HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
KEMAL BOZOK 2
SEYFETTİN ALTAYLI 3
İSMAİL DELİHASAN 4
VILAYET GULIYEV 5
Ece Türköz Oğuz 6
Kardeş Kalemler 7
Her hafta aynı çay bahçesinde, aynı masaya otururlardı. Ayşe, annesi için sandalyeyi çeker, çantasını yanına koyardı. İnce belli bardaklardan yükselen çay buharı, geçmişten kopup gelen anılar gibi havada asılı kalır; sanki birazdan dokunsan dağılacak, ama bir türlü dağılmayan bir sis gibi ikisinin arasına yerleşirdi.
“Burası çok tanıdık,” dedi anne. “Ama ilk kez geliyorum galiba.” Ayşe gülümsedi. İçinde bir yer sızladı. Bu cümleyi artık kalbiyle ezbere biliyordu.
“Hayır anne, her hafta buradayız.”
Anne, oturdukları yeri dikkatle inceledi. Sanki hatırlamak için değil de, ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu.
“Bu yeri ben mi seçtim?”
“Evet,” dedi Ayşe. “Sen seçmiştin. Gölge oluyor diye.”
Anne bir an durdu. Gözleri bir noktaya takıldı. Sonra doldu.
“Gölgeyi severdim… Baban ise hiç sevmezdi.”
Ayşe’nin içi ürperdi. Babası hakkında ilk kez bu kadar açık, bu kadar sahici bir iz çıkmıştı annesinin hafızasından. Sanki karanlık bir kuyunun dibinden yukarıya bir taş atılmıştı.
“Hatırlıyor musun, anne?” diye fısıldadı; sesi, kendi kulağına bile yabancı geldi.
Anne cevap vermedi. Çayı masaya koyarken eli titredi; bardak devrildi. Çay, Ayşe’nin eline döküldü. Canı yandı. Ama bu acı, içindekinin yanında neredeyse yok sayılırdı.
Anne birden bağırdı:
“Benim kızım nerede?”
Çay bahçesindeki herkes dönüp baktı. Ses, bir çığlık değil, bir kayboluştu. Anne ayağa fırladı, etrafına bakındı.
“Küçüktü… Saçları siyahtı… Kayboldu!”
Ayşe’nin kalbi göğsünü parçalayacak gibi çarptı. Ayağa kalktı, annesini omuzlarından tuttu.
“Anne! Ben buradayım. Kızın benim.”
Anne, Ayşe’ye baktı. Uzun uzun… Gözleri bir yüzü tanımaya çalışır gibi değil, bir yüzün içinden geçip gidecekmiş gibi dolaştı.
Sonra, bir tokat gibi indi o cümle:
“Yalan söylüyorsun. Benim kızım daha çocuk.”
Ayşe’nin dizlerinin bağı çözüldü. Dünya bir anlığına kaydı altından. Ama ağlamadı. Ağlarsa annesi daha çok korkardı. Kendini tutmak, bu hikâyede onun payına düşen en ağır şeydi.
“Evet,” dedi sakin bir sesle. “Ben büyüdüm. Sen beni büyüttün.”
Anne bir an sustu. Sanki o cümle, kapalı bir kapının önünde bekledi. Sonra dizlerinin üzerine çöktü.
“Bulamadım…” dedi ağlayarak. “Her yere baktım… Seslendim… Ama yoktu.”
Ayşe de onun yanına çöktü. Başını annesinin göğsüne bastırdı. Bir zamanlar sığındığı o yer, şimdi yabancıydı ama hâlâ tek sığınağıydı.
“Buldun, anne,” dedi titreyen bir sesle. “Ben buradayım. Hiç gitmedim.”
Uzun bir sessizlik oldu. Rüzgâr, çay bahçesindeki yaprakları savurdu. Sanki zaman da onların etrafında ağır ağır dolaşıyordu.
Anne, yavaşça Ayşe’nin saçlarına dokundu.
“Sabahları hep okula gitmemek için ağlardın,” dedi.
Ayşe’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. Bu, hatırlanmak değildi belki… Ama unutulmamış olmak gibi bir şeydi.
“Evet, anne… Ama yine de giderdim.”
Anne derin bir nefes aldı. İçindeki fırtına, bir anlığına durulmuş gibiydi. Sanki hatırlamakla unutmak arasında ince bir yerde asılı kalmıştı.
Sonra bakışları yine boşlaştı. O ince bağ koptu.
“Affedersiniz,” dedi usulca. “Sizi birine benzetiyorum.”
Ayşe’nin içi bir kez daha sessizce yıkıldı. Ayağa kalktı. Sabırla annesinin çantasını aldı, sandalyesini çekti. Elini tuttu. O eli artık onu tanımıyordu ama yine de bırakmadı.
“Eve gidelim mi?” dedi.
Anne başını salladı.
“Annen bekler.”
Ayşe gülümsedi. Bu kez gülümsemesi yüzünde değil, sadece bir hatıra gibi kaldı.
“Evet,” dedi. “Bekler.”
Kendilerine bakanlara aldırmadan sessizce çay bahçesinden çıkıp eve doğru yürüdüler.
(AYB Balkanlar Çevrim İçi Yazarlık Atölyesi, Mart 2026)