Yapraksız Dalların Yeşil Nağmesi


 01 Haziran 2025


Kara zurnanın tiz sesi insanları evden dışarı çıkarıyor, büyüleyerek düğün evine doğru yönlendiriyordu. Ayaklar, bu sesin kaynağına doğru karınca sürüsü misali akın ediyorlardı.

Suna kadın, ellerini koynunda kenetleyerek düğün alanının bir köşesinde, yüzüne, gözlerine dünyanın ıstırabı çökmüş olarak öylece bekliyordu. Kara zurnanın sesi kara bir rüzgâr gibi iç dünyasını dalgalandırıyordu.  Az önce bu ses onu da hasta yatağından kaldırarak düğün alanına çekip getirmişti. Fakat yaşlı kadın şimdi onu hasta yatağından koparıp getiren bu zurnanın sesini değil, tamamen başka, şimdiye kadar duymadığı çok uzaklardan bir ses duymaktaydı. 

Kimse onun düğünlerde eğlendiğini hatırlamazdı; düğün alanının görünmeyen bir köşesine sinip gizlice dinler, sonra da sessiz sedasız çekip giderdi. 

Suna kadın bu sesin sihriyle büyülenerek her şeyi unutmuş, bu sesten başka hiçbir şey duyup hissetmez olmuştu. Peki, içi­ni, ru­hu­nu altüst eden bu ses nereden geliyordu böyle? Bir­den bire hayali çocukluk yıllarına kanatlandı, hafızasının uzak, çok uzak karanlıklarında adeta bir ay doğdu.

Güneşli bir bahar günü, ağaçların pembe beyaz çiçekler açtığı zamanda, minik Suna arkadaşlarıyla saklambaç oynuyordu; koşarak dut ağacının iri yeşil yapraklı dalları arasında saklanmıştı, ne kadar arasalar da onu bulamıyorlardı.

Bugünkü gibi hatırlıyordu.

Son­ra çocuklar, yorulup elden ayaktan düşünceye kadar onu aramışlardı. Arkadaşları, bin pişman evlerine dağılmak isterken Suna, bağırarak dalların arasından yere atlamış, çiçekli elbisesi kuru bir dala takılarak yırtılmış, o da dengesini kaybederek başı üstüne düşmüştü.

Bun­ları da hatırlıyordu. 

Suna, iyileştikten sonra da saklambaç oynamaya devam ediyordu. Yıllar geçtikçe, çocuklar birbiriyle yarışırcasına büyüyorlardı. Bir tek Suna büyümüyor, boyu uzamıyor ama onun yerine kamburu, inadına daha da belirgin hale geliyordu.

Şimdi o günleri hatırlarken ürkek bakışlarla düğün alanını seyrediyordu. Gelini, yüzüne duvak örterek baş tarafta, nedimelerin arasına oturtmuşlardı. Yakından tanıdığı bunca insanın arasında ansızın bir yalnızlık, bir gariplik hissetti. Geri dönmek, koşup uzaklaşmak istese de bırakıp geldiği ölüm döşeğinin soğumasından korktu, ancak bu korku, bu endişe birkaç saniye sürdü. Yeniden o esrarengiz sesin, o havanın büyüsüne kapıldı.

Suna, bu sesi, uzun zamandır duymuyordu. Şimdi bu ses ruhuna ve kalbine yayıldıkça dünyaya, yüzüne ve gözlerine çökmüş acılar gölge gibi, duman gibi çekilip uzaklaşıyordu. Su­na kadın gençleşiyor, güzelleşiyordu. Sanki düğün havasını Ka­ra Se­mi­d’in oğ­lu La­tif­ ile çoban kızı Gül­sü­m için değil, Ye­tim İs­mi ile kendisine ça­lıyorlardı.

Bembeyaz ay ışığına bürünmüş bunaltıcı ağustos gecesi, bir zamanlar dalından düştüğü işte bu yeşil yapraklı dut ağacının altında, Ye­tim İs­mi savaşa gideceğini söyleyerek onunla helalleşmişti. Dönüp geleceğini ve kendisini beklemesini sıkı sıkıya tembih ederek döndüğünde çalışıp para biriktireceğini, ev bark salıp anlı şanlı düğün yaptıracağını söylemişti. Şimdi Suna kadın, Ye­tim İs­mi’nin savaştan dönmediğini, onun yolunu beklerken kamburunun biraz daha büküldüğünü unutmuştu. 

Suna kadının yaşıtlarından kimse sağ kalmamıştı. Yalnız o, Ye­tim İs­mi­’nin yolunu göz­leye gözleye felekten biraz daha mühlet istemişti. Şimdi bu mühlet de bittiği için Suna gözlerini yollardan çekmiş, dünya ile helalleşerek ölüm yatağına girmişti. 

Ka­ra zur­nanın sedası yeri göğü inletiyordu. Kız­lar, ge­lin­ler el ele, kol kola halay çekiyorlardı. Su­na kadının gözü kimseyi görmüyordu ve kimse de Suna’yı görmüyordu. Bu ses iliklerine, kemiklerine yayılıyor, kemikleri kendiliğinden oynamaya başlıyordu.

Ka­ra zur­na, oy­na­yan­la­rı yorup bir bir meydandan çıkarıyor, bitkin halde sandalyelere yönlendiriyordu.

Mey­dan ta­mamen boşalmıştı. Zur­na­cı Ka­ra, hüzünlü bir hava çalmaktaydı. Bu dertli havayı öyle bir coşkuyla çalıyordu ki sanki bu kara zurna bir anda boğum boğum yaprak açacaktı. Öyle dertli bir biçimde çalıyordu ki oynamak isteyenler müziğin büyüsüne kapılarak kendilerinden geçiyor, oynamaya takatleri kalmıyordu.

Bir süre sonra, zurnacı yoruldu ve çalmaya ara verdi.

Suna kadın, yerinde duramıyordu, eli kolu, ayakları oynuyor; yüreği, göz bebekleri oynuyordu.

Su­na kadın ne kadar uğraşsa da kendine hâkim olamıyordu. Bir anda kendini meydanın ortasında buldu. Kambur Suna, müziksiz oynuyordu. Zur­nacı, hayretler içindeydi. Zur­nası di­zi­nin üs­tün­de, ağ­zı açık biçimde bekliyor, gül­sün ­mü, ağ­la­sın mı, yoksa çalmaya devam etsin mi bir türlü kestiremiyordu.

Zur­na­cı, bir anda kendini toparladı, par­mak­la­rı­nı gezdirerek kadının oyununa uygun ahengi yakalamaya çalıştı. An­cak ne kadar uğraşsa da oyunun ritmini yakalayamıyordu. Kadın, kendi havasına oynuyordu. Hiçbir aletle çalınması mümkün olmayan o büyülü havaya oynuyordu.

Suna, gelinin karşısına geçip oynuyor, sanki gelini kovarak düğün alanından çıkarmak istiyor, fakat çıkaramıyordu. Sanki geçip gelinin yanında oturmak istiyor, ama oturmuyordu. 

Çoban kızının göz­lerinden sicim gibi yaş akmaktaydı. An­cak bu gözyaş­la­rı du­va­ğın altından gö­rün­müyordu. Birisinin gelip Suna’nın kolundan tutup onu durdurması gerekiyordu ama kimse gelmiyordu. Birisi gelip Suna’yı düğün alanından çıkarmalıydı ama kimse yaklaşıp çıkarmıyordu, herkes hayret içinde bu oyunun sonunu beklemekteydi. 

Kadın oynadıkça düğün alanındakiler de seviniyordu. Bir­den kadın oynaya oynaya gülmeye başladı ve yavaş yavaş etraftaki herkes ona katılınca düğün alanını gürültü bürüdü. Kadını gören herkes kahkahayla gülüp kendinden geçiyordu.

Suna kadın kahkaha atarak oynamaya devam ediyordu. Dünya dağılsa umurunda değildi. Zur­nacı, hâlâ kadının oynadığı havayı bulamadığından acayip bir müzik çalmaktaydı. Son­ra kadın oynayarak meydandan çıktı.  Düğün evinin karşısındaki bahçeden atlayarak avlu kapısına yöneldi. Oynaya oynaya köyün ortasından geçen beyaz yola çıktı.

Düğündekiler Suna kadının peşine takıldılar. Su­na yalınayak oynuyordu, yırtık lastik ayakkabıları, ayaklarından çıkıp bir yerlerde kalmış, köhne siyah örtüsü boynundan düşmüş, bir tutam bembeyaz yumak gibi olmuş saçları yukarı kabarmıştı.

Zur­na­cı Kara, acayip havasını çalarak kadına ulaşmaya çalışıyor, ancak ulaşamıyordu. Köy halkı Suna’yı geri döndürmek istiyor ama yetişip döndüremiyordu. Su­na kadın oynaya oynaya çekip gidiyordu. 

Suna kadın, oyun sırasında birden dikelip durdu; sırtındaki kambur tamamen kayboldu. Şimdi dimdik oynuyordu. Sabahtan beri iki büklüm bir ihtiyar iken şimdi fidan boylu bir kadın oluvermişti. 

Suna kadının dikelmesiyle birlikte, zurnacı Kara’nın çaldığı o acayip hava dudaklarında, parmaklarının ucunda donup kaldı. Şimdi Suna’nın kulaklarında o hava, daha açık duyulmaktaydı. Ve Suna deli bir ihtirasla oynamakta olduğu bu oyunuyla sanki dünyayı terk etmek, bir büyü, bir sihir gibi ortadan kaybolmak istiyordu.

*          *          *          

Yarın, yeryüzüne dünyanın en garip gecesi doğacaktı. Akşamdan başlayan sonbahar yağmurları bir hafta ara vermeden yağacak, evleri, ağaçları, yolları baştanbaşa yuyup yıkayacaktı.

Suna kadın bunu bilmiyordu. 

Yarın ge­ce, Ye­tim İs­mi onu dut ağa­cı­nın al­tı­na ça­ğı­­ra­­cak, kolları ara­sı­na alıp bir türlü ara vermeyen sonbahar yağmurlarının hazin nağmesini dinleyerek gece boyunca avutacaktı.

Su­na kadın bu­nu da bil­miyordu.

Yarın gece, soğuk sonbahar yağmurlarının altında, dut ağacı son gazellerini de dökecek ve bir daha yaprak bitirmeyecekti. 

Su­na kadın bu­nu bil­meyecekti.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 222. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 222. Sayı