Yük


 01 Mart 2022

İki kızım var. Birinin adı Neşe, diğerinin adı Ece. Neşe on beş, Ece on yaşında. Daha kendim çocuktum gelin olduğumda; elimde tarlaya gide gele kirlenmiş, toprağa bulanmış bebeğim vardı. Kocaman gözleri, al yanakları, turkuaz bir fistanı vardı bezden bebeğimin. Tütün toplama mevsiminde, yemyeşil tütünlerin arasında bebeğimle oynardım. Katran kokuları içinde güneşin doğmasını beklerdim çünkü ancak güneş doğup yakmaya başladığında eve gidebilirdik. O zaman tütünler toplanmayacak hale gelir, katran sakız gibi olup parmaklarımızı birbirine yapıştırırdı. Babam da her sabah bıkmadan aynı şeyi söylerdi:

- Haydi, eve gidelim toplanmaz artık bu meret! Annem tarladaki alınması gereken şeyleri at arabasına aceleyle atardı. Evet, atardı çünkü küçüklüğünden beri bu işi yapmaktan bıkmıştı.

Koca evinde de hiçbir şey değişmemişti onun için.

Tütün sepetleri yüklendikten sonra at bile tarladan uzaklaşmak, kaçmak ister gibi dörtnala tozu dumana kata kata koşardı. Herkes bıkmıştı tütün işlemekten; babam dışında. O sanki tütüncülükle uğraşmasak aç kalacakmışız gibi düşünürdü hep. Her zaman işini garantiye alma peşindeydi. Tütüncülükten az çok bir gelir elde edilip evde yemek pişiriliyor düşüncesindeydi.

Çünkü eskiden çok aç kalmış. Benim içinse daha dokuzuma varmadan evlilik lafları dolaşmaya başlamıştı evde. Kız kısmının yaşı geçmemeli diyordu babam.

Annem de susarak onaylıyordu çünkü daha iyisini bilmiyordu. O da on birinde telli duvaklı gelin edilmişti, doğrusu bu zannediyordu.

On iki yaşına bastığımda, artık okula gitmeyeceksin, dedi babam. Hiç diretmedim, diretemedim, okulu bıraktım. İçimde kaldı tüm defterlerim, kitaplarım, harflerim. Ben okumak istiyordum. Annem gibi olmak değil. 

Bir şey diyemedim. Saygımdan mı, korkumdan mı bilemedim. Öyle öğrendim çünkü anaya ataya laf çevrilmez, sözüne karşı gelinmezdi.

Neden bu kadar korkmuşum diye düşünüyorum şimdi, bizimkiler kötü insanlar değillerdi ki. Belki içimdekileri anlatsaydım onlara, susmasaydım her şey farklı olabilirdi. Ben sustum.

Sustum ve on iki yaşıma bastığımda komşu köyden, hali vakti yerinde biriyle evlendirildim.

Sözü, nişanı hiç sormayın. Bunların ne olduğunu idrak edememişken evlendim.

Kendimden yirmi yaş büyük bir adamla hem de. Neredeyse babamla bir yaş. Bir ayağı az aksak ama zengin bir adamla evlendirildim. 

Yaşı büyük de olsa zengindi ve bu babam için önemliydi çünkü babam için aç kalmamak önemliydi, büyük aksak yaş değil.

Annem içinse elimi sıcak sudan soğuk suya değdirtmeyecek biriydi bu aksak adam. Yaşı önemli değildi. Babam da annemden on sekiz yaş büyüktü. Normaldi bu şeyler.

Baba evinden daha rahat bir hayatım oldu koca evinde, doğrudur. Aç kalmadım, onlara da türlü hediyeler gönderdim, götürdüm her zaman.

Küçük bir kadındım artık. Aynaya baktığımda daha gelişimini tamamlayamamış halime şaşırıyordum. Kendi kendime yoldaş oldum zamanla. Kendi kendimi güldürüp ağlattım.

Kocama ilk başlarda ağabey diyordum, yanlışlıkla tabii. Ağabey olarak görüyordum onu ama o benim eşimdi. Onun ve ana babasının da beklentileri benden başkaydı. Onlara da en kısa zamanda bir torun vermeliydim. Torunları erkek olmalıydı. Ancak on beşimde doğurdum ve kızım oldu. Yüzleri gülmedi tabii.

Beş yıl sonra tekrar doğurdum; o da kız oldu. Yüzler gülmedi yine. Oysa daha çocukluğum benimle tanışmadan çocuğum olmuştu. Çocukluğumun neşelerini alıp götüren hayata karşı ilk kızımın adını, Neşe koydum. Neşe doğduğunda ben kızımın şimdiki yaşındaydım. Beraber oynayarak büyüdük, büyüttük birbirimizi Bazen o anne oluyordu ben çocuk oluyordum evcilik oyununda.

İkinci kızım Ece doğduğunda ise biraz daha olgunlaşmıştım ama hâlâ içimde hoplayıp zıplama, bebeklerle oynama isteği vardı.

Sonra Neşe’yi arkadaş, Ece’yi de oyuncak bez bebeğim gibi görmeye başladım.

Otuzumda tekrar yüklüydüm. Yüktü bu seferki bana çünkü istemiyordum. Bu sefer erkek oldu. Doğdu ve iki ay sonra öldü.

Çok ağladım, çok üzüldüm. Evdekiler canımı yediler öldü diye, suçu bende gördüler.

Uğursuz dediler, yüreklerindeki nefret ve kin bana karşı hep diri kaldı, günden güne harlandı.

Kocam da sesini çıkarmıyordu bu zulme.

O da öyle görmüştü çünkü. Büyüğe karşı saygıda kusur olmazdı. Ben ise güçlenmiştim anneliğimle. Büyümüştüm kızlarımla. Yıllar içinde eşim yaşlandı, ailesi de rahmetli oldu. Saygıda kusur edecek kimsemiz kalmadı dedim kocama. Kızlarımızı okuttuk.

Büyüğü öğretmen oldu, küçüğü de hemşire. Şimdi babası hasta, küçük kızım evde ona bakıyor.

(AYB Online Balkanlar Hikâye Atölyesi/Aralık 2021)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 183. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 183. Sayı