Yanık Sütlaç Kokusu


 01 Mart 2025

Telefonda babam “Bugün işim erken bitti kızım şimdi çıkıyorum. Okuldan çıkmayıp bir beş on dakika beklersen, arabayla seni alırım beraber geçeriz eve ne dersin?” dedi. Bu harika bir teklifti ama “Hava çok güzel babacığım yürüsem…” dedim. “Kendin bilirsin hanımefendi evde görüşürüz o zaman!” dedi sitemli bir ses tonuyla. 

Aslında yürüyemeyecek kadar çok yorgun olmama rağmen babama yalan söylemiştim çünkü biliyordum ki babam trafiğe takılacak, üstüne her zamanki gibi yol üstündeki meşhur fırıncısına uğrayacak, laf lafı açtığı için benim beklediğimi unutacak, sonunda beni hatırlayıp en sevdiği Trabzon ekmeğini alıp yanıma gelecekti. Yol boyunca aldığı ekmeğin tadının güzelliğini, çıtır çıtır dokusuyla tazeliğini ve hiçbir fırında olmayan o kokuyu öve öve bitiremeyecekti. Bütün bu olacakları kafam kaldıramazdı.

Babam takıntılı adamdı. Takıntılarının en başında koku vardı. Hayatı koklayarak yaşıyordu. Eve girer girmez evin havasını, sofraya oturduğunda kaşığı çatalı, üstünü başını giymeden önce kıyafetlerini koklardı. Yıkanmış temiz çarşaf kokusu en sevdiği koku olduğu için üç günde bir annemden çarşafları değiştirmesini isterdi. Banyo dolabının geniş gözünde çamaşır yumuşatıcısı ve oda kokusu stokları vardı. Kıyafetlerimizin ve odalarımızın bu denli yoğun kokması babam dışında herkesi rahatsız ediyordu. Bize en sıkıntı veren mutfak kısmıydı. Annem istediği her şeyi pişiremiyordu. Çok sevdiğimiz hâlde evimizde hiç balık pişmemişti. Babaannem babamın bu durumuna çok üzülüyor, onun için dualar okuyordu. Annem hastaneye gidip tedavi görmesi gerektiğini düşünüyor, babamsa hasta olduğunu kabul etmiyordu. İş yerindeki durumu evdekinden daha vahimmiş. Beraber çalıştıkları komşumuz Ferit amca anlatmıştı:

“Murat’ın koklama huyundan hepimiz bıktık artık. İki gün üst üste aynı kıyafeti giyenlere laf atıyor. ‘İnsan burada bir saat bile çalışsa hemen terleyip kötü kokuyor hiç iki gün aynı kıyafetle işe gelinir mi?’ diyor. Lafı üstüne alacak olan alıyor, Murat’ın yanından yaka silkeleyerek gidiyorlar. Müdüre ofistekilerle aynı ortamda çalışmak istemediğini, ağızlarının sigara koktuğunu, deodorant kullanmadıklarını, ayaklarının koktuğunu filan söylemiş. Müdür söylediklerini bize anlatınca ağzımız açık kalmıştı. Onunla daha fazla uğraşmak istemediği için ayrı bir oda bile vermişti. Onun odasına girerken bayanlar parfüm sıkarak, erkekler kendilerini koklayarak giriyor. Yirmi beş yıllık memur atsan atılmaz kime nasıl şikâyet etmeli kimse bilmiyor. ‘Psikolog olan yakın bir arkadaşım var gitmek istersen konuşurum senin için.’ dedim. ‘Ben normalim siz pissiniz.’ dedi. Bir daha da bu konu hakkında onunla hiç konuşmadım.” 

Yolu bitirip binanın dış kapısından içeri girdim. Asansör bozuk olduğu için merdivenlerden ağır adımlarla çıkmaya başladım. Üçüncü kattaki evimize çıkarken ikinci kattan sonra yoğun bir yanık kokusu aldım. Kapımızım önüne geldiğimde kokunun bizim evden geldiğini anlamak zor olmadı. “Eyvah!” dedim. “Bu koku… babam… annem…” İçeriye panikle adımımı atmamla eşiğe takılıp kapının önüne düşmem bir oldu. Patırtıyı duyan annem yanıma geldi.

“Kalk çabuk kalk! Başıma ne geldi bir bilsen? Hemen bu kokuları evden çıkarmamız lazım!” Düştüğüm yerden elimi tutup kaldırmadı bile. Yerden kalkıp annemin yanına mutfağa gittiğimde ocağın üstü sütten görünmez vaziyetteydi. Ocağa konulan sütlaç kaynayıp kabarmış ve taşmış her yeri batırmıştı. Yoğun süt yanığı evin her yerine yayılmıştı. Annem telaşlı ne yapacağını bilmez hâlde bir yandan ocağı silmeye çalışıyor, bir yandan bütün pencereleri sonuna kadar açıyordu.

“Niye dikiliyorsun burada kızım, baban gelecek birazdan! Sende şu oda kokularından bol bol sık. Hadi ama uyuşuk olma!” Banyoya yönelmiştim ki kapının deliğinden anahtarla açma sesi geldi. “Babam geldi bile anne!” dedim ama kapıda ki babaannemdi. 

“Sen miydin babaanne babam sandım ödüm koptu.” “Bu koku da ne böyle? Ah, Nurten ah! Ben sana ‘Ocağa sütlaç koydum, bakar ol!’ demedim mi? Yine kiminle konuşmaya daldın da bakmadın ocağa?” dedi sinirle. Annem babaannemin bağrışlarını duyunca çıktı geldi. “Sen ocağa hem sütlaç koyuyorsun hem de bakmıyorsun. Madem bakmayacaktın bana neden söylemedin?” diye çıkıştı. “Ben sana ‘Evde vanilya kalmamış, yan komşudan alıp geliyorum; bakar ol!’ dedim. Sen telefonla konuşuyordun, aklın bir karış havada! Neden taşırdın sütlacı?” “Sen ne ara çıktın evden, hiç duymadım. Çıkacağını bile söylemedin. Sen taşırdın sütlacı Murat’ın korkusundan benim üzerime atıyorsun değil mi?” Tartışma iyice kızışmış, kazana dönen kafam iyice karışmıştı. 

Zilin çalmasıyla hepimiz irkilerek başımızı kapıya çevirdik. Gelen bu sefer kesin babamdı. İşten erken çıkacağını sadece ben biliyordum.  Kapıyı açar açmaz babam: “Evden gelen bu kötü koku da ne?” diye bağırmaya başladı. Ayakkabılarını çıkardığı hâlde elleriyle burnunu kapatmış vaziyette eşikte bekliyor, içeriye bir adım atıyor, geri dışarı çıkıyordu. Babam deliye dönmüş gibiydi, hızla mutfağa gitti. Annemle babaannem hâlâ mutfağın ortasında tartışıyordu. Babamın geldiğini görünce ikisi de sus pus oldu. Şimdi bittik biz, der gibi birbirlerine baktılar. Babam çıldırmış gibi bir anneme bir babaanneme dönüyordu. Kaşlarını çatmış, gözlerinden alev fışkırıyordu. Mutfağın açık balkon kapısından dışarı çıkıp dışardan konuşmaya başladı: “Hangi becerikli bunu taşırdı? Huyumu bildiğiniz hâlde niye başında beklemediniz. Bu yanık kokusu evden kaç günde çıkmaz. Üstümüz, başımız her yer berbat kokacak!” Annem baskın bir sesle “Benim hiç suçum yok Murat! Sakın bana bakma annen koymuş ocağa başında beklemediği için de taşmış!” dedi. Babaannem “Ben Nurten’e ‘Komşuya gidiyorum. Ocağın başında beş dakika bekleyiver!’ dedim.” diye savunmaya geçti. Tartışma yine uzamaya başlamış, babam daha da sinirlenmişti. Bana dönerek:

“Kızım senin geldiğinde babaannen evde miydi, o bakmadığı için mi taştı yoksa gerçekten komşuya gittiğini annene söyledi de annen mi bakmadı?” dedi. Herkes pür dikkat benim vereceğim cevaba odaklanmıştı. İki arada bir derede kalmış gibi önce anneme ve babaanneme sonra babama baktım. Ben geldiğimde babaannem yoktu desem babam anneme kızacak, vardı deyip yalan söylesem babaanneme kızacaktı. Annem kendisinden taraf olmamı isteyen gözlerle bana bakıyordu. Babaannem zaten masum olduğu için rahattı. Babamın sinirleri hâlâ yatışmamış kime yükleneceği konusunda benden cevap bekliyordu. “Ben taşırdım baba! Okuldan gelince canım sütlaç istedi. Ocakta olduğunu unutunca da taştı. Özür dilerim.” dedim. Annem ve babaannem donmuş hâlde bana bakıyordu.

“Bu mümkün değil kızım daha okul üniformalarınla duruyorsun. Eve gelişinle bunu koyman sonra taşırman mümkün değil! Yalan mı söylüyorsun?” Yalan söylediğimi anlayan babam kokuyu bile alamayacak kadar sinirlenmiş, balkondan içeri girip bana doğru yaklaşmaya başlamıştı. Bu durum annemi korkutmuş olacak ki önüne geçip durdu: “Bütün suç benim Murat! Annen bana söyledi. Ben tamam, dedim ama telefonda konuşmaya dalınca unuttum işte… Senin vereceğin tepkiden korktuğum için ben de yalan söyledim.”

“Böyle yalanlar söyleyecek kadar mı çok korkuyorsunuz benden?” Herkes sessiz kalmış başını öne eğmişti. Babamın çatık kaşları düşmüş siniri bir anda geçmişti. Alçak bir ses tonuyla: “Benim titizliğim size bu kadar korku veriyorsa gerçekten bu normal olmayabilir. Şu anda ben bile kendimden korktum.” deyip kapıyı çarparak evden dışarı çıktı.

O gidince annem, babaannemden özür dilemiş, her şey tatlıya bağlanmıştı. Peki, babam nereye gitmişti ve şu an ne düşünüyordu? Akşam olmuş babam hâlâ gelmemişti. Endişeyle Ferit amcayı aramaya karar verdik. Ferit amca: “Baban yanımda canım merak etmeyin. Psikolog olan arkadaşım hakkında bilgi almaya gelmiş. Evdeki koku biraz dağılsın diye bekliyor.” dedi. 

(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Aralık 2024)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 219. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 219. Sayı