“Yunus Öldü Deyû Sela Verirler, Ölen Beden İmiş Âşıklar Ölmez”


 15 Aralık 2025

Üzerinden asırlar geçmesine rağmen hâlâ eserleriyle bizlere rehber olan ülkemizde ve dahi tüm dünyada ‘aşkı’ ile anılan Anadolu ozanımız Yunus Emre’yi fâkir dil ve ilmi bilgimizle anma gayretinde bulunacağız.

Âdemin âlemdeki varlığının sırrına vâkıf olmak ve Rabbini bilmenin evvelâ kendini bilmekten ileri geldiğinin ideasını yoldaş edinen Âşık Yunus, çıktığı meşakkatli benlik yolculuğuna aslında ‘ben’ deyû bir sıfatın var olmadığını anlayarak son vermiştir. Bu yolda çektiği çileler onun için bir şeref mahiyetinde olmuştur.

Yunus Emre’nin biyografisi hakkında sahih bilgiler kısıtlıdır. Hayatı ile alakalı bilgilere eserlerinden ve bazı tarihi kaynakçalardan ulaşmaktayız. En yaygın bilinen düşünce ise onun on üçüncü yüzyılın ikinci yarısı ve on dördüncü yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış olduğudur. Bu tarih Yunus’un bir eserinde tasdiklenmiştir. Yunus Emre İslam tarihinde var olan en büyük alimlerden biri olmuştur. Şiar edindiği inanç düstûru; Kur’an-ı Kerîm’in ışığında, tek gerçek olan Mevla’nın sırlarına mâlik olma düşüncesi, tasavvuf ve Vahdet-i Vücud ekolüdür. Bu ekolde tek varlık Tanrı’dır. O bizim bildiğimiz ya da bilmediğimiz bütün alemlerde mevcuttur. Eşi, benzeri ve karşıtı yoktur. Bütün kâinat O’nun zatının bir tecellisidir.

‘Hâktan ayrı ne vardır, Kalma gûman içinde’

satırı, Yunus’un bu tecelliyi bir nevi izâhıdır.

Yunus Emre tarihimizde yer edinmiş önemli bir yapı taşıdır. Anadolu’ da elbette ki en az bir satır Yunus kelâmı ezberinde olmayan âdem yoktur. Böylelikle Yunus’un eserleri nesilden nesile söylenmiş, yaşanmış ve yaşatılmıştır. Yunus Emre’yi bilmeniz, eserlerini hıfzetmeniz onun için bir önem arz etmemektedir. Zira onun yaşamında gözettiği yegâne gerçek Hâkk’ın takdiri olmuştur. Yunus, varlığını Hâkk’ın yolunda hiç kıldığından herhangi bir nişan gailesinden münezzeh olmuştur. Onun için yalnızca kendini bilmek mûhimdir. Aşığın bizim ilgimize ihtiyacı yoktur lakin bizim onun ilim deryasına muhtaç olduğumuz Âşıkârdır. Yunus Emre’yi bilmeliyiz, eğer eşref-i mahlukat düsturuna nail olmak istiyorsak.

Hepimiz zaman zaman sorgulama gereksiniminde bulunmuşuzdur varoluş nedenimizi. Bize biçilmiş ve kabul ettirilmiş kısıtlı bir yaşamı kendimize hakaret saydığımız ve üzerimizde gülünç bir itibar bıraktığı düşüncesine kapılmışızdır. Fâni oluşumuz en sessiz anımızda baş başa kaldığımız, yüzleşmekten kaçamayacağımız bir gerçektir. Böyle bir vaziyette bize yardımcı olacak davranış daha önce bu hâlleri aşıp tüm sorulara yanıt bulmuş bir zata başvurmak olacaktır. İşte Âşık Yunus, bu şahsiyetlerden biridir. O varoluş hikâyesine çilesi ile delil olmuştur. Bu çileli yolda Tanrı’nın varlığındaki tecellisini şerefli bir duruşla sergilemiştir. İnsanı diğer mahlukatlardan üstün kılan meziyetleri; akıl, irade ve duygularıdır. Yunus Emre bu maharetleri en yüce şekilde kullanmayı ve onları yitirmemeyi verdiği eserleriyle gösterip bize insani cihetten gerçek bir rol model olmuştur.

İnsan özel ve üstün bir varlıktır. Lakin her daim kendisini, kendisinin dışında aramakla meşguldür. Yunus Emre insanın özüne saygı duymuş, doğru ve tek gerçek olan Tanrı’nın yoluna pek hikmetli satırlarıyla onu yönlendirmiş, ilham olmuştur. İlahi iradenin tesiri ile insan evvela kendini bilip acziyetinin ve bizatihi şerefli oluşunun idrakine varıp ruhi arayışlarının sırrına böylesi bir yönelme ile nâil olacaktır.

Âşık Yunus’un kelamlarıyla silkelenip asıl meskenimiz olan baki alem ve onun sahibine vasıl olup iki dünyada da sırra erecek ve huzuru tadacağız. Aslında bir heyula ve yanılsamadan ibaret olan bu dünyanın hakikatine gözlerimizi açacağız. Kendimizi bildikten sonra Yunus’un da yardımıyla dünyada sergilememiz gereken onurlu bir duruşun nasıl olacağını biliriz.

Bizlere gönül almaktan bahseder Yunus Emre, Hakk’ın meskeninin orada bulunduğunu beyan eder. İlim öğrenmenin öncelikle kendimizi bilmemizden geçtiğini de telkin eder. Her satırında ayrı nasihat, meşgalelerin altında kalmış aciz bendimize ayrı bir derman vardır. Nasıl olur da bilmeyiz Yunus’u... Onu bilmemek, tanımak istememek kendini bilmemekten ileri gelir. Kendini bilen mahcubiyet içredir ve yardıma muhtaçtır. O yardım elbette ki ondan daha üstün meziyetlerde olan bir mahlûkattan gelecektir. Yunus Emre varlığımıza şeref katıp, insani yanımızı her daim aydınlatacak olan pek kıymetli ozanımızdır. Onun unutulması ve öğütlerinin tutulmaması insani bir hayatın kalmadığının göstergesidir. Zira bu nasihatler insanın yapı taşlarına nüfuz etmektedir.

Saygıdeğer ozanımız Yunus Emre tasavvuf anlayışını eserlerinde en yalın ve özlü bir üslup ile ifade etmiştir. O hiçbir yapmacıklığa sapmadan herhangi bir sanat kaygısı gütmeden sade lakin pek tesirli şaheserler neşretmiştir. Tasavvuf Edebiyatı’nda bir benzer satırlara rastlamak kolay değildir. Yunus Emre’nin şiirleri anlaşılıp ezberlenir nitelikte saf bir Türkçe ile icra edilmiş ve halk tarafından öğrenilip atasözü gibi bellenmiştir. Âşık Yunus’un dili, hecesi, vezini ve nazım şekli tamamen millîdir. Yunus Emre’nin Divanı’nın birçok yazma nüshası vardır. Eserleri üzerinde Abdülbaki Gölpınarlı ziyadesiyle tetkiklerde bulunmuştur. Yunus Emre’nin şimdiye kadar üzerine yapılmış incelemelerden en ihtiyatlısı Fuat Köprülü’nün kaleme aldığı eserinde mevcuttur. Yunus Emre, Anadolu edebiyat tarihinde divan sahibi ilk sanatçı olarak değerlendirilmektedir. Yunus Emre’nin Divanı’ndan sonra gelen bir diğer önemli çalışması ise Risâletü'n Nushiyye’dir. Bu eser Türk Edebiyatında pendname türünde verilmiş ilk yapıt olma özelliğini taşımaktadır. Hece ve aruz ölçüsüyle yazınlar gerçekleştirmiştir. Eserlerinde sık sık rastladığımız tema Vahdet-i Vücud ekolüdür. İnsanın müşerref olmasında önemli olan tabiatları da yer yer kaleme alıp başta özüne sonra da Hakkın yolunu tutan her şahsiyete öncü olmuştur. Âşık Yunus’un birçok esere imza atarak şüphesiz edebiyata da katkısı olmuştur fakat fikrimce edebiyata en büyük tesiri; ruhaniyeti yüceltmiş ve Mevlası’nın varlığında benliğini eritmiş nice sanatçılar yetişmesine vesile olmasıdır.

Âşık Yunus’un âdeme ayna olan birçok eseri vardır. Lakin biz bu seçtiğimiz şiirin daha fazla çağımızdan akisler barındırdığı görüşündeyiz. Şimdi o satırları nâkis bilgimizle aktarmaya çalışacağız.

Miskîn âdem oglanı nefse zebûn olmışdur,

Hayvân cânâvâr gibi otlamaga kalmışdur.

Nefsinin esiri olan insan artık şerefini kaybetmiş ve hayvandan aşağı bir konuma tâbi olmuştur. Yunus burada insan için miskin* sıfatını kullanmıştır. Zira tembellik nefsin sevdiği haletlerden biridir. İnsan; tembel, uyuşuk ve yalnızca beslenmekten ibaret kıldığı hayatıyla haysiyetini ve şahsiyetini yitirmiştir. Benliğinden uzaklaşıp var olmadığı vasıfların esiri olmuştur.

Hergiz ölümin sanmaz ölesi günin anmaz,

Bu dünyâdan usanmaz gaflet ögin almışdur.

Şahsiyetini yitirmiş insan ne ebedini bilir, ne ezelini fikreder. Aklını ve iradesini nefsin hevasatına terketmiştir. Bu dünya nefs için sonsuz mekândır, insan hakikâti idrak edip görebilecek meziyetini yitirmiş gaflete dalmıştır. Ölümün varlığından bihaber yaşayan insan sorumsuzca, keyfiyet içerisinde ve sonunu hiç muhakeme etmeden hayatını süregetirir.

Oglanlar ögüt almaz yigitler tevbe kılmaz,

Kocalar tâ‘at kılmaz sarp rûzigâr olmışdur.

Gaflet içerisinde benliğini geçici hevesler ile meşgul etmiş insan genç oluşunun tesiriyle de hiçbir öğüt dinlemek istemez. Gençliğini harap eder fakat bundan pişmanlık duyup tövbe etmeyi düşünmez. Dinçliğine ve de hiç yitirmeyeceğini sandığı güzelliğiyle küfür bataklığında çırpınıp durur. Böyle bir gençlik geçiren kişi ihtiyarladığında dahi uslanmaz ve ibadet etmez. Çünkü onun gençken işlediği her günah kalbinin tahribatına neden olmuştur. Yıllarca nefsin köleliğini yapmış olan bu cesete tabi ki ibadet ağır gelecektir. Bu şahsiyetin yetiştireceği evlat ondan emareler taşıyacaktır. Ataların bozulması genç nesle de tesir edip yaşanan çağı ruh buhranlarıyla baş başa bırakacaktır.

Beğler azdı yolundan bilmez yoksul halinden,

Çıkdı rahmet gölünden nefs gölüne dalmışdur.

Toplumun ileri gelenleri diğer insanlar için ister istemez örnek teşkil etmektedir. Toplumdaki düzeni tahsis eden, yüksek mevkide söz sahibi olan kişilerdir. Bu kişilerin nefs hizmetine girmesi hâli; yoksuldan ve dahi muhtaçtan maddi manevi desteğini çekmesine neden olacaktır. Halka hizmetinden uzaklaşan bu zihniyet Hâkk’ın rahmet deryasından çıkıp nefsin menfaat balçığına saplanmıştır. Bu insanların artık ta’at kıldığı tek şey nefisleri olmuştur.

Yunus sözü alimden zinhar olma zalimden,

Korkadurun ölümden cümle doğan ölmüştür.

Âşık Yunus sözünü ve de varoluşun özünü bir âlim olan şeyhinden öğrenip nakletmektedir. Sakın zalimden olma deyişindeki hakikât, insanın kendine zulmedip aslında sahip olmadığı aşağılık vasıflara bürünüp zelil duruma gelmemesine ibraz etmek maksadıyladır. Nefsine zulmü bırakmanın birçok yolu vardır, bunlardan birisi de öleceğini sık sık kendine hatırlatmaktır. Öleceğin bilen insan aslında pek de keyif alınmayacak mahiyette olan bu dünyanın sahte renklerine aldanmaz. Sonlu bir dünyada sonsuz bir yaşam söz konusu değildir. İnsan sonsuz olan ruhunu bir ceset ile taşıdığının idrakine vardığında asıl keyfiyetin ruhun maddeden kurtulup kutsiyetinin anlaşılacağı sonsuz diyarda var olduğunu kavrayacaktır.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 228. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 228. Sayı