Yolcu


 15 Ağustos 2026

Güneşin kızıl şafağı Karakum'un kum tepelerinin ardında kayboluyordu. Çöle serinlik çökmeye başlamıştı. Rüzgârın esmesiyle kumların üzerinde oluşan güzel dalgacıklar, adeta tabiatın çizdiği bir resim gibi görünüyordu. Yaşlı Allaberdi Ağa, eyvanın kenarında, eski bir halıcığın üzerinde otururken dumanı tüten yeşil çayından yavaşça bir yudum aldı. Onun yüzündeki kırışıklıklar, çölün tarihini ve hayatın karmaşık yollarını anlatıyor gibiydi.

Yanında oturan torunu Batır’ın gözlerinde ise bambaşka bir dünya vardı. Onun bakışlarında belirsiz bir hüzün, korku ve aynı zamanda bir sabırsızlık hissediliyordu. Yarın sabah erkenden Batır, köy durağından kalkan otobüse binip büyük şehre gidip eğitim almak için uzun bir yola çıkacaktı. Bu, onun hayatında ilk kez ailesinden ve kendi tanıdık çevresinden uzakta yapacağı bir yolculuktu.

“Defterini kalemini, eşyalarını hazırladın mı oğlum,” diye sordu Allaberdi Ağa, sakin ve şefkatli bir sesle. Onun sesi aslında çok yüksek çıkmasa da bozkırın sessizliğinde ayrı bir ağırlıkla yankılandı.

“Evet, dede. Her şey hazır, annem kıyafetlerimi de yerleştirdi,” diyerek Batır yüreğindeki endişeyi dışarı vurmaktan korkar gibi aşağı baktı. Ancak kısa bir sessizlikten sonra, o içindeki en büyük korkuyu daha fazla gizleyemedi: 

“Ama dede içimde bir korku var. Gideceğim yer nasıl olacak, ne yaparsam başarılı olurum? Bu yol bana ne getirecek? Ben orada tek başıma nasıl yaşayabilirim?”

Allaberdi Ağa pamuk gibi ak sakalını yavaşça sıvazladı. O torununun yüzündeki korku ve şüpheyi (endişeyi) zaten çoktan hissetmişti. Kurumuş dudaklarını kıpırdatarak sakince konuşmaya başladı:

“Oğul, yolculuk sadece bir duraktan bir durağa geçmek, bir şehirden başka bir şehre varmak değildir. Türkmen için yol kaderdir. Yolculuk ise insanın kendi içine yaptığı en uzun, en derin seyahattir. Yola çıkan insan hiçbir zaman eski insan olarak geri dönmez. Yol seni pişirir, olgunlaştırır; nerede yanlış yaptığını, doğru yolu öğretir. Kum tepelerine bak, rüzgâr onları değiştirir ama kum yine aynı kumdur. Yol da senin karakterini değiştirir, ama kalbini temiz tutarsan o seni daha da yüceltir.”

Batır, dedesinin sözlerini dinleyince içi biraz olsun rahatlamış gibi hissetti. O gece bozkırın semasındaki yıldızları seyrederek uzun süre uyuyamadı. Doğacak olan yeni gün, onu bambaşka bir dünyaya alıp götürecekti.

*          *          *

Ertesi gün sabah erkenden, bozkır henüz uyanmamışken Batır, elindeki valiziyle köy durağında bekliyordu. Annesi sevgiyle onun arkasından su serpti, dedesi hayır dua etti. Otobüs büyük bir gürültüyle çalıştı ve bozkırın içinden kıvrılarak geçen asfalt yola doğru hareket etti. Aracın cam kenarında oturan Batır, köyünün, kum tepelerinin ve ak evlerin gitgide küçülüp en sonunda gözden kayboluşunu izledi. 

Batır şehre geldiğinde kendisini başka bir gezegendeymiş gibi hissetti. Gürültü patırtı, arkası kesilmeyen arabalar, yüksek binalar ve her tarafa aceleyle koşturan insanlar... Burada bozkırın o sessiz sakinliğinden, komşuların sıcak selamlaşmalarından eser yoktu. Herkes kendi derdine düşmüş, kendi telaşıyla yaşıyordu.

Batır üniversiteyi kazandı ve öğrenci yurduna yerleşti. İlk aylar çok zor geçti. Eğitimin ağırlığı ve şehir hayatına uyum sağlama süreci onu fazlasıyla yoruyordu. Ne zaman bir zorlukla karşılaşsa ve pes etmek istese yüreğinde dedesinin o akşam söylediği "Yol seni pişirir, olgunlaştırır..." sözleri yankılanır  gibi oluyordu. 

Eğitiminin ikinci yılında üniversitede büyük bir uluslararası bilimsel proje yarışması ilan edildi. Bu yarışmada birinci olan öğrenci, yurt dışında eğitimine devam etme imkânı kazanacaktı. Batır, gece gündüz demeden emek vererek bilimsel bir proje hazırladı. Fakat yarışmanın hemen öncesindeki gece, kalbini yine o eski korku sarıp kapladı. "Eğer kaybedersem bütün emeğim boşa gidecek." düşüncesi ona rahat vermedi.

O gece yorgunluktan ötürü gözlerini kapattığı anda, kendisini garip bir rüyanın içinde gördü. Karakum'un ak çölleri üzerinde duruyordu. Dört bir yan sessiz sedasız... Uzaktan ise bir kervan geliyordu. Kervanın önünde ise ak sakallı dedesi Allaberdi Ağa sakin adımlarla yürüyordu. Dedesi Batır'ın yanına gelip, şefkatle yüzüne baktı ve parmağını ileriye, uzak menzillere doğru uzatarak: 

— Yolcunun yolu açık olur, oğlum. Korkma, gayret et! Yol, kendine inananları sever, diye fısıldadı.

Batır sarsılarak uyandı. Dışarısı çoktan aydınlanmaya başlamıştı. Rüyasındaki sözler ona olağanüstü bir güç ve güven vermişti. Yarışmada bilimsel projesini büyük bir gurur ve inançla savundu. Sonuçlar açıklandığında ise Batır'ın adı birinci sırada yer alıyordu. Yüreğindeki korkuyu yenen genç delikanlı, o an "yolculuk" kelimesinin gerçek anlamının sadece fiziksel olarak yol yürümek değil; aksine, kendi içindeki korkuları aşmak ve zorlukların üstesinden gelerek zafer kazanmak olduğunu anlamaya başladı.

*          *          *

Yıllar kışın karı, baharın yağmuru gibi hızla geçip gitti. Batır eğitimini başarıyla tamamlayıp şehirde büyük ve saygın şirketlerin birinde mühendis olarak işe başladı. O artık şehir hayatına tamamen alışmış, giyinmesi, konuşması ve tavırlarıyla öne çıkan tecrübeli, gözleri keskin bakışlı bir gence dönüşmüştü. Pek çok şehir gördü, pek çok insanla tanıştı, pek çok zorluğu ve zaferi geride bıraktı. Ancak hayatın en yüksek basamaklarına ulaştıkça, bozkırın kokusuna, ak evli köyüne, annesinin pişirdiği ekmeğe ve dedesinin pehlivan edalı simasına duyduğu özlem gitgide artmaya başladı. Yol onu olgunlaştırmıştı, fakat şimdi o yol onu yine kendi köklerine doğru çağırıyordu. Çünkü gerçek bir yolcu, nereden yola çıktığını hiçbir zaman unutmamalıydı.

Sonbaharın serin günlerinden birinde, Batır kendi aracıyla köyüne doğru yola koyuldu. Şehrin yüksek binaları geride kaldıkça, göğsündeki heyecan ve coşku artıyordu. İşte, tanıdık kum tepeleri, kurumuş sazak ağaçları ve uzayıp giden sakin yollar göründü. Aracını köyün kenarında durdurup, yürüyerek evlerine doğru geldi. İşte, o tanıdık eyvan. Allaberdi Ağa hâlâ aynı yerde, aynı halının üzerinde oturmuş çay içiyordu. Ancak, sakalı daha da ağarmış, yüzündeki kırışıklıklar ise daha da derinleşmiş gibiydi.

Batır kapıdan girip, büyük bir saygı ve şefkatle dedesinin elini öptü ve yanına oturdu. Allaberdi Ağa torununun yüzüne, gözlerine uzun uzun baktı. O, torunundaki değişimi hemen hissetti. Çayından bir yudum alıp, müşfik bir tebessümle:

“Şimdi gözlerinde korku ve şüphenin izi yok, oğlum. Gözlerinde bilgelik ve hayatın olgunluğu var. Huzurlu görünüyorsun. Hadi anlat bakalım, bu uzun yolculuk sana ne öğretti? Nasıl menziller aştın?”

Batır bozkırın kızıllığına bürünen gökyüzüne, uzaklardaki kum tepelerine gururla bakarak şöyle cevap verdi:

“Dede, bu yolculuk bana hayatın en temel sırrını öğretti. İnsan nerede olursa olsun, hangi yüce menzile ulaşırsa ulaşsın, nasıl bir zenginliğe ve itibara sahip olursa olsun, kendi köklerini, tarihini ve yüreğindeki vicdanı kaybetmemeliymiş. Yol sadece varılacak yer değil, oraya varırken nasıl birine dönüştüğün demekmiş. Ben yola çıktığımda korkak bir çocuktum, ama yol bana kendimi tanıttı. Ben kendimi geride bıraktığım köyümde ve tam da burada buldum.”

Allaberdi Ağa memnuniyetle başını salladı. Onun gözlerinden akan sevinç gözyaşları, yüzündeki kırışıklıkların arasından süzüldü. Bozkırın sakin gökyüzünde ilk yıldızlar belirmeye başlamıştı. Yol ise insanın ömür yolu gibi, her zaman yeni menzillere doğru devam edip gidiyordu.

AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Haziran 2026.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 236. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 236. Sayı