Yorgun, Sâde ve Yakışıklı Adam: BABAM


 01 Mart 2020


…aramızdan ayrılışının 4’üncü yıldönümü anısına…

* * *

...Babam gittiğinde ben ölmüştüm. Gençliğimin de artık benden gün almaya başladığını fark etmiştim o gün. Babasından sonra yaşamdan daha hızlı yaş almaya başlıyor insan. Anladım ki, bundan sonra artık evimizi aradığımda telefonlarımız uzun uzun cevapsız çalacaktı her gün. Aramalarıma uzunca cevap vermemişti kimseler. Ve babamı kaybettiğimde, yalnızlığıma sadece annem kadar yakındım o gün. Bundan sonra da annem kadar zengin, annem kadar kalabalık kalacaktım bir ömür.

Soğuk hava ve 2016’nın 4 Ocağında yağan ilk karın armağanıydı ölümü. Talihsizliklerin en büyüğü, şairin gözleri önünde babasının ölümüymüş. Şairin babası öldüğünde sadece güvendiği dağları değil, kendi de ölüyormuş. Şiirleri, dizeleri, sözcükleri sukûta bürünüyormuş. Şairin ölüme tanıklığı, ölüm üzerine şiir yazmasından çok daha zormuş. Çırpınsanız da, avuçlarınızdan kum taneleri misali kayıyormuş bir babanın ömrü. Şairin ölüm karşısındaki çaresizliği, ömür gibi ağır bir yük olarak yadigâr kalıyormuş. Bir baba düşünün ki, gelişi bir bavul, gidişi de tek bir bavul olmuştu. Yoksa insan peşinden bıraktığı bir soyadı ve bir bavul eşya kadar mıdır?

“Gerçekler anılarsa eğer, üzebilirler insanı. Anılar söz konusu olunca, üzüntü, gerçeğin yaşanmış olmasından değil, bazen de bir kez daha yaşanamamasından dolayıdır...” diyor Hilmi Yavuz, ‘Hüzün ve Ben: Anıları Yazmak’ adlı eserinde.

Çok doğru.

Uzun zamandır gırtlağımda babama dair yazmak istediğim şeyler düğüm düğüm duruyorlar. Kimileri, ebediyen yazılmadan gırtlağımda kor gibi kalmaya devam edecekler. Acım tazedir diye bir süre yazmamamı önerdi dostlar. Öyle de yaptım. Peki anlamı neydi bunun, zaman geçmeli ki gerçek acılarınız üzerine yazmanız daha gerçekçi, daha bir cesur mu olsundu? Lâkin, zamanla gördüm ki babasını yitiren şairler eskisi gibi cüretkâr … aramızdan ayrılışının 4’üncü yıldönümü anısına… kalamıyormuş. Aylar sonra kâğıdı kalemi elime aldığımda, ucu örselense de kapanmaya yüz tutan yaralarımı yazmak, buğulanmış camlara yazmaya benziyordu. Harflere değdikçe parmaklarım camdaki buğulu izler gibi hızlıca kayboluyor ve kanıyordu.

Terk-i diyar eylemeden önce yazdıklarımda babama benzetmiştim gülüşümü. Merhametimse artık annemin ki gibiydi. Fakat şimdilerde her halim babama benziyor. Mimiklerim, hareketlerim, nefes alış verişlerimde babamı buluyorum, onu işitiyorum. Yazgım onun mirasıydı. O gün bugündür benliği de benliğimle bütünleşiyor. “Babamın oğluysam ben, tabii ki ona benzemeliyim” demeli insan değil mi? Irsi olmalı herhâl. Lâkin çocuklar hep babasından çok farklı bir duruşu, hep farklı bir yaşam tarzını tasarlarmış bir ömür. Fakat oğulların yaşamları da babalarına benziyormuş bir gün. Çocuklar da babalarının kaderini kaldığı yerden paylaşmaya devam ediyormuş ondan sonra ki her gün.

Habersizdik. Önce bahçeye ektiği nar kurudu. Sonra da gözyaşları. Nedense çok sonra fark eder oldum. Ağlayışları hep türküydü. “Çaresi olsaydı ömür alırdı, hayat ne çabuk harcamıştı” onu. Son yaz, tatilde dilimizden düşmemişti bu türkü. Yıllardır şarkı söyleyerek ağlamayı tercih eden babamın çayı her geçen yıl daha demli, türküleri daha da efkârlı olmuştu. Ömrünün son çeyreğinde Cerrahpaşa’ya değil Kosova’ya bırakmıştı canının bir yarısını. Bir yarısı da benimle yanıp kül olmuştu bir ömür.

Vurgun yemiş gemi misali duruşu, sigara içişi, sitemli şarkı söyleyişi de sessiz ağlamaları gibiydi o yakışıklı adamın... Ve sonra muhabbetlerimiz yanı sıra son bakışlarındaki suskunluklar çok şeyi konuşur olmuştu. Sessizliği tercih etti babam. Belki konuşsa anlatacağı çok şeyi olurdu. Şarkı söylerken annemle itinayla dinlerdik onu. Çünkü bilirdik o sırada haykırarak ağladığını, anlardık nağmeli gözyaşlarının feryada durduğunu. Şarkısı bitince ya güler ya da daha bi efkârlısını tuttururduk.

Yüzü yüzümü okşasın diye, sabahları artık onun fırçasıyla tıraş oluyorum. Bıraktığı her şey yalnızlık kokuyor. Ben de ölünce kitaplarım kimsesizlik kokacak muhakkak. Babam da ben de İstanbul gibiydik bir ömür, kalabalıklar içinde hep yalnızlığı yaşadık durduk. Şimdi şarkılarımız nârâda. Öldüğümüzü sakın söylemeyin onlara. Nağmeler terk etmesin, babamın da, benim de kelimelerimizin yası var bugün.

Ömrü boyunca içinde büyük bir gurbeti yaşadı babam. Türkiye’deyken yabancı, muhacir, memlekette, Kosova’dayken de hep gurbetteymiş gibi özlemlerle yaşadı durdu. Hep uzaklara daldı durdu, uzaklar ona hep yakınlarından daha sadâkatli oldu.

Dedem, ninem gibi amcam ve halam da, babam gibi “yalnız” öldüler. Ve anladım ki, bu âlemi uzak ellerde terk eyleyenler, sessiz sedasız çekip giderlerdi bir gün. Bir avuç toprak sererlerdi yazgıları üzerine. Haberi varınca gurbetten ellerin bir diğer köşesine, gömerdi yazgının benzeri acısını sukûta ve yüreğe. Ölüm haberini bile yolda kocaman bir yalnızlık karşılıyordu.

Yalnız ölenlerin son bulur mu son nefeste yalnızlığı? Yoksa son nefesle birlikte başlar mıydı kalabalıklar? Vedasında imamındır elleri bir tek duaya kalkan. Mezarına konan çiçeklerdir aylar sonra üzerinde biten. Toprak kokan kefenidir bir tek o yalnızlığı bozan. Yalnız yaşayanlar farkına varırlar mı yalnız vedalarının? Yoksa yalnız geçen hayat zaten bütünleşmiş midir ölümle? Bilirler mi ölümün benzerini yalnızlara terk ettiklerini? Bilirler mi can verirken gözyaşının aslında kara yazgılarına döküldüğünü?

Toprağın çocuğuydu babam. Yaşamaya inat, yetmişine inat, toprakla haşır neşirdi. Toprağın çocuğuydu babam. Giderayak, ölümüne inat, ödün vermemeye inat, çalıştı...! Çalıştı, “Yaşadım diyebilmek için!” Ve ancak yetmişine yakın yaşadı hayatını babam. Hayatı ki, hiçbir şey beklemeden ondan. Heyhat! Sizin “Hayattan beklemedikleriniz oldu mu hiç”!?

Huzuru buldu bu evde. Onun için huzur mutluluk demekti. Ona huzuru ifade eden evimiz babamdan sonra biraz daha yalnızlaştı, bir ses daha eksildi o çatının altında. Odalarımızda, bahçemizde, yazlık mutfağımızda, yanı başımızdaki meyveliğimizde, onunla bütünleşen sesler vardı, durmadan yankılanırdı. Türküleri, şarkıları, çaydanlığı, çay bardağı tıkırdamaları, çalışırken ıslıkları, etrafındakilere narayla seslenen sıcak tavırları, dilinden düşmeyen annemin ismi, sesli misafirperverliği, merhameti, sadakati, yardımseverliği, hamaratlığı, karmaşasız sapsade kişiliği... Şimdi dört köşede canlanan hatıraları, annemle tize duran sesimiz onun yokluğu içerisinde kayboluyorlar. Eşyaları bıraktığı gibi duruyor, elbiseleri de aramızda, olduğu gibiler, kıyamadık onlara. Yaşayan hatırası canlandıkça, inanılmaz geliyor ayırılışı aramızdan.

Babamın can verişinde, sonra mezarındaki ilk duruşunda, yaşamı yıkıldı annemin. Babamın mezarı yanı başına hemen kazdırdığı kendi mezarıyla yaşarken daha kendini ölüme teslim ettiğini anladım. Babamsız bir yaşam bir şey ifade etmeyecekti ona. Günlerce ağladı, hatırladıkça ağlamaya devam ediyor hatırasına. Ne kabrini, ne aziz hatırasını terk etmedi aylarca. Ruhuna indirdiği hatimlerle, okuduğu Kuran-ı Kerimlerle ölümden sonra da babamı yalnız bırakmadı bir an. Esas sevgi bu muydu? Sevgi ölüme rağmen duyulan sadakat miydi yoksa? Yaşam boyu ona duyduğumuz sevgi, merhamet, itinamız, ölüm günü geldiğinde yetmemişti onu kurtarmaya.

Akşam çöküşüyle iş dönüşlerimde hüznüme eşlik eden can veriş sahneleri, belleğime günlerce işledi çaresizliğimi. Gidişiyle annemin de benim de kolumuz kanadımız kırıldı. Muhtaçlığımız daha bir muhtaçlaştı. Annem hayat arkadaşını, gençliğini, bense babamı kaybetmiştim. Gerçekler daha bi yüzümüze vurmaya, annemle dostlarımızı daha da tanımaya devam etmiştik.

Çocuklar babalarının sırrıdır ve babalarının kaderini sırtlarında taşırlar. Olsun, zorlasa da bu yük hiçbir zaman ağır gelmedi bana. Yıllarca yükümü taşıyan ve acımı her dem içinde yaşayan o adam değil miydi zaten!? Yorgunluğumuz bu yüzden değil miydi? Bugüne kadar sağladığım başarılar, babamın emekleri, annemin teşvikleri sayesindeydi. Annemin yorgun ve yakışıklı eşi, benim gururlu ve şefkatli babamdı o. Yakışıklı adamdı evet, lâkin “yakışıklıların kaderi ya yalnızlık ya da ihanettir” diyen babam, her ikisinde haklıydı. Yakışıklı adamların kaderi ya yalnızlık ya da ihanetti. Yaşadıkça bu haklılığı daha bi verir oldum ona.

Aynı burcu paylaştığım babamla, gururlu tavrını hep sevdim. Onurlu ve çalışkan bir duruşu vardı. Anneme duyduğu merhameti ve yardımseverliğini sevdim. İnatçı tavırlarında yaşam mücadelesini gördüm. Yıkılmamak için hiçbir şeyden pes etmemeyi ondan öğrendim. Belki hiçbir şeyi yolunda gitmedi ama hiçbir şey ikimizi de yolumuzdan etmemişti. Babamın ısrarcı, mücadeleci yanını sevdim. En sinirli anının ortasında dahi merhameti ağır basınca, tebessümüme attığı gülüşünü sevdim. Deprem görmüş halimizin ortasında dahi güçlü olmayı, güçlü durmayı ondan öğrendim. Hayat zayıf yanımızı görmeyi hak etmemişti çünkü. Güçlü olmak, onun bana yadigâr bıraktığı ulvi soyadımız gibi kutsal ve onurluydu.

Hâlâ dualarımda. Rüyalarımda. Soluk alışlarımda. Şimdi çayımı onun kadar demli içiyor ve Beşiktaş takımını onun kadar seviyorum bugün.

Ben babamı özledim a dostlar...! Baş köşem, öpecek elim, soframızın ekmeği, buruk yanım, merhametim, dayanağım, içime doyasıya çekemediğim koku, kolum, elim, ayağım, boş kalan evim... Keşke iyiyim değil de, bir şeylerin bittiğini söylemekten korkmasaydın.

Bir şans daha verselerdi sana, her şey başka olur muydu baba!? Bak yarın bayram...! Her bayram ve her daim mezarında kucaklaşacağız artık. Şimdi anlıyorum bayramlarda içinde kopan fırtınalarını. Şimdi anlıyorum babasız kalmanın ne demek olduğunu. “Ben de yetim kaldım şimdi baba! Yalnız değiliz görüyor musun, öksüzlük yine ikimizin peşini bırakmıyor.”

Şairin babası ölünce, sadece şair yanı değil, hayat boyu ömrü de hep biraz yetim kalıyormuş. Şair, babası ölünce, babasından bir tek geriye kalan soyadına layık bir ömrü yaşamaya söz vermek yadigâr kalıyormuş.

Sevdim... İki mesai sonrası eve dönüşlerini, üçüncü mesaide hayatı omuzlayışımızı, çocuk hallerimi, elimden tutup mutluluğu çarşıda köfte ekmeğe sarışımızı, ev hallerimizi, deli dolu ergenliğimi, başarılarımızı kutlayışımızı, sabahları yorgunluktan ağıran ayaklarımı ovuşlarını, gözlerimin içine bakıp bütün hâllerimi anlayışlarını, kabullenişlerini, gerçeklerimize teslimiyetini, ümitsizliklerime isyan etmeyişlerini, bütün tabuları yıkışlarını, özgür görüşlü dünyanı sevdim... Hayat ki bende dalgınlıklar, senin beklentilerinse son nefesinde kaldı.

Gönlüm biraz kırık... Olsun, her zaman sevebilecek yürek var bende baba, senden yadigâr, biliyorsun, hem de ne yürek, içinde, Dede Korkutlar, Pir Sultan Abdallar, Aşık Veyseller, Yunuslar, Mevlanalar, Fuzuliler, Bakiler, Muhibbiler, Cahitler, Fazıllar, Nazımlar, Orhanlar, Necipler, Arifler, Akifler, Beyatlılar, Gökalpler, Mustafalar, Kemaller, Rumeli türküleri, Arnavut kaldırımları, Sevdalinkalar, senfoniler, orkestralar, efkârlar, yeşiller, gül lokumları, kahve telvesine düşen gençliğimiz…

Ve külü ciğerimi yakan, anamın avuçlarında yarım kalmış son sigaran... Sularda yanan çiçekler, bu gökkızıllığı niye, nar neden kurumuş? Resimlerdeki yakışıklı adamın bakışı neden uzaklarda? O şimdi sen misin? Artık resimlerin bir diğer adı bu benim babam mı olacak?

Gel gidelim baba! Bak şimdi iyiyim, hem de çok iyi, yollar bizim, gel koşalım, yarınlar bizim. Olsun, yorgunlukların olmadığı bir diyâr biliyorum. Zümrüd-ü anka kuşlarıyla birlikte yelken açalım, ufuklarında gün batımı hiç çökmüyor, dünyevi mutluluğumuz orada dâimi. Etrafımızı çocuk nâraları sarsın, çay deminde bir şiir gibi sarılalım... ... Hiç ölmeyelim... Gel gidelim baba... ... ... Hiç ölmeyelim...! ... …

4 Temmuz 2016

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 159. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 159. Sayı