdürler, müsteşarlar, bakanlar, parti başkanları gibi herkesten sonra geldiğini herkesin görmesi gerekirdi. Alkışlar sona erip salonda sessizlik hâkim oluncaya kadar olduğu yerde bekledi, sonra tekrar alkışlamaya başladı. Bir anda bütün gözler ona çevrildi. Bazıları “Yanlış anladın, seni alkışlamadık!” der gibi bakıyorlardı.
Halbuki o, takdir bildiren bakışları eşliğinde Onur Konuğu’nu alkışlıyordu. “Tebrik ederim Hayrullah Bey!” dedi. “Veciz konuşmanızdan etkilendim!”
Böylece birkaç kuşu bir taşla vurmuş oldu. Konuşmayı kaçırmamış, dinlemişti. Emeğe saygısı vardı. Bölmemek, dikkat dağıtmamak için içeriye girmemiş, kapı ağzında, ayakta beklemişti. Bu davranış; ancak saygılı, zarif insanlardan beklenebilirdi. Daha da önemlisi “tebrik” ve “etkilenmek” kelimeleriydi. Bu kelimelerle demek istemişti ki buraya Onur Konuğu olarak çağrılmak aslında benim hakkımdı. Çünkü ben senden daha büyük gazetede yazıyorum, daha büyük televizyon kanalında konuşuyorum, yukarıdakilere senden daha yakınım, senin randevuyla görüşebildiklerin benim köşeme konuk olabilmek için yarışıyorlar. Dolaysıyla ben daha büyüğüm, daha ünlüyüm. Salonda bulunan herkesten daha büyüğüm, daha ünlüyüm. İltifatımın kıymetini bil…
Onur Konuğu başıyla “Eyvallah!” hareketi yaptı.
O, hiç vakit kaybetmeden gitti, kendisi için bekletiliyormuş gibi onur konuğuna yakın boş sandalyeye oturdu. Sağ elini sol göğsüne koyup doğala yakın bir gülümsemeyle iki yanındakilere selam verdi. Sonra en ciddi halini giyindi, yıkık denilebilecek bir çehreyle, takım elbisesinin içinde, çay servisi için ellerinde termoslarla içeri giren görevlileri beklemeye başladı.
Görevliler Onur Konuğu’ndan başlayarak herkesin önündeki fincana çay doldurdular. Termosu boşalan görevli mutfağa gitti, dolu termosla döndü. Sonra duvar dibine çekildiler çaylarımız bittikçe tazelemek üzere beklemeye başladılar.
Herkes gibi o da kahvaltısını yapıp kalksa ben bu satırları yazmak ve yoktan yere günaha girmek zorunda kalmayacaktım. Zaten günahtan korktuğum için dedikodu olmasın diye adını, gazetesini, televizyon kanalını söylemiyorum. Sadece o, diyorum, yetiyor. Böylece kendimi günahtan koruduğuma inanıyorum. Gerçek adıyla yazsam eminim on okuyucumdan yedisi tanımaz. “O da kim?” der. En iyisi “o” diye yazmak. O işte. Araştırmacı gazeteci, yazar, televizyon programlarının kadrolu, vazgeçilmez konuşmacısı. Daha başka özellikleri de var, yazamam. O, işte.
O, böyle bir seçkin topluluğu bulmuşken ustalığını konuşturmakta kararlıydı. Belleklere adıyla, sesiyle, görüntüsüyle, havasıyla yerleşmeliydi. Herkes gibi elini kahvaltı tabağına, dilimlenmiş ekmek dolu sepete, çay dolu fincana uzatmadı. Elini, U’nun sağ uç tarafında termosuyla bekleyen görevliye doğru uzatıp parmaklarıyla “gel” işareti yaptı. Görevli hızlı adımlarla yanına geldi. O, suratını tiksintiyle buruşturarak, iki eliyle birden çay dolu fincanı gösterdi. Görevliden çok çevresindekilere duyurarak, kalın, mekanik sesiyle:
“Ben bu çayı içemem!” dedi.
“Niçin efendim?”
“Ben katiyen fincanla çay içemem. Cam bardak lütfen, mümkünse ince belli…”
Onur Konuğu gülecek gibi oldu, tuttu kendini.
Görevli rahatladı.
“Hemen değiştireyim efendim!” dedi.
Görevli fincanı kaptı, götürdü, az sonra da ince belli cam bardakla geldi. Bardağı özenle onun önüne yerleştirdi, tabağına damlatmadan, taşırmadan çay doldurdu, teşekkür beklemeden çekildi.
O, zarif hareketlerle çatalını aldı, bir zeytin attı ağzına, çayına uzandı. Çayı kokladı, bir yudum aldı, yarım yudum daha alıyormuş gibi yaptı, beğenmedi, yüzünü buruşturdu. İnce belli cam bardağı bırakıp yine elini görevliye doğru uzattı, yine parmaklarıyla “gel” işareti yaptı. Bu defa daha hızlı adımlarla gelen görevliye yine iki eliyle birlikte çay bardağını gösterdi.
“Ben bu çayı içemem!” dedi.
“Niçin efendim?”
“Çay soğuk!”
Görevli “Değil efendim. Bakın, herkes içiyor. Soğuk olsa içerler mi?” demedi.
“Hemen değiştireyim efendim!” dedi.
Önünden çay dolu bardağı kaptığı gibi salondan çıktı, az sonra dolu çay bardağıyla döndü. Bardağı O’nun önüne nezaketle bıraktı. O sırada o, çay konusundaki titizliğini hayli yüksek sesle sağında oturan kişinin üzerinden Onur Konuğu’na anlatıyordu. Onu, sadece onur konuğu değil, yakınlarında bulunan herkes dinliyordu. Bu defa gülmemek için kendini tutanların sayısı artmıştı.
Görevli kenara çekildikten kısa bir süre sonra O çay titizliği konusunda söyleyeceklerini bitirdi, çayına döndü. O da ne? Bu sabah ağız tadıyla bir kahvaltı yapamayacak mıydı? Çayından bir yudum bile almadan elini bir kere daha Hitler selamı veriyormuş gibi görevliye doğru uzattı. Görevlinin bir gözü Ondaydı zaten. Koştu geldi yanına.
“Buyurun efendim!”
“Ben bu çayı içemem!”
“Niçin efendim?”
“Çok açık! Hayatta açık çay içemem ben!”
“Hemen değiştireyim efendim.”
Görevli bir kere daha çay dolu bardağı kahvaltı salonundan çıkardı, dakika geçmeden bir bardak koyu çayla geri döndü. Bardağı itina ile onun kahvaltı tabağının yanına yerleştirdi, geri çekildi.
Bu defa salonda bulunanlardan hemen hepsinin dikkatini çekmişti. Gülmemek için değil, öfke yatıştırmak için çabalayanların sayısı az değildi. Eminim çoğu, üç kez çay değiştiren görevlinin yerinde olmak ve çayı tepesinden aşağı dökmek istiyordu.
Görevli gerçekten profesyoneldi. Defalarca çay değiştirdiği halde kaşını çatmadı, çehresini yıkmadı. Yüzüne en küçük bir memnuniyetsizlik gölgesi düşürmedi. Elinde termosla salona ilk girdiğinde yüz çizgileri nasılsa hep öyle kaldı.
Benim gibi olayı baştan beri izleyenler O’nun görevliyi bir kere daha çağırıp çağırmayacağını, çağırırsa hangi bahaneyle “Ben bu çayı içemem!” diyeceğini merak ediyordu. Herkesten çok da ben merak ediyor, belli etmeden onu izliyordum. Sinirlerim gergindi. Görevliyi yeni bir bahaneyle bir kere daha çağırıp “Ben bu çayı içemem!” derse görevli ne yapardı bilmiyordum ama ben “Zıkkımın kökünü iç!” diye patlayabilirdim.
Bu defa görevliyi çağırmadı. Öyle bir şey oldu ki kendisi yerinden fırladı, bağıra bağıra salonu terk etti.
Ne mi oldu?
Görevlinin getirdiği ince belli cam bardaktaki son çayı tabağının kenarından tutarak çenesi hizasına kadar kaldırıp yakından inceledi, kokladı, bir kere daha değiştirerek daha çok dikkat çekmek üzere son bir bahane bulamadı. Çay, fincanda değil ince belli cam bardaktaydı, soğuk değil sıcaktı, açık değil koyuydu. Çay, tam istediği gibiydi, kusursuzdu. Mademki öyle, bu kadarı yeterdi. Çay konusundaki hassasiyetini herkes anlamış olmalıydı. Artık buradakiler onu kolay kolay unutamazlardı. Unutsalar da çaydan, fincandan, cam bardaktan söz açıldıkça hatırlayacaklardı.
Çayından küçük ve zarif bir yudum aldı. Uzanıp masaya bırakacağı sırada nasıl olduysa sağındaki yazarın dirseği koluna dokunuverdi. Anlaşılan biraz sertçe dokunmuş olmalı ki sıcak ve koyu çay dolu bardak tabaktan fırladı, çay konusunda aşırı hassasiyetleri olan adamın iki bacağının vücuduyla birleştiği yere düştü ve içindeki çayın tamamı oraya boşaldı. İncecik kumaş pantolonun sıvıyı sıcaklığıyla birlikte organlara ilettiği muhakkaktı. Çünkü adam, “Yandım Allah!” diye öyle bir fırladı ki sandalyesi geriye devrildi. Masası ve bitişiğindeki masalar sallandı, tabaklar fincanlar şakırdadı.
Gözler onun üzerindeydi.
O, iki elinin parmaklarıyla vücuduna yapışmasın diye pantolonun ıslak yerlerini tutmuş sünnet çocuklarının hızlandırılmış yürüyüşüyle “Yandım! Vallahi yandım!” diyerek salondan çıktı. Onunla beraber Onur Konuğu, istemeden koluna dokunarak çayın dökülmesine neden olan yazar, sıcak ve koyu çayı getiren görevli de çıktılar. Birkaç dakika sonra ötekiler döndü, araştırmacı gazeteci, yazar, canlı oturumların vazgeçilmez konuşmacısı dönmedi.
Valinin, belediye başkanının, milli eğitim müdürünün ortak konukları olarak kahvaltı salonunda bulunan yazar ve yayın evi sahipleri Onur Konuğu’ndan bir açıklama bekliyordu.
Gülmemek için kendini zorlayan Onur Konuğu, beklenen açıklamayı başarıyla yaptı:
“Değerli dostlar!” dedi. “Hepimizin tanıdığı, saydığı ünlü gazeteci, yorumcu, yazar arkadaşımız hassas yerine çay döktüğü için hastaneye gönderdik. İnşallah fazla hasar yoktur!”