Yollarda Hüzün Bizi Bekler


 01 Şubat 2021


Sesler ve ışıklar ülkesinin sürgünü tren garında, her zamanki yerinde kendi kendine söyleniyordu… 

Önce ellerimi tutmalıydın. Sonra, gözlerin gözlerimle buluşmalıydı. Gözlerimdeki hüznü mutlaka görmeliydin. Islak yanaklarım yüreğini titretmeliydi. “Ağlama.” demeliydin. Ağlarken bile güzelsin, n’olur ağlama..

Ağlarken bile güzelsin, senin gözünün bir damlası ölümdür bana. Sen ki kayıpların arasında çıkıp gelmiştin. Yılların susuzluğuna, suskunluğuna can suyu olmuştun. Kolum kanadım kırık kendi hâlimde yaşayıp gidiyorken ışığım olmuştun. 

Hiç unutmuyorum fakültenin bahçesinde arkadaşlar kendi aralarında eğlenirken ben bir köşeye çekilmiş düşünüyordum. Sonbaharın hüzün günlerinde bahçede tek tük kalan beyaz güllerle sohbet ediyordum. Bir mısra yakalamaya çalışıyordum. “Hazan yollarında savrulan beyaz güller, yollarda hüzün beni bekler.” diye devam ederken o kadar dalmışım ki billur bir ses: “Merhaba! Siz de edebiyat bölümünden misiniz?” diye sordu.

Sesin geldiği yere başımı çevirince ışıklar içinde kayboldu bütün görüntüler. Beyaz güllere o kadar dalmışım ki sesin sahibini net göremiyordum. O an sadece sesin ve ışığın tesirindeydim. Ses sanki şakıyormuşcasına devam etti: “Merhaba, ben Hande! Edebiyat bölümüne yeni kaydoldum. Dikkatimi çekti, güllerle konuşuyordunuz. Siz de edebiyat bölümünde misiniz, diye merak ettim.”

Donmuş kalmıştım, sanki başka bir zamana geçmiştim. Sesler ve ışıklar ülkesinde beyaz güllerin arasında tatlı nağmeler eşliğinde mutluluğun farklı demlerini yaşıyordum. Beyaz güllerin üzerindeki çiğ damlaları gibi gözlerimden de yaşlar süzülüyordu. Yoksa hakikaten ağlıyor muydum? Sesin sahibi yanıma oturdu ve bana uzun uzun baktı: “Kusura bakmayın, herhâlde güzel bir anın tamamlanmasına engel oldum.” dedi. Onu, çimen yeşili gözlerini ilk kez o an gördüm, titredim. Sonra sesler ve ışıklar ülkesinden bahçeye döndüğümü fark ettim. Kendime geldim.

“Kusura bakmayın, çoğu zaman böyle dalgınımdır. Bir şeyler düşünürken ya da tasarlarken dalıp gidiyorum. Evet, ben de edebiyat bölümüne yeni kayıt yaptırdım. İsmim Servet!. Memnun oldum Hande Hanım tanıştığımıza.”

Bu sözler benim ağzımdan nasıl çıkmıştı? Güzel bir kız gördüğümde iki kelimeyi yan yana getiremeyen ben, nasıl olmuştu da bülbüller gibi şakıyıvermiştim. Sesler ve ışıklar ülkesinin güzelini artık görüyordum. Üzerinde beyaz örme kapüşonlu yün hırka ile siyah-beyaz ekose bir etek vardı. Yüzü pırıl pırıldı. Gözlerine takılıp kalmıştı bütün benliğim. Onun da gözleri yaşarmıştı. Sanki yağmur sonrası güneşi gören damlaların alkımında başka âlemlerden geliyor gibiydi. O an bakışlarımızda sırlandık. Gözlerden gözlere aktarılan, konuşmanın çok ötesinde bir gönül birlikteliği yaşıyorduk. Bir daha hiç ayrılmadık. Dört bahar beyaz güllerin açtığını beraber gördük, üç hazan vakti beyaz güllere veda ettik. 

Onunla geçen zamanlarım; belki de hayatın bundan sonrasında kimsesiz ve sessiz bir yaşam sürdürebilmem için sunduğu bir armağandı. Dile kolay sesler ve ışıklar ülkesinde her saniyesi dolu dolu geçirilen mutluluk anları... Her anımız, geleceğimizi plânlayarak geçiyordu.

Hande sık sık diyordu ki; “Öncelikle bir kütüphanemiz olmalı. Türkünün dilinden hikâyenin sesine, romanın sayfaları arasına saklanmış ayrıntılarına kadar bizim sesimizi duyuran kitaplarımız olmalı. Bak bizim sesimiz soluğumuz ne kadar cılız. Dağları aşıp gelen nehirler gibi gürül gürül çıkmalı sesimiz.” Sesler ve ışıklar ülkesinin güzelini dinlemek yetiyordu bana. O ne derse hakikatti. O ne derse güzel söylerdi. Onun sesi benim sesim, bizim sesimizdi.

Fakültenin bahçesindeki köşemizde, kütüphanede, amfide, istasyonda, vapurda, trende, otobüste nerede olursak olalım hep gelecekten konuşurduk. Mezuniyetimiz yaklaşmış son finallere girecektik, akabinde bizi, atanmamıza vesile olacak bir sınav bekliyordu. Finaller yaklaştıkça konuşmalarındaki heyecan azaldı, eskisi gibi konuşmuyordu da. Sesler ve ışıklar ülkesine hazan bulutları çökmüştü. Her yer kesif bir griye bezenmişti. Ben konuşuyordum, o dinliyordu. Gülümsüyordu ama gözlerindeki o hareli ışıktan izler yoktu.

Gönlüme nedenini bilmediğim, dillendiremediğim bir kor ateşi düşmüştü. Hande, diyordum: “Bak, mezun olalım. Şu sınavı da bir atlatalım. Memleketimizin neresi olursa fark etmez. Her şehir bizim şehrimiz olsun, her öğrenci bizim evladımız olsun. Akşamları okuldan döndüğümüzde sobanın karşısına geçip öğrencilerimizi konuşalım. Sobamızın üstünde kestaneler pişirelim, portakal kabuklarını kurutalım; çaydanlığımız hep fokur fokur kaynasın. Sonra Allah nasip ederse kendi çocuklarımız olur da …..” hep böyle devam ediyordu konuşmalarım. 

Finalleri geçtik, mezun olduk. Sınavı da atlattık. Atama için başvurular başladı. Sesler ve ışıklar ülkesinin güzeli çekildi mekândan sanki yer yarıldı içine girdi. Ailelerin tanışmasını atama sonrasına bırakmıştık. Nasıl olsa ikimiz de aynı yere tayin isteyecektik. Sonra aileleri devreye sokacak ve hep hayalini yaşattığımız yuvamızı kuracaktık. Her akşam onu bıraktığım sokağa gidiyor saatlerce ondan bir ses çıkmasını bekliyordum. Aylar geçti nafile. Ondan hiçbir ses seda yok. Bir anda sessizliğin ve karanlığın içinde kalıvermiştim. Kolum kanadım kırılmıştı. Boynu bükük düştüm yollara. Yollar beni nereye sürüklerse oraya savruldum. Ta ki..

Mesleğimin on beşinci yılında bir tren istasyonunda geçirdiğimiz zamanların hatıralarına dalmışken seni gördüm. Gözlerimi seni gördüğüm o ilk andaki gibi beyazlar bürüdü. Hiçbir şeyi net göremiyordum. Ama gördüğümün sen olduğunu biliyordum. Bunu yüreğimde hissediyordum. Bu güzel anı trenin kalkış düdüğü bozdu. Biri seni kucakladı, trene bindirdi. O an, zaman durdu, mermerin soğukluğu bütün vücudumu kapladı. Boş boş gözlerle bakan bir heykeldim artık. Tren hareket etti. Kompartımanın penceresi açıldı. Sen başını çıkardın Yanında seni kucaklayan adamın gölgesi görülüyordu. Bana baktın, gülümsedin. Gözlerinden damla damla akan yaşlar sanki yüreğimde birikiyordu. Ellerimi uzattım, havada kaldı

Oysa önce ellerimi tutmalıydın. Sonra, gözlerin gözlerimle buluşmalıydı. Gözlerimdeki hüznü mutlaka görmeliydin. Islak yanaklarım yüreğini titretmeliydi. “Ağlama.” demeliydin. Ağlarken bile güzelsin, n’olur ağlama! Diyebilmeliydin, diyemebilmeliydim! Sesler ve ışıklar ülkesine girişler kapatıldı. Yüreğim sessizliğin ve karanlığın ülkesinde yine sürgün kaldı. 

(AYB Online Hikâye Atölyesi, Aralık, 2020)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 170. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 170. Sayı