HaftanınÇok Okunanları
Emrah Yılmaz 1
Osman Çeviksoy 2
Coşkun Haliloğlu 3
Kardeş Kalemler 4
MEHMET ALİ KALKAN 5
HİDAYET ORUÇOV 6
Hasan Tufan 7
Gözyaşı döken bir çocuk görmüşseniz bilin ki yazılmaya değer bir sevgi hikâyesi vardır. Yağmur’un gözyaşlarıyla ıslanmış, çocuk yanaklarını defalarca görmüş bir yazar olarak bilgisayarımın başına geçip yazmaya başlamasaydım, derin bir suçluluk duygusuyla kendimden nefret edebilirdim. Yazıyorum, ancak Yağmur’un hayvanlara karşı duyduğu sınırsız sevgiyi anlatmak için değil, çünkü buna gücüm yetmez. Kendimle barışık kalabilmek ve birazcık olsun yükümü hafifletebilmek için yazıyorum.
Evet, onu anlamış değilim. Benim gibi köyde doğmuş, evcillere dokunarak, yabanileri yakalamaya çalışarak büyümüş olsa, onu anlayacağım. Şehirde doğmuş, apartmanda büyümüş, kuş, kedi, köpek dışında hayvan görmemiş bir çocuk. Kertenkeleyi bilmez. Kertenkele yakalayıp ön ayaklarıyla taş kaldırtma oyunu oynamamıştır. Dakikalarca peşinden koşup güzel renkli kelebekler yakalamamıştır. Keçiyi, koyunu, oğlağı, kuzuyu bilmez. Kuzu çobanlığı yapmamıştır. Atların, tayların, buzağıların, sıpaların ne kadar sevimli, güzel, sadık yaratıklar olduğunu, eşeklerin ne kadar güzel gözlü, fedakâr yaratıklar olduğunu bilmez. Tuzaklar kurup saatlerce başında bekleyerek yeryüzüne çıkarmayı başardığım gözsüz köstebeklerin, orak zamanı yuvalarına başak taşıyan tarla farelerinin sevimli, çalışkan hallerini bilmez. İçi yumurtadan yeni çıkmış tüysüz, çirkin ama sevimli yavru kuşlarla dolu keklik, kırlangıç, karga, serçe, güvercin yuvalarını görmemiştir. Benim gördüğüm, bildiğim daha pek çok hayvanı; onların sevimli, tatlı yavrularını görmemiş, tanımamıştır. Hal böyleyken hareket eden her canlıya karşı duyduğu bu inanılmaz sevgiyi anlayamıyordum.
Daha üç yaşındayken kedilerin peşinden koşmuş, hiç korkmadan çöp karıştıran kirli köpeklerin yanlarına gitmişti. Köpekler kaçmamış, kuyruk sallayarak sevilmeyi beklemişlerdi. Yağmur da onları boyunlarına sarılarak sevmek istemiş, ellerini, hatta yüzünü yalamalarına ses çıkarmamıştı. Bu durumdan haklı olarak endişelenmiştik. Köpekler onu ısırabilirdi. Köpeklerden mikrop kapabilirdi.
Annesiyle babası, sınırsız hayvan sevgisinden dolayı Yağmur’u bana şikâyet ettiklerinde betondan kutular içinde, doğadan habersiz büyüyen bütün çocukları düşündüm. “Sevsin! Hayvan sevgisinden zarar gelmez! Dikkatli olun, yeter!” dedim. Çiftlikte büyüdüğü için pek çok hayvanı tanıyan ve seven annesi ses çıkarmadı, hatta memnun bile oldu. Babası itiraz etti. “Yağmur’unki normal sevgi değil baba!” dedi. “Küçük, büyük, uçan, yürüyen, sürünen, kirli, temiz, her türlü hayvanı korkusuzca seviyor. Fare, yılan, akrep bulsa eline alıp oynayacak kadar seviyor.” Bir baba olarak endişelenmekte sonuna kadar haklı olduğunu düşünmekle beraber söylediklerimden geri dönmedim. Dikkatli olmalarını bir kere daha hatırlattım.
Bir gün çocuk parkında yeni açılmış güllere konan şeffaf kanatlı, sevimli hayvancıklara dokunmak üzere elini uzatınca işaret parmağını arı sokmuştu. Acıyla gözyaşı dökmüş olsa da o; arı, sinek, böcek gibi küçük hayvancıkları sevmeye devam etmiş, ancak bir daha dokunmaya kalkışmamıştı. Özellikle arıların, karıncaların gayretli çalışmalarını mesafeli durarak izlemekten vazgeçmemişti. Parmağından dolayı küçük hayvanlarla arasına mesafe koymasına en çok babası sevinmişti. Bir gün bir kedi elini tırmalasa, bir köpek havlayıp korkutsa da onları da uzaktan sevse diye boşuna beklemişti.
Böyle bir gün hiç gelmedi.
Yağmur, kedi ve köpeklerin peşlerinden koşmaya, yetiştiklerini dokunarak sevmeye devam etti. Göl kenarında kurbağa, kırda kaplumbağa, ormanda sincap gördü, onları da sevdi. Babasından kurbağa, kaplumbağa, sincap istedi. Filmlerde kurt, tilki, kaplan, deve, manda gördü, sevdi, babasından istedi. Hatta çizgi filmlerde gördüğü hayal ürünü hayvanları bile sevdi, istedi. Hiçbir isteği yerine getirilmedi. Büyüdükçe içindeki hayvan sevgisi de büyüdü. Okula başlama yaşı gelince “Ben tavşanlı okula gideceğim!” dedi, başka şey demedi.
Tavşanlı özel okul yerine devlet okuluna yazdırmaya kalkıştıklarında ağladı.
Anneyle baba baş başa verip düşündüler. Beslenme, giyim, ulaşım, iletişim, eğlence, tatil giderlerini tekrar tekrar gözden geçirdiler. Her kalemden yapılabilecek en yüksek kısıntıyı yaparak hesabı ucu başına denkleştirdiler. Yağmur’u tavşanlı okula yazdırdılar. Yağmur çok mutlu oldu. Okullar açılınca beslenme çantasına her gün tavşanlar için de yiyecek koydurttu. Her teneffüs soluğu tavşanların yanında aldı, onları besledi, hal ve hareketlerini teneffüsler boyunca seyretti.
Ders bitiminde onu okuldan ya babaannesi ya da ben alıyordum. Annesi babası işten dönünceye kadar bizde kalması gerekirken havuç dilimleyip tavşanlara gidiyorduk.
Bir süre sonra tavşanlar bize alıştı, tel çitin aralıklarından uzattığımız havuç dilimlerini yediler, sonra da başlarını okşamamıza, çene altlarını kaşımamıza ses çıkarmadılar. Çitin altını kazarak okul bahçesine çıkan yaramazlardan bazılarını yakaladık. Biliyorduk, bize alıştıkları için kolayca yakalanıyorlardı. Yağmur, uzun uzun kucağında tutuyor, havucunu marulunu, maydanozunu kucağında yediriyor, sonra onu bırakıp bir başkasını yakalıyordu.
Okullar yaz tatiline girince Yağmur gün boyu bizde kalmaya başladı. Annesiyle babasının işten dönüşlerinde Yağmur’la ben çoğunlukla tavşanların yanında oluyorduk.
Bir gün havuçlarımızı dilimleyip, paketleyip tavşanların yanına vardığımızda tel çitin içinde siyahlı beyazlı altı minik, yavru gördük. Tavşanlardan biri yavrulamıştı. Üç gün sonra aynı şaşkınlığı ve sevinci bir kere daha yaşadık. Bu defa açık kahve renkli altı yavru daha eklenmişti. Çok küçük olduklarından uzattığımız havuç dilimlerini yiyemiyorlar, korkup kaçıyorlardı.
Çabuk büyüdüler. Tıpkı anne babaları gibi havuç, maydanoz, marul, ne uzatsak severek yemeye başladılar. Ahşap evlerinin yanlarına büyükleri tarafından kazılmış serin toprak çukurlarda uyumaya başladılar. Tel çitin altından tıpkı büyükleri gibi geçip okul bahçesinde hoplaya zıplaya oynamaya başladılar. Güvenlik görevlileri tarafından kapılar sürekli kapalı tutulduğundan caddeye çıkamadılar. Yapay çim alanları geçip merdiveni çıkıp caddeye açılan ana kapının gözeneklerinden dışarı çıkmayı deneyenler oldu. Dışarısının ne büyük tehlikelerle dolu olduğunu bilmiyorlardı. Hızla geçen arabalar, belediye otobüsleri, dolmuşlar bir yana, emekli hayvan severlerin beslediği köpekler daha tehlikeliydi. Epeycesi gölgelere uzanıp çıkanı kapmak üzere camiye ait bitişik arsada sürekli bekliyordu.
Hiçbir zaman görmek istemeyeceğimiz olay maalesef gözlerimizin önünde gerçekleşti.
Serinlik çıkınca ince dilimlenmiş havuç paketlerimizi alıp tavşanlara gitmiştik. Yağmur, yakaladığı iki yavruyu kucağında besliyordu. Bir ucu Yağmur’un parmakları arasında diğer ucu yavru tavşanın ağzında, havuç dilimlerinin kıtır kıtır yok oluşu hoşumuza gidiyor, zevkle seyrediyorduk. İki kahve renkliyi doyurduktan sonra iki siyah beyazlıyı yakalayıp onları doyurmaya başlamıştık. Bir yandan da ahşap evlerini çevreleyen çitin altından geçerek okul bahçesine dağılmış olanların şaklabanlıklarını seyrediyorduk.
Bir anda Yağmur’un çığlığıyla irkildim. Sonuna kadar açılmış korku fışkıran gözleriyle camiye ait ağaçlı boş araziye bakıyor, havuç tutan eliyle orayı gösteriyordu. “Dede! Dede!” diyor başka şey diyemiyordu. Olup biteni anlamak üzere döndüğümde mahallenin besili köpeklerinden birini, ağzında kahve renkli yavrulardan biriyle caminin otoparkına inen merdivene doğru kaşarken gördüm. “Bırak! Bırak onu!” diye bağırsam da umurunda olmadı. Beton basamaklı merdiveni inmeye başladı.
Koştum.
Ben, ana kapıdan caddeye çıkıp merdiven başına varıncaya kadar, köpek otoparka inmişti. Yağmur’un en sevdiği kahverengi yavru ağzında çabalayıp duruyordu. Merdiveni koşarak inmem, bağırıp çağırmam hiç işe yaramadı. Köpek, otoparkı geçti, dikenli tellerin altından sürünerek ağaçlık alana girdi, trafo binasının arkasına doğru gözden kayboldu. Trafoyu koruyan araları dikenli tellerle örülü beton direkleri aşarak içeriye girmek mümkün değildi. Görevlilerin kullandığı demir kapı kilitliydi. Çaresiz geri döndüm.
Yağmur, biraz sakinlemiş olarak kucağında iki tavşan yavrusuyla beni bekliyordu. Yanaklarından aşağıya inerek çenesinden damlayan gözyaşları önünü ıslatmıştı. Eli boş döndüğümü görünce koyuverdi sesli ağıtı. Hem ağlıyor, hem umutsuz soruyordu:
“Kurtardın mı? Kurtardın mı dede?”
Yağmur’un daha fazla üzülüp ağlamasına gönlüm razı olmadığı için o an karar verdim ve yalan söyledim:
“Ağlama, yavru kurtuldu!”
“Nasıl?” diye sordu.
“Yetişseydim ben kurtaracaktım. Yetişemedim. Yavruyu camiden çıkan amcalar kurtardı.”
“Hani, nerede? Niye getirmedin?”
“Kulağında küçük bir yarası vardı. Kurtaran amca evine götürdü. Yarasını iyileştirdikten sonra getirip kardeşlerinin arasına bırakacak.”
Dedelerin yalan söyleyebileceğine ihtimal vermediği için inandı. Ağlamayı bıraktı. Gözlerini kurulayıp kucağındaki yavrularla ilgilenmeye devam etti.
Olup biteni okulun güvenlikçilerine anlattık. İki güvenlikçiyle birlikte gidip tavşan evinin boş arsa tarafındaki iki sıra çitin altına açılmış iki geçiş yolunun ikisini de taşlarla kapattık.
O günden sonra tavşan sevmeye her gidişimizde Yağmur’un gözleri, köpeğin kaptığı kahverengi yavruyu aradı. “Kulağı iyileşsin, gelecek!” dedi. En çok sevdiği yavruyu beklerken tavşan evi tamamen boşaldı. Çıkanı köpekler kapıyor diye, daha güvenli olan şehir dışındaki diğer okula götürülmüşlerdi.
Okullar açılınca Yağmur ve arkadaşları, okul girişinde, güvenlikçi ağabeylerine yaptırdıkları kartondan evde kedi beslediler. Kedi, kısa sürede bütün okulun sevgilisi oldu. Bir gün kedi kayboldu, evi kaldı. Öğrenci velilerinden biri evinde beslemek için götürmüş olmalıydı.
Yağmur, kış gelince kapalı otobüs durağını mesken tutan bir sokak kedisini sevmeye başladı. Her gün okuldan eve dönerken “Dede sevebilir miyim?” diyor, “Tabii!” diyorum, beş dakika kadar başını okşuyor, sırtını sıvazlıyor sonra evimize gidiyorduk. Kedi, bir gün neredeyse kanatacak kadar Yağmur’un elini tırmaladı. Artık dokunarak değil de uzaktan gözüyle seveceğini düşünerek sevinmiştim. Ertesi gün yine izin istedi: “Dede sevebilir miyim?”
Bahar geldi, sokak köpeklerinden biri, komşu “Gözde Apartmanı”nın girişindeki merdiven boşluğunun altına yavruladı. Çok geçmeden dokuz yavrusunu alıp çimlerin üzerinde oynamaya başladı. Tavşan yavrusu olayından sonra Yağmur’un köpeklere uzak duracağını sanıyordum. Yanılmıştım. Yağmur dokuz yavruya bayıldı. Üstelik anne köpeği de tanıdı. “Kaçkın bu, bizim Kaçkın!” dedi. Onların bahçeye de gelirmiş. Yağmur ve arkadaşları yemek verecekleri zaman kaçar, uzaktan bakarmış. Yemeği bırakıp çekilince gelir, yermiş. İnsanlardan uzak durduğu için ona “Kaçkın” demişler.
Bu defa biz her gün okuldan sonra elimizde doğranmış sosis poşetiyle Gözde’nin bahçesine gitmeye başladık. Önceleri yavrular yiyemediğinden bir kutu sosis iki gün yetiyordu. Yavrular da yemeye başlayınca bir kutu sosis bir gün ancak yetti. Babası bazen “Kızım param bitti!” diyor, sosis almıyordu. O zaman ne yapıp edip bana aldırtıyordu. Mutlaka her gün Kaçkın’ı ve yavrularını sosisle besliyorduk. Yer yer güllerle süslü, yemyeşil bir bahçe, bahçede elinde sosis poşetiyle Yağmur, peşinde anne Kaçkın ve dokuz yavrusu… Bahçenin bir o yanındalar bir bu yanında…
Onların oyunları benim de hoşuma gidiyordu. İki bahçeyi birbirinden ayıran beton duvarın üstünde elimde telefonumla duruyor, fotoğraf ve video çekiyor, Yağmur’un mutluluğunu doya doya seyrediyordum. Kaçkın artık anne olmuş, değişmişti. Artık insanlara güveniyor, Yağmur’dan ve kimseden kaçmıyordu. Çağırınca benim yanıma bile geliyor okşamam için başını uzatıyordu.
Benden önce Yağmur gördü: Yavrulardan birinin kuyruğu yoktu. Yağmur’un onu diğer yavrulardan birazcık daha fazla sevdiğini hissettim. Çünkü önce ona sosis veriyordu. Hepsine ve annelerine verdikten sonra kalan sosisten yine önce ona veriyordu. Niçin öyle yaptığını sordum: “Onun kuyruğu yok! Yazık!” dedi. Anladım ki Yağmur bütün yavruları aynı derecede severken kuyruksuz olana diğerlerinden farklı olarak acıyordu.
Yağmur, günlerce dokuz yavruyu ve anneleri Kaçkın’ı sosisle besledi. Anneleri hariç hepsini kucağına aldı, sevdi, bıraktı. Onlarla koştu, yarıştı, oyunlar oynadı. Kendisi onlara alıştı, onları kendisine alıştırdı. Geçici kapıyı aralayıp bahçeye girer girmez koşmaları, şakadan pati atmaları, yalancıktan ısırmaları, havlamaya da ulumaya da benzemeyen sesler çıkarmaları Yağmur’u mutlu ediyordu. “Dede keşke apartmanda değil de bahçeli bir evde otursaydık. Bahçeye bir köpek kulübesi yapar, beyaz patili olanı alır büyütürdük.” diyordu. Ben de bunun henüz erken olduğunu, iyi okullar bitirip iyi bir meslek sahibi olduktan sonra, çalışıp bahçeli bir ev alabileceğini, sadece kedi, köpek değil tavşan, tavuk, horoz, kaz, hatta at bile besleyebileceğini söylüyordum. Seviniyordu. Okuyup veteriner olacağını, çok para kazanacağını, kocaman bahçesi olan bir ev alacağını, oğlak, kuzu, kaplumbağa, sincap bile besleyeceğini söylüyordu.
Bir gün komşu apartmanın bahçesine vardığımızda gözlerimize inanamadık. Bahçe bomboştu. Yavrular yoktu, Kaçkın yoktu. Merdiven altındaki kurumuş ottan yuvaları yoktu. Dışarı çıkmasınlar diye konulan geçici tahta kapı kaldırılmıştı. Elinde doğranmış sosis poşetleriyle kalakalan Yağmur, oturdu sarı, kırmızı, beyaz, pembe açmış güllerin dibine, içini çeke çeke ağlamaya başladı. Acındıran ıslak gözleriyle bana bakıyor cevap veremeyeceğimi bile bile, “Nereye gittiler? Niye yoklar dede?” diye soruyordu. Arada bir yanı başına bıraktığı sosis poşetine bakarak dakikalarca ağladı. Ne söylesem teselli olmayacağı belliydi. Zaten söylenecek söz de yoktu.
Sağa sola bakınıp dururken Gözde’nin görevlisi geldi yanımıza. Gözlerinin içi gülen kısa boylu bir adamdı. Yağmur’un iç çekerek ağlayışına üzüldüğü belliydi. “Ablacığım!” dedi. “Artık büyümüşlerdi. Bahçeyi çok fazla kirletiyorlardı. Sokağa salsak, arabaların altında kalıp ezileceklerdi. Herkes şikâyetçi olmaya başlayınca yönetici barınağa telefon etti, arabayla gelip götürdüler. Ben de gittim, gözlerimle gördüm. Sen hiç merak etme. Barınakta onlara çok iyi bakıyorlar. Veterinerleri bile var.”
Yağmur biraz teselli bulmuş gibiydi. Annelerini sordu.
“O buralarda… Görmek istersen çağırayım.”
Yağmur’un gözlerinde hafif bir gülümseyiş belirdi. Görevlinin yüzüne minnetle baktı. Sevincini yansıtan bir ses tonuyla;
“Görmek isterim, isterim, çağırın!” dedi.
Apartman görevlisi caddeden yana dönüp sağ elinin işaret parmağıyla yüzük parmağını ağzına soktu. Eşit aralıklarla iki kısa, bir uzun, üç ıslık çaldı. Birkaç saniye içinde Kaçkın koşarak yanımıza geldi. Zavallı Kaçkın bu çevreden ayrılamıyormuş. İkide bir bahçeye girip sağı solu koklayıp duruyormuş. Belki de yavruları gelecek sanıyor, bekliyormuş.
Kaçkın Yağmur’u tanıdı.
Gül dibinde duran sosis poşetine şöyle bir baktı, sosise gitmedi, Yağmur’a geldi. Kuyruğunu sallayarak ona sokuldu. Başını uzattı, okşattı. Çünkü Yağmur onu hep başını okşayarak severdi. Belki de memnuniyetini bildirmek için ellerini yalamak istedi, ancak Yağmur izin vermedi. Sonra başını kaldırıp Yağmur’un gözlerine “Gördün mü başıma gelenleri!” dercesine uzun uzun baktı. Yağmur dayanamadı, Kaçkın’ın boynuna sarılıp yeniden ağlamaya başladı. Köpek, onun kendisi ve yavruları için ağladığını sanki hissetmişti. Sesini çıkarmadan, kıpırdamadan öylece bekledi.
Yağmur az geri çekilip başını, boynunu tekrar okşarken;
“Üzülme Kaçkın! Çocuklarına iyi bakıyorlarmış!” dedi.
Aklınca Kaçkın’ı teselli etmeye çalışıyordu. Sonra poşetteki sosisleri yesin diye çimlerin üzerine boşalttı. Kaçkın karnını doyururken o sürekli sırtını okşadı.
Kaçkın’ın karnındaki küçük, tüysüz bir yer dikkatimi çekti. Çizgi halinde bir yara birkaç dikişle kapatılmıştı. Anladım: Yavrularıyla beraber barınağa götürülen Kaçkın mini bir ameliyatla kısırlaştırılmıştı. Bir daha yavru yapamayacaktı. Bunu Yağmur’a söylemedim.
Az sonra açık duman renkli, bakımlı, güzel bir kedi yaklaştı, birkaç adım uzakta durup Kaçkın’ı ve bizi seyretmeye başladı. Yağmur, aç olduğunu düşünerek ona da sosis vermek istedi.
“O sosis yemez ablacığım!” dedi Gözde’nin görevlisi. “Kedileri de sever misin?”
Yağmur’un gözleri bir kere daha parladı, bakışları değişti.
“Severim, hem de çok severim!” dedi.
Gözde’nin görevlisi eğildi, parmaklarını şıklatıp kollarını açarak “Ardıç! Ardıç gel kızım!” diye seslendi. Kaçkın’ı seyreden kedi koşarak geldi, adamın kucağına atladı. Meğer Gözde’nin görevlisi de hayvanları çok severmiş. Geçen yıl bahçedeki süs ardıcının içinde bulmuş onu. Korkudan titriyormuş. Yaralıymış, kaçamamış. Apartman görevlisi alıp evine götürmüş. Yarasını sarmış. Karnını doyurmuş. İyileşince de bırakmamış. Adını “Ardıç” koymuş. Adının “Ardıç” olduğunu artık kendisi de biliyormuş. Gözde’nin görevlisi de tıpkı Yağmur gibi köpeği, kuşu, kurdu, kuzuyu bütün hayvanları çok severmiş. Bazı komşuların karşı çıkmasına rağmen Kaçkın ve yavruları için merdiven altına yuva yapan, haftalarca onları besleyen de oymuş.
Görevli, Ardıç’ı biraz sevdikten sonra Yağmur’a verirken “Korkma, usludur, tırmalamaz!” dedi. Yağmur, tırmalasa da razıydı. Yeter ki kucağına alsın, sevsin… Gerçekten de sevimli ve uslu kedi belki yarım saat Yağmur’un kucağında kalmış; okşanıp sevilmesine ses çıkarmamıştı. Biz oradan ayrılırken apartman görevlisi dese ki “Ablacığım, Ardıç senindir!” Yağmur, çok sevinir, mutluluktan ağlayabilirdi. Ne var ki eve götüremezdi. Defalarca babasına yalvarmış, evde kedi beslemeyi bir türlü kabul ettirememişti.
Bir gün ders bitiminde okuldan eve doğru yürürken sanki sevinçten uçacak gibi olduğunu fark ettim. Benin sormamı beklemeden;
“Dede ne oldu biliyor musun?” dedi.
Okulda yaşadığı ve onu çok sevindiren bir olayı benimle paylaşacağını sandım.
“Ne oldu?” dedim.
“Akşam babamla kedi konusunda anlaştık.”
“Nasıl anlaştınız?”
“Beş yıl sonra evde kedi besleyebileceğim.”
“Beş yıl mı?”
“Evet dede! Yedinci sınıfa geçtiğim yıl kedim olacak!”
Babasının onu oyalamak, sonra da unutturmak için böyle bir söz verdiğini hemen anladım. Bunu Yağmur’a söyleyip moralini bozmak istemedim. Ben de sevinmiş gibi yaptım.
Aylar geçti, Yağmur’un genelde hayvan sevgisi, özelde kedi sevgisi azalmadı, arttı.
Her gün okul dönüşünde mutlaka karşımıza çıkan Kaçkın’ı, kapalı otobüs durağından ayrılmayan sokak kedisini, bazen de komşu apartman görevlisinin Ardıç’ını sevdik. Her gün mutlaka kediler köpekler hakkında konuştuk ve kedi, köpek sevdik. Bana çocukluğumdaki kedilerimizi, köpeklerimizi defalarca anlattırdı. Ömrümüz Gurbet’te geçen Çiko’yu, Bebiha’da geçen Çakal’ı defalarca anlattırdı. Amcasına, yaz tatillerinde köye gittikçe şekerle beslediği Ateş’i defalarca anlattırdı. Beş yıl sonra cins kedi almak üzere okul harçlıklarından para biriktirmeye başladı.
Yağmur’dan habersiz babasıyla konuştum. “Çok istiyor. Al bir kedi, sürpriz yap!” dedim. “Balık, kuş olabilir; kedi, köpek olmaz!” dedi. “Kedi beslenen evde yemek yiyemem, su içemem, rahatça oturup kalkamam.” Balık aldı, kuş aldı, kedi almadı. Yağmur, balığa kuşa da sevindi ama onun gönlü kedideydi. “Dört yıl sekiz ay kaldı, dört yıl altı ay kaldı!” diye kediye kavuşacağı günlerin hesabını yapıyordu.
Bir gün otobüs durağındaki kediyi sevdikten sonra eve doğru yürürken;
“Dede sana bir sır vereyim mi?” dedi.
“Ver!” dedim.
“Her akşam yatmak için odama geçince yatağımın içine oturup ellerimi açarak “Allah’ın şu kalan zaman çabucak geçsin, kedime kavuşayım!” diye dua ediyorum. Bazı geceler rüyamda gri renkli güzel bir kedimin olduğunu görüyorum.”
“Ne kadar kaldı?”
“Dört yıl iki ay…”
“Yağmurcuğum sen bu kadar çok istiyorsun ya Allah duanı kesinlikle kabul eder. Dört yıl iki ay göz açıp kapayıncaya kadar geçer ve sen kedine kavuşursun.”
“Bu nasıl olur dede?”
“Nasıl olacağını bilmiyorum ama olur… Çünkü Allah, çok isteyenlere istediğini mutlaka verir. Bir bakarsın ki dört yıl iki ay rüzgâr gibi geçmiş ve senin güzel bir kediciğin olmuş.”
“Gri olsun isterim!”
“Tamam, gri bir kediciğin olmuş…”
Yağmur durdu, sol elini kucağında kedi tutuyormuş gibi kaldırdı, yüzüme bakmaya başladı. Bir kediciğin hayaliyle ne kadar çok sevindiği sadece gözlerinin içindeki gülümsemeden değil her halinden anlaşılıyordu.
“Olur mu, dört yıl iki ay çabucak geçer mi dede?” diye sordu.
“Geçer, geçer!” dedim.
Bana inanıyordu. Kendi kedisini kucağına alacağı günün hayaliyle gözleri doldu.
Yağmur’un duygularıyla oynamak gibi bir düşüncem yoktu. Bir insan, hele de bir çocuk, bir şeyi bu kadar çok isterse mutlaka olacağına bütün kalbimle inanıyordum. Mademki Yağmur dört yıl iki aylık zamanın çabuk geçmesini istiyordu, bunun için her şeyin sahibi ve hâkimi olan Allah’a dualar ediyordu, zamanın akışı mutlaka çabuklaşacaktı. Bunun nasıl olacağını bilmiyordum ama bu mutlaka olacaktı. Belki kediyi uzun bir süre unutacak zamanın nasıl geçtiğini anlamayacak; belki aklımıza gelmeyen başka bir şey olacak, zamanın akışı hızlanacaktı. Yağmur bir şekilde kedisine kavuşacaktı.
Yağmur kedi sevmeye, zaman hesabı yapmaya devam etti. “Tam dört yılım kaldı!” dediği günden bir gün sonra akşam babası beni telefonla aradı. Telefon babasınındı ama telefondaki Yağmur’du. Dünyanın en mutlu çocuğunun en tatlı ses tonuyla konuşuyordu:
“Dede dualarım kabul oldu. Dört yıl iki günde uçup gitti. Bir değil dört kedim oldu. Dördü de minik yavru… Üçü siyah, biri tam benim istediğim gibi gri… İkisini teyzem, birini annemin iş yerinden arkadaşı istiyor. Biz sadece griyi besleyeceğiz. Dede çok mutluyum… Dede bir görsen, hepsi çok tatlı, hepsi çok akıllı… Şimdilik balkona koyduk. Birbirlerine sarılarak uyuyorlar. Oyuncak kedimi yanlarına koydum, anneleri sandılar…”
Anlata anlata bitiremiyordu. Ben babasını merak ediyordum. Birine rıza göstermezken, beş yıllık sürenin dolmasına daha dört yıl varken, dört yavruyu nasıl olmuş da eve alabilmişti.
“Kapat bi tanem, geliyorum!” dedim.
Babaannesiyle birlikte gittik.
Üçü fümeye yakın siyah renkli, biri gri, dört kedi yavrusu kapalı balkonda annelik bekledikleri Yağmur’un pelüşten oyuncak kedisinin çevresinde dolanıp duruyorlardı. İnce, cılız, korkak ama sevimli sesler çıkarıyorlardı. Ağlıyorlar mıydı, miyavlıyorlar mıydı, belli değildi. Oyuncak kediye sokulanlar, onu emmeye çalışanlar oluyordu. Annelerini aradıkları çok açıktı.
Dört kişilik ailede herkes ayaktaydı. Herkesin ilgisi kediciklerin üzerindeydi. Daha da ilginç olanı, evde kedi beslemek için gerekli olan her şey alınmıştı: Taşıma sepeti, kedi kumu, kum havuzu, elek, eldiven, oyun ve tırmalama oyuncakları, katı mama, sıvı mama, su kabı, ne gerekiyorsa…
“Babam şırınga da aldı!” dedi yağmur.
“Şırıngayı niçin aldı?”
“Beslemek için.”
Henüz katı mama yiyemiyorlarmış. Ağızlarına şırıngayla sıvı mama vereceklermiş. Komşuları Veteriner Hanım’ın söylediğine göre birkaç gün içinde katı mama yemeye de alışırlarmış. Veteriner Hanım, şimdi ve sonrasında neler yapmak gerektiğini ayrıntılı olarak anlatmış. Tereddüde düştüklerinde arayıp sormaları için telefon numarası bırakmış.
Anladığım kadarıyla evde kedi beslemeyi kabullenmeyen yoktu. En çok kabullenip benimseyen, en büyük mutluluğu yaşayan elbette Yağmur’du. Yağmur’un annesi, ağabeyi bir tarafa da babası nasıl kabul etmiş, yavruların eve alınmasına nasıl izin vermişti?
Oldukça uzun anlattılar.
Site görevlisi Sedat haberi getirince aşağı ailecek inmişler. Uzun süredir kullanmadıkları arabalarının altına girerken kediyi görmüşler. Dinlemişler, gerçekten de arabanın motorundan miyavlamaya benzer sesler gelmiş. Kaputu kaldırmışlar, motorun sağına soluna bakarken kediyi ön tamponun sağ fara yakın yerinde görmüşler. Güçlükle kediyi uzaklaştırınca yavruları da görmüşler. Kedi doğrudan oraya mı yavrulamış, bahçede bir yere yavruladıktan sonra güvenli gördüğü için mi oraya taşımış, anlayamamışlar. Yavrulara üstten kimse ulaşamayınca Sedat arabanın önüne sırt aşağı yatıp tek eliyle yavrulara ulaşmış. Tek tek alıp ortalığa bırakmaya başlamış. Üçüncü yavru gri çıkınca Yağmur hemen onu kucağına almış. Sedat, tamponun içinden son yavruyu da almaya çalışırken, bizimkilerin ve seyirci olarak toplananların gözleri sevimli koca kafalı yavrular üzerindeyken sinsice yaklaşan bir sokak köpeği yerdeki yavrulardan birini kaptığı gibi kaçmış. Az ötede bekleyen anne kedi köpeğe saldırmış, insanlar peşinden koşmuş ama yavruyu kurtaramamışlar. Yeni bir tehlikeye karşı diğerleri de kucaklara alınmış. Yine Yağmur’un boğazında hıçkırık, gözlerinde yaş… Hem ağlamış hem de “İyi ki gri kucağımdaydı!” diye içten içe sevinmiş.
Beş yavrudan biri gitmiş, dördü kalmış.
Olayın tanıkları mahallenin köpekleri hakkında konuşurlarken aynı sitede oturan Veteriner Hanım gelmiş. Olayı ayaküstü anlatmışlar. Kucaklardaki yavruların dördünü de eline alıp orasına burasına bakarak muayene etmiş. “Hepsi sağlıklı!” demiş. Yavrular daha iki aylık bile değilmiş. Sokağa bırakılırsa köpekler kapar, parçalarmış. Barınağa bırakılırsa hepsi açlıktan ölebilirmiş. Bunları bir süre evde sıvı mamayla besleyip sahiplendirmek gerekirmiş. Cins yavrulara benziyorlarmış. İnternete konulursa mutlaka sahiplenmek isteyenler çıkarmış. Bu konuda kendisi de yardımcı olabilirmiş.
Yağmur’un dolup dolup taşan gözleri kucağında sıkıca tuttuğu gri yavruda değil babasındaymış. Hem ağlıyor hem de “Kedi beslenen evde yiyemem, içemem, yatamam!” diyen babasının yüzündeki değişmelerden ne düşündüğünü çıkarmaya çalışıyormuş. Babası sadece Yağmur’u değil, annesini, ağabeyini de şaşırtmış.
“Bu minikleri köpeklere bırakamayız. Ölüme de terk edemeyiz. Yukarı çıkaralım. Veteriner Hanım’a da sorup ne gerekiyorsa alalım!” demiş.
O an, Yağmur dualarının kabul olduğunu anlamış, Allah’a peş peşe teşekkürler etmiş.
Olayı anlatırken mutluluktan uçuyor gibiydi.
“Çok isteyince oluyormuş dede.” diyordu. “Artık babam da kedileri seviyor. Onların ihtiyaçları için iki kere çarşıya gitti, geldi. Benimkinin adı zaten hazırdı. Neydi biliyor musun? Lila… Lila ötekilerden daha akıllı. Bana da şimdiden alıştı…”
Gözyaşı döken bir çocuk görmüşseniz bilin ki yazılmaya değer bir sevgi hikâyesi vardır.