HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
NIKA ZHOLDOSHEVA 2
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 3
HİDAYET ORUÇOV 4
SEYFETTİN ALTAYLI 5
Kardeş Kalemler 6
Emrah Yılmaz 7
Bazen yoldan geçerken ağabeyimin evine uğrarım. Bir gün yine içeri kafamı uzatıp yengemden: “Abim bir yere mi gitti?” diye sorduğumda, “Abini bilmez misin? Tatil olur olmaz hamama koşar. Ter dökmek ister. Artık ne teri döküyorsa! Hani, şu diğer sokaktaki komşunun duvarları yosun tutan hamamı var ya, orada işte. İstersen, abinin dili bağlanmadan, gözleri dönmeden eve getir! Komşu da gevezenin teki. Tam da canlı cenaze gibi. Bırakmaz abini,” dedi yüzünü ekşiterek. Bir daha geldiğimde, yengem “Abim nerede?” dememi beklemedi bile. “Hamam dedin mi en iyisine gitmek lazımmış. Geçen abin bacanağıyla beraber daha güzel, temiz bir hamama gittiler. Özü de, sözü de düzeldi. Konuştuklarını duydum, “Maşallah!” dedim. Eski günler arkada kaldı. Hamam da, tam hamam gibi. Orada başlayan konuşmaları evde devam etti. Ne hoş sohbetti o!” dedi gülümseyerek. Yine pazar günü evlerine uğradım. O gün gülümseyerek konuşan yengem: “Senin ağabeyin hamama değil, merkezdeki tek odalı saunaya gitti. Geçen saunada birisiyle görüşmüş. Devlet kuşu başımıza kondu… Saunaya gidenler tekin insanlar değillermiş. Onlarla sık sık görüşerek çok şey anladı, çok şey kavradı. Saunadan döndü ğünde sanki orada cilt cilt kitap okumuş gibi hava estirir. Devlet kuşu… Evet, saunada tanıştığı bir adam ağabeyine yüksek maaşlı iş bulmuş,” diye mart gibi yandı, nisan gibi övündü. Bir gün ağabeyimle karşılaştım. Telaşlıydı. Acele ettiğini elindeki havlu sabun dolu çantasından anladım. Anlaşılan bana vakit ayıramadı. Eve sessizce girdim ise de, yengem: “Kimin ne bildiği var bu dünyada? Daha önce haberim vardı, ama şu hamamların da çeşit çeşit olduğunu nereden bilelim. Bugün o hamamın en kralına gitti. Geçen demiştim, abin tek odalı saunaya gittikçe devlet kuşu başımızdan ayrılmaz oldu… Aslında, senin akıllı ağabeyin adam gibi adamları buldu, onlarla nasıl dostluk kurdu bir bilsen… Adamın ufku genişledi, kültürü yükseldi. Şu anki konuşmalarını bir dinlesen… Övünmek çörtük, yel esti gördük derler ya, öyle olmasın ama o adamların verdiği işlerini çok beğendim. Sağlık olsun! Eskiden ayda bir çıktığım alış-verişe şu anda her hafta gidiyorum,” dedi gözleri parlayarak. Sonra yengemle mağazanın önünde karşılaştım: “Yarın günlerden Pazar değil mi? Abinin hamama götüreceği şeyler almıştım. Anlarsın ya. Abin artık büyüdü, az kaldı bakalım. Artık işler hayal meyal değil, gerçek oldu!” dedi yine övünerek. Çoktan evlerine uğramamıştım. Yine içeri daldım. Yengemin yüzünde fırtına esiyordu. “Sen mi geldin?” dedi kaşlarını çatarak. “Yazı tura hamamı şahtı şahbaz oldu! Bir üst düzey grubun üyesi olmuştu zavallı. Onlarla hamama giderdi. O gün onlar hamamda kavgaya tutuşmazlar mı? Abin de yumruk yedi. Sonra saunaya kapatıp işkence ettirmişler. Az kalsın ölecekti… Kan revan içinde hastaneye götürdüler, sonra zar zor ayılınca eve getirdik. Ne yapalım, olan beline oldu. Yürüyemiyor… Yıkansın diye şu duvarı yosun tutan komşunun hamamına götürmüştüm… Canlı cenaze gibi olan komşumuz gevezenin teki. Abinin dili bağlanmadan, gözleri dönmeden eve getir bakalım!” dedi yüzünü buruşturarak. ÇORAP İldebay’ın sekreter kızı: “Efendim, size Herif Başezer isminde birisi geldi. İçeri girmeden buradan ayrılmam diyor,” dediği anda İldebay’ın nefesi daraldı. Herif, aynı soydan, aynı boydan gelen kardeşidir. Aşırı eleştirici, dik başlı, inatçı biridir. Herif’in merhum babası İldebay’a iş bulmuş büyütmüştü. Hatta bu makama o oturtmuştu. İldebay evladının başı boş gezdiğini bilirdi. Bir türlü iş bulamadığından da haberi vardı. Ne de olsa, yardım etmeyi borç bilerek, “Buyursunlar!” dedi. Hoşbeş merasimi yerine getirildikten sonra kardeşine dönerek: “Pekala sen nasılsın?” diye resmiyetini bozmadan sorunca: “Delik çorabımla avare dolaşıp duruyorum işte…” diye o da hiç beklenmedik cevap verdi. İldebay bir-iki kelimeyle dik oturan inatçı kardeşine nasihat etmek isteyince: “Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut… Kimin parası, kimin duası… Veren eli kimse kesmez!” diye kaşlarını çatarak sözü allayıp pulladı. İldebay: “Bir iş bulalım sana, kendine iyi bak,” diye uğurladı. Kardeşi bir daha geldiğinde: “Nasılsın?” diye sorduğunda, kısa cevap vermekle yetindi: “Çorabım yamalandı, eski arabayla dolaşıyorum...” İldebay dikkatli olması gerektiğini, bela ansızın gelebileceğini söyledi. Fakat kardeşi “Sakla samanı, gelir zamanı”, “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy”, “Demir tavında dövülür” demez mi? Onu duyan İldebay: “Belanın nerede olduğu belli olmaz!” diye ekledi ve yeni bir iş buldu kardeşine. Kardeşi artık gelmez oldu. Gelse de, boşuna gelmeyeceğini de iyi bilirdi. Fakat bir gün yine odasına daldığında, İldebay eskisi gibi değil farklı kelime seçerek sordu: “Ne haber kardeşim?” “Arabama diyeceğim yok, gönlüm rahat. Fakat evin darlığına dayanamaz oldum...” dedi. Eskisi gibi dik başlı değildi, biraz yumuşamıştı doğrusu. İldebay yumuşamasına memnun oldu ve çoktan aklında bulundurduğu işi verdi. Yine kayboldu. Ortalıkta görünmez oldu kardeşi. Fakat bir gün geldiğinde, İldebay çok ciddiydi: “Nasılsın bakalım?” dedi. “Evi genişlettim, gelininiz çok memnun! Fakat baş belasının ıvır zıvırı biter mi? Arsa alalım ve vila yapalım diyor,” diye tebessüm etti. İldebay’ın gücü yetmez değildi, yeterdi. Yine bir iş buldu. Ondan sonra kardeşinden ne ses kaldı ne seda, ortadan kayboldu... arattırmak isteyince kendisi değil, gelini geldi. İldebay birdenbire: “Kardeşim iyi midir?” diye sormuştu ki, gelini bir kağıt parçasını uzattı. Hemen okumaya başladı: “Hapisteyim... çorap örüyorum... dikiş yapa yapa hapishanedeki fabrikatörün yardımcısı oldum. Amcacığım, n’olur yardım edin, alın teriyle kazanmanın ne olduğunu anladım. Buradan çıkar çıkmaz eski işlerimi bırakıp sadece çorap öreceğime dair söz veriyorum!” diye kısa kesmiş.
YOGA
Bahçeli evimin komşusuyla çok nadir görüşürüz. O, yüksek makam sahibidir, hükümette çalışıyor. Genelde kimseyle görüşmez. Fakat bazen bahçesinde mangal yakarken işaret ederek beni davet eder. Boşuna davet etmez tabi ki, dertleşmek isterse… Bu sefer yine davetliydim. Pişen et parçasını ağzıma götürürken, “Yeni başbakan nasıl?” diye merakımdan sordum. “Aklı fikri futbol. Top dedin mi, adam hiçbir şeyin umurunda değil. Boş zamanında hep futbol stadında koşar. Kendisi de tam spor adamıdır. Kan ter içinde topun peşine düşer. Hiç usanmaz… “Gittiğin yer kör ise, gözünü yum da bak” derler ya, bizler de düşmüşüz topun peşine, koşturuyoruz başkanımızın neşesine,” dedi. Avlusu çeşit çeşit toplarla, küçük futbol kalesiyle, yani futbola ait herşeyle doluydu. Hatta kendisi bile futbol formasını giyerek her gün sabah erken saatlerinde koşar, çocuklar gibi ordan oraya zıplayıp topları tekmelerdi. Bir gün başbakan istifa edince bizimki topun peşini bıraktı. Bıraktığı gün avlusunu alt üst etti. Kaleyi yıktırdı. Dümdüz bir alana çevirdi. Böylece ikiüç gün içinde avlusu tenis kortuna dönüştü… Meğer yeni atanan başbakan dünyaya gözlerini tenisle açmış… Eskisi daha iyimiş. Şuankisi ise, baş belasıymış; bakanlarını koşturarak günde iki kere tenis oynatmazsa, yediği yemeği hazmedilmezmiş. Komşum her zaman olduğu gibi yanına gelmem için eliyle işaret etti. Sonra elime raket tutuşturup beni rakip yaptı. Böylece bir gün topa vurarak tenis oynarken, “Başkanla bu şekilde yakınlaştım. Güzel oynarsan, işinde de kazançlı olursun,” diye sırrını da aktarmıştı. Komşumun sayesinde bir süre tenis oynayarak şeklim değişti. Sağlığıma da yaradı. Fakat bu eğlenceli oyunumuz da bir anda iptal oldu. Meğer başbakanın istifa etme zamanıymış... Değişim kış mevsiminin en soğuk günlerine denk geldi. Komşumdan kaçar mı, hiç kuş uçurur mu? Çok geçmeden ayaklarına kayak bağlayarak kaymaya çıktı... Meğer yeni baş bakan kayağın süvarisiymiş. Komşum: “Çocukluğumda kayardım, ama epey zaman geçti. Başka çaresi yok, kendimizi zorlayacağız. Öğrenmek hiçbir zaman geç değil. Nasıl olsa yapılması gerekir,” dedi rahatsız olduğunu hissettirerek. Bir taraftan çocukları elinden, diğer taraftan atı çeke çeke komşum çok kısa süre içinde iyi bir kayakçı oldu. Acaba, bizler başbakanı değiştirmede dünyada birinci miyiz? Yaz mevsimine doğru komşum: “Yardımcı olur musunuz!” dedi sıkılgan bir şekilde. Öğrendiğim kadarıyla, yeni başkan eskiler gibi sporu seven birisi değilmiş. O sadece yazısıyla uğraşırmış. Dizi dizi yazı yazmayı severmiş. Böylece komşuma destek vermek amacıyla hem yaptığım iş itibariyle yazının nasıl yazıldığını öğretmeye başladım... Nasıl olsa, “dazlak adam” hükümette boşuna çalışmaz. Birkaç yazısını ağaçları budar gibi düzelterek onu iyi bir gazeteci olarak yetiştirdim. Eski tecrübelerine bir de yazı yazma yeteneği eklenince, komşumun başına adeta devlet kuşu kondu; daha yüksek makama tırmandı. Dönüp duran dünya işte, hükümetteki değişikliği milletten önce komşumun uzun süre uğramadığından anladım. Komşumdan ne ses vardı ne de seda... Hal böyle olunca hatırını sorayım diye evine içeri girdim. Evindeymiş. Fakat yatakta başı sarılı bir şekilde yatıyordu... Yine eliyle işaret ederek yanına oturturdu. Çok şükür, konuşuyordu. Ben daha sormadan kendisi anlatmaya başladı... Meğer, hükümette neler olmamış ki... Kimler gelmiş kimler geçmiş... Özellikle hükümetin son başkanı, manevi alemin zirvesinde dolaşan adammış. Hükümet tarihinde hiç görülmemiş şey, adam meşhur bir yogacıymış. Böylece, hükümet mensupları işlerini meditasyonla başlayarak, çocuk duruşundan köprü pozisyonuna, kartal uçuşundan üçgen hareketine kadar egzersizler yaparak bedenlerinden ayrılırcasına huzura kavuşurlarmış. İşler “emrivaki” olunca, her ne kadar “şap ile şarap bir değilse” de, “itle yatan, bitle kalkar” ya, komşum da yılan gibi eğrilirim, maymun gibi ayağımı başımın üzerine koyarım dedi, fakat eninde sonunda baş aşağı düştü... “Akıbetimiz hayırlı olsun!” dedi dertli komşum. Bu baş nelere şahit olmadı ki, bir deyoga eksikti. Farklı makamların peşindeydi zavallı. Komşuma yeni hükümetin gelmesini beklemesi gerektiğini söyleyerek sağlık diledim. Nasıl olsa, iyileşince işine devam eder. Çabuk iyileşmesi için dua ediyorum...
İRİ DİRİ DİLENCİLER
Meşhur tiyatronun bir dönemde çok iyi bilinen sanatçıları, “pazar ekonomisi” herkesi hususiyle kültür ve sanat adamlarını “felç ettiği” zaman, farklı alanlara dalıp “çul da giyerek sallandılar”. Böylece sanatlarını “dilenciliğe” sattıklarından hiç pişman olmadılar. Trenlere binerek yolcuları eğlendirdiler. Özellikle zenginlerin binebileceği “Tulpar” treninde neler neler yaşadılar... Sanatın sayesinde nice zorluklara katlanarak kırk yamalı elbiseler giydiler. Bazen göz yaşlarını tutamayıp seyircileri ağlattılar. Hey yalan dünya! Güçlü hitabetleriyle, zengin dilleriyle nice katılaşan kalpleri yumuşatabildiler... O gün iki kişiydiler. Trenin birinci vagonunun önünde kondüktörle başbaşa binmek istediklerini söyleyerek “ince hesaplarla” ilgili fısıldaşıp duruyorlardı. Kondüktörle anlaştıktan sonra biri diğeri şöyle dedi: “Geçen gittiğim tatil köyü her ne kadar “kör itin öldüğü yerde” de olsa, oraya uçak varmış. Altı saatte vardık. Oteli ise, krallara yakışır. Masal gibi geçti on gün. Çoluk çoğumuz biraz hayat yaşasın diye daha beş günlüğüne nazlana nazlana kaldık.” “Öyle ise benim erkenden gidip gelmem daha iyi olmuş. Ortanca oğlum evlendi. On günümüz düğün için hazırlıklarla bir anda geçti... Kazakların akrabaları çoktur bilirsin. Düğüne beş yüz kişiyi davet ettik. O kadar adamı alacak restoran bulamayınca ikiye bölerek iki gün düğün yaptık... Başkasını bilmem, ama atın fiyatı iki yüz bindi. Dört at kestirdik. Ki herkese yetsin diye… Sonra en büyük vazifemi yaptım: Oğul ve gelinime daire aldım.” “Az önceki araban “Mercedes” değil miydi? Bende onun en iyisi var. Karagandı’ya tren istasyonuna gönderdim. Burada işlerimiz bitince Karagandı’ya kadar trenle gider, oradan Almatı’ya arabama biner yola çıkarız. Çok hızlıdır namussuz, şu treni bile yarım yolda bırakır. Erkenden Almatı’ya vardık mı, n’olacak Aladağların eteklerinde güzelce gün geçirir, ondan sonra tekrar “Tulpar” trenine bineriz.” “Hadi bakalım, tren harekete geçti. Bu sefer güneş gözlüğünü ben takarım. Dilimi de ısırdım. Dilsiz aptalım artık. Rölüme girdim. Sen konuş. Sıra sende. Ağla, sızla...” “Yolunuz açık olsun, saygıdeğer yolcu kardeşlerim! Kimin ne muradı varsa, Allah versin! Bizler Allah’ın zavallı kullarıyız. Ecel aman verirse, sayenizde hayatta kalacağız. Ateş düştüğü yeri yakar. Evimize ateş düştü. Allah başınıza vermesin! Bir ayağı pazarda, diğer ayağı mezarda olan yaşlı ninelerimiz var, dilsiz dedelerimiz var. Yetim kalan çocuklarımız, ay ay... Kardeşim dilsiz, kimsesiz kaldı. Hayatta zor duruyor. Ey, fedakar, cefakar, vefakar kardeşlerim! N’olur yardım edin! Sizler milletimizin en hayırlı evlatlarısınız! Yardımlarınızı esirgemeyin...”
Berik Sadır
Kazak Devlet Üniversitesi Filoloji fakültesinden mezun olduktan sonra “Leninşıl Jas” (şu anda Jas Alaş) Gazetesinde çalışmaya başladı. 1982’de “Kazak Edebiyatı” Gazetesinde, 1987’de “Ara-Şmel” Dergisinde görev yaptı. 1990’da çocuklar gazetesi “Ulan”da, “Tamaşa” ve “Baurcan Şov” Komedi Tiyatrolarında editörlük yaptı. 1996’dan itibaren “Egemen Kazakistan” Gazetesinde “Söz Soyıl” ana başlığı altında mizah yazıları derlemektedir. 1987’de “Ne diyelim?” mizah öyküler mecmuasına yazdığı öyküleri girmiştir. Ondan sonra “Ek Beyin”, “Biz Dedikodu Yapmayız”, “Düşünce Vuruşu”, “Hey Gidi Ömür!”, “Sosyalizm Komedisi” gibi kitapları yayınlandı. Kazakistan Kültür Emektarı Unvanına Sahip. Kazakistan Yazarlar Birliği’nin Üyesi. Kazakistan Gazeteciler Birliği Ödülünü birkaç defa kazanmıştır.