HaftanınÇok Okunanları
Aysel Fikret 1
Ece Türköz Oğuz 2
KEMAL BOZOK 3
FEYZA TUĞÇE FIRAT 4
Kardeş Kalemler 5
Kader Pekdemir 6
Aysel Fikret 7
İki Çınar, Yakup Ömeroğlu’nun yayımlanan dördüncü kitabıdır. Daha önceki üç kitabı Türk dünyasıyla ilgili gezi, gözlem, izlenim, görüş ve düşüncelerini içermektedir. Ömeroğlu, bu kitapları ve yaptığı radyo televizyon programlarıyla, Türk dünyasına yönelik çeşitli kültürel faaliyetleriyle Türkiye’den ve Türkiye dışından önemli ödüller almıştır. Bütün enerjisini, yeryüzünün hemen her coğrafyasında varlığını sürdüren Türk milletinin dilde, fikirde, işte birliği yolunda harcayan çok yönlü bir kültür insandır. Bu tür çabaları Türk dünyasında takdirle karşılanmaktadır.
İki Çınar, Ömeroğlu’nun dördüncü kitabı olsa da yazmaya söz verdiği hikâye kitaplarının ilkidir. Kitapta “On Dolar, Geç Kalan Piknik, İki Çınar, Kantın Hikâyesi, Sahanda Yumurta ve Pekmez, Afyon Kaymak, Zor Anlar, Kazak Gördüğün Azap, Hastane Odasında, İki Kafadar, Sıkıntı, Okuyucunun Sessizliği, En İyi Plan” adlarını taşıyan on üç hikâye bulunmaktadır. Hikâyelerin istisnasız hepsi de bir solukta okunuveren, çarpıcı hikâyelerdir. Öyle ki elinize ilk alışta kitabı bitirmeden bırakmak istemiyorsunuz. Şahsen ben, kitabın tarafıma ulaştığı ilk akşam, bazılarına yabancı olmadığım on üç hikâyeyi hiç sıkılmadan, yorulmadan, zevkle okuyup bitirdikten sonra bırakabildim.
Elbette sıkılmadan, kolay okunuşun sebeplerinden birisi, belki kitabın yüz bir sayfalık, ince bir kitap oluşuydu. Ancak kitabın inceliği, kısa sürede okunuş sebebi olarak görünse de rahat ve zevkle okunuşunun sebebi değildir. Nice incecik kitapları; nice elli, yüz sayfaları, killi topraktan taş söker gibi, oflayıp puflayarak okumuşuzdur, hatta okuyamamış bırakmışızdır. Popüler bir romancının, çok baskı yapmış en popüler romanını dil zevksizliğinden dolayı okuyamayıp elli yedinci sayfasında bıraktığımı hatırlıyorum. İki Çınar’ı rahat ve zevkle okutan doğru sebep, ilk hikâye kitabı olmasına rağmen, dilin kullanımı başta olmak üzere yazarın gösterdiği şaşırtıcı ustalıklardır.
Evet, önce dil…
Yakup Ömeroğlu’nu az çok yakından tanıyanların bileceği gibi o, sıradan günlük konuşmalarında bile kelime seçimi konusunda oldukça hassastır. Eminim bu hassasiyetle kimsenin gönlünü doğrudan kırmadığı gibi, haddini bildirmek istediklerine de fazla kırıcı olmadan yeterince etkili biçimde diyeceğini demektedir. Hikâyelerini yazarken bu hassasiyetinin daha da arttığını görüyoruz. İfade edilmek istenen durum, hareket, özellik neyse, yanlış anlamaya ve karmaşaya yol açılmadan apaçık cümlelerle verilmektedir. Gereken, gerektiği kadar söylenip gerisi okuyucuya bırakılmaktadır. Böyle olunca da ifade yönüyle eksiği fazlası olmayan hikâyeler ortaya çıkmaktadır. Bu özellikleri yansıtması bakımından “On Dolar” iyi bir örnektir. Hikâyede rüşvet istenen gümrüklerin hangi ülkelere ait olduğu söylenmez. Ancak öyle bir anlatılır ki biz okuyucu olarak rüşvetin yaygın olduğu o ülkelerin hangi ülkeler olabileceğini kuvvetle tahmin ederiz.
Kurgu…
Hikâyede merak unsuru önemlidir. Bunu bilen ve başarıyla uygulayan Ömeroğlu, hemen her hikâyenin giriş bölümünde gizemlidir. Böylece okuyucunun ilgisini hikâye üzerine çekmeyi başarır. Hikâyelerinin çoğunda bunu daha ilk cümleyle başarır. İşte beş hikâyeden alınmış ilk cümleler: “Kulağını dayamış ağaçtan gelen çıtırtıları dinliyordu. / Bu hikâyeyi yazmalıyım, diye yerimden kalkarak salonun ortasına doğru yürümeye başladım. / Doğru yapıp yapmadığından emin değildi. / Serdar, gazetede haftalık yazılar yazma teklifini aldığı günden beri tatlı bir heyecan içindeydi. / Mahalleden dört arkadaş, her zamanki buluşma yerimizde bir araya gelmiş bayramda büyüklerimizden topladığımız harçlıklarımızı sayıyorduk.” Bu cümlelerden sonrasını merak etmemek mümkün mü? Girişte uyandırılan bu ilgi, gelişme bölümünde de devam ettirilir ve hikâye genellikle sürprizli bir sonuçla bitirilir. “Zor Anlar” kitabın bu özelliği en ileri seviyede yansıtan hikâyesidir. Polisiye romanlarını çağrıştırmakta ve nefes nefese okunmaktadır.
Anlatıcılar…
Hikâyelerde kullanılan anlatıcılar, okuyucunun köyünden kentinden tanıdığı kişiler gibidir. Afyon Kaymak’taki Hoca, Hastane Odası’ndaki baba sanki yakın komşularımızdır. En İyi Plan, İki Kafadar, Sahanda Yumurta ve Pekmez, Kantın Hikâyesi’nde kullanılan çocuk anlatıcılar, bizi adeta zaman tünelinden geçirerek kendi çocukluğumuza götürür. Ve anlatıcı biz oluruz; hikâyeyi hem anlatır, hem yaşarız. Hikâyelerin sadece anlatıcıları değil, diğer kişileri de günlük hayatımızdan, mahallemizden, her gün karşılaştığımız, yaşayan kişilerdir.
Mesajlar…
İki Çınar’daki hikâyeler, sanat göstermek kaygısıyla yazılmış, süslü boş laflar yığını değil, mesajlı hikâyelerdir. Ancak mesajlar; okuyucuyu küçümseyerek, aşağılayarak açık mesajlar olarak verilmemiştir. Olay ya da durum en gerçekçi şekliyle anlatılır, mesajı çıkarmak okuyucuya bırakılır. Doğru olan da budur. İki Çınar adlı hikâyede altı yüz yıllık bir çınarın yıkılacağı bilindiği ve nasıl kurtarılabileceği de konuşulduğu halde hiçbir girişimde bulunulmaz. Daha fazla ayakta kalabilmesi için basit önlemler bile alınmaz. Sadece konuşulur. Çınar devrilir. Dalları kesilip götürülür. Bu defa da yerine bir çınar fidanının dikilmesi konuşulur, fakat dikilmez. Sonunda Kanadalı turist kafilesinden bir kadın, külliyenin bekçisine para vererek bir çınar fidanı aldırtır, devrilen ulu çınarın yerine Kanada’yı temsilen çınar fidanını diktirir. Tercüman aracılığıyla konuştuğu bekçiye her yıl çınarını sorar, bakım parası gönderir.
Kitaba da adını veren bu kısa hikâye doğrudan, açık mesaj vermese de az çok tarihini, kültürünü bilen ve seven okuyucular için derin mesajlarla doludur. Kısacık bir hikâyeyle geçmişimize karşı ilgisizliğimiz, tarihimizin yok olup gidişine seyirci kalışımız, kültürel değerlerimiz karşısında bir Kanadalı kadın kadar bile duyarlı olamayışımız suratımıza bir tokat gibi indirilmektedir. Hikâye üzerinde düşünüldüğünde çok anlamlı başka mesajlar da çıkarmak mümkündür.
Türk dünyası…
Kitapta Türk dünyasında yaşanan sıkıntılara da dikkat çekilmiştir. “Sıkıntı” adlı hikâyede Kazakistan’a doğru gerçekleşmekte olan yolculuk, aynı zamanda kahraman anlatıcının kendi içine doğru yaptığı bir yolculuktur. Geçmiş yaşantılarından hareketle sıkıntısını gidermeyi başarır. Ayrıca hikâyede çevre felaketlerine yol açan sorunlara da dikkat çekilmektedir. Kazakistan’ın Stalin döneminde yaşadığı, üç milyon insanın ölümüne sebep olan açlık felaketini anlatan “Kazak Gördüğün Azap” hikâyesini okuyup da vicdanı sızlamayan, döneme lanet okumayan tek kişi çıkar mı bilemem? Hikâyedeki annenin, üç evladından ikisini kurtarabilmek için birini aç kurtlara yem olarak vermesi ne büyük acıdır. Bu hikâye bana, Ömer Seyfettin’in bazı makale konularını daha etkili, daha kalıcı kılmak için yazdığı hikâyeleri hatırlattı.
Donanım…
İki Çınar’daki hikâyeler bize, yazarının insanımızı tanıma, tarihimizi, kültürümüzü, Türk dünyasını bilme konularında oldukça donanımlı olduğunu göstermektedir. Hikâyelerde dikkat çekilen problemler, ima edilen çözüm yolları, yazarın içinde yetiştiği millete bakış açısını da göstermektedir. Ömeroğlu, bazı yazarlar gibi milletine dışarıdan ve yüksekten bakmaz. Mensubu olduğu milletin yetişkin bir ferdi olarak hikâyelerini kaleme almıştır. Hikâyelerden bu kolayca anlaşılmaktadır.
Kişiler, isimler…
Hikâyelerde yer verilen kişilerin isimleri rastgele seçilmemiştir. Türk toplumunda yaygın olarak kullanılan, duymaya alışık olduğumuz, güzel anlamlı, tarihe mal olmuş şahsiyetlerin, uzak yakın akrabalarımızın isimleridir. Kadir, Fatih, Hilmi, Serdar bunlardan bazılarıdır. Eserde, yabancı isimleri çağrıştıran, anlamsız moda isimlere yer verilmemiştir. Yazarın bu tutumunu da bir mesaj olarak almak gerekir.
Yakup Ömeroğlu, İki Çınar’la başarılı, güzel bir çıkış yapmıştır. Aynı zamanda hikâye yazarlığı sorumluluğunu da yüklenmiş bulunmaktadır. Bundan sonra, onun yeni hikâye kitaplarını beklemek okuyucunun hakkıdır, diye düşünüyorum. Diğer işlerinden kırparak kazanacağı zamanları, hikâye yazmak için harcamalı, beklentileri boşa çıkarmamalıdır.