HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
BURHANETTİN ÇAKICI 2
Nergis Biray, Sema Eynel 3
KEMAL BOZOK 4
BURHANETTİN ÇAKICI 5
HİDAYET ORUÇOV 6
Ece Türköz Oğuz 7
Simsiyah bir gecede, dayanılmaz bir ağırlığın altında kalmış gibiyim. Kulaklarımda derin, kesintisiz bir uğultu… Uğultuya cılız, anlamsız insan sesleri karışıyor. İnsanlar birbirlerine anlayamadığım şeyler söylüyorlar. Üzerimden ağırlık kalksa, aradan karanlık çekilse, anlayabileceğimi sanıyorum. Nerede, niçin bulunduğumu çıkarabileceğimi sanıyorum. Yüreğimde kıpırdayan sevinç giderek büyüyor. Neye, niçin sevindiğimi bilmiyorum.
Rüyada gibiyim… Ancak görmüyorum. Karanlıkta, ağırlıklar altında ezilerek hayal meyal gelen sesleri dinliyorum. Erkek ve kadın seslerini ayırt edebiliyorum. Daha çok fısıltıyla konuşuyorlar, sonra susuyorlar. Uzun süre ses çıkarmadan, hatta nefes almadan duruyorlar. Sonra yüksek perdeden bir erkek bir kadın sesi, ardından yine fısıldaşmalar ve suskunluk…
Dikkatim ne kadar dağınık… Biraz toparlanabilsem, yüksek sesle söylenenleri anlayabileceğimi sanıyorum. Yüksek sesle konuşsunlar istiyorum. İnadına susuyorlar. Bekliyorlar. Ağırlık, uğultu, karanlık yorgunluğumu artırıyor.
“Hocam!” diyor bir kadın sesi.
Anlıyorum.
Sonra aynı ses heyecanla, sevinçle devam ediyor:
“Hocam! Seyrimeler başladı!”
“Evet, dikkat! Literatüre geçecek bir mucizeye tanık oluyorsunuz.”
Yine yoğun bir sessizlik…
Çıt yok. Nefes yok.
Söylenenleri bire bir anlıyorum. Yüreğimdeki kıpırtı büyüyor. Çok seviniyorum. Dünyanın bütün hazinelerine sahip olmuşum gibi seviniyorum. İçimden koşmak, zıplamak, çığlık atmak geliyor. Kıpırdayamıyorum. Her yanımdan bulunduğum zemine bağlanmış gibiyim. Ağzımı açıyorum, sesim çıkmıyor. Yine de çok seviniyorum. Duyuyorum, anlıyorum, seviniyorum. İçimden ağlamak geliyor. Hıçkırıklarıma engel olamıyor, ağlıyorum. Ağlayabildiğime de seviniyorum.
“Dikkat!” diyor Hoca.
Sessizlik…
Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum.
Ağladıkça açıldığımı, hafiflediğimi, rahatladığımı; birilerine, bir yerlere, bir şeylere hızla yaklaştığımı hissediyorum.
Gözlerim müthiş bir ışıkla kamaşıyor.
“İşte mucize!” diyor Hoca’nın sesi. “An, bu andır! Hepinizden bu anla ilgili gözlem, duygu ve düşüncelerinizi yazılı olarak istiyorum.”
Derin sessizlik…
Her kapatıp açmada gözlerim ışığa biraz daha alışıyor. Görüntüler netleşiyor. Çevremde beyaz giysili, yüzleri maskeli, şeffaf yarım fanuslar içinden bana bakan insanlar görüyorum. Hepsi ciddiyetle, göz kırpmadan bana bakıyorlar. Beyaz giysilerinin göğüs kısımlarına renkli kalemlerle yazılmış harfler ve sayılar var.
“Literatüre geçecek mucize” nedir, bulmaya çalışırken çevremdekilerin astronota benzeyen görüntülerinden dolayı aklıma uzay düşüyor. Fakat ben mi uzaydayım, uzaylılar mı bana geldi, ayırt edemiyorum. Anladığım dilden konuşmalarına şaşırıyorum. Benim uzaya çıkmam mümkün olmadığına, uzaylıların da bana gelmeleri için bir sebep bulunmadığına göre bu fanus kafalı insanlar kim?
Üçüncü seçenek güç kazanıyor. Evet, rüya görüyor olmalıyım. Rüyada her şey görülebilir. Rüyalar, akla, bilime, mantığa uymayabilir. Rüyamda, uzaylılarla birlikte olmalıyım.
Hoca’ın söylediği iki kelimeyle uzaylılar çekiliyor. Yanımda kalan bir kişi beyaz eldivenli elleriyle çevreyi işaret ederek soruyor:
“Nerede bulunduğunuzu anlayabildiniz mi?”
Bu sesi tanıyorum. Karanlıklar içinden bana ulaşan ve anlamaya başladığım iki insandan birinin, Hoca’yla diyaloğa giren yüksek ses. Güven veren genç kadın sesi.
Gördüğüm her şey bembeyaz. Beyaz çarşaflı, beyaz örtülü bir yatakta sırt üstü yattığımı, kablolarla cihazlara bağlı bulunduğumu algılıyorum.
“Ben, başasistan Burcu!” diyor, yanımda kalan uzaylı.
“Başasistan” ne demekti bulmaya çalışıyorum. Bir türlü aklıma gelmiyor.
Başasistan Burcu, söylediğini anlayıp anlamadığımdan emin olmak için eğilerek şeffaf fanusun içindeki dar pencereden yüzüme yakından bakıyor. Gözlerinin rengine ne denildiğini hatırlamaya çalışıyorum, yok… Öyle boş boş bakıyorum.
Bütün dikkatimle onu dinlediğim halde nerede bulunduğum ve başasistanlık konusunda hiçbir fikrimin olmadığını anlıyor.
“Daha çok erken…” deyip gidiyor.
O gidince bana başkaları bakıyor. Bağlı bulunduğum cihazları başkaları kontrol ediyor. Ayakucumdaki dosyaya başkaları bir şeyler yazıyorlar.
Burcu, arada bir uğrayıp bana hâl hatır sorduktan, “Çok iyisiniz! Hızla iyileşiyorsunuz! Yakında servise çıkacaksınız!” gibi sözler söyledikten sonra cihazlara bakıyor, dosyama yazılanları okuyor, kendisi de bir şeyler yazıyor, gidiyor.
Uzun süre gelmediği de oluyor. Öyle zamanlarda gelmesini bekliyorum. Çünkü ondan başka kimse benimle konuşmuyor. Ben karşılık veremesem de bana beni sadece o anlatıyor.
Başasistan Burcu, bir defasında cihazları kontrol edip dosyamı baştan sona gözden geçirdikten ve bazı notlar düştükten sonra;
“Yoğun bakımda son geceniz, yarın servise çıkıyorsunuz!” dedi, gitti.
Çeşitli yerlerimden ölçüm aletlerine uzanan kablolar sökülürken sağa sola bakınarak nerede, niçin bulunduğumu anlamaya çalıştım. Mutluydum. Yüksek tavanlı, geniş, serin bir mekânda tıpkı benim gibi aletlere bağlı insanlarla birlikte bulunduğumu gördüm. Yatanlardan çoğunun yanında makinelere bakan ya da dosyalara not düşen hiçbir yeri görünmeyen beyaz giysili insanlar vardı.
Uzayda bir gezegenin rehabilitasyon merkezinde sanki bizi yeni hayatımıza hazırlıyorlardı. Gözümü açtığımdan beri gördüğüm astronot giysili insanlar böyle düşünmeme sebep oluyordu.
Başasistan Burcu gelir gelmez, her defasında olduğu gibi;
“Serdar Bey nasılsınız?” diye sordu.
“Teşekkür ederim Burcu Hanım, iyiyim!” dedim.
“Ohoo, gerçekten iyisiniz. Sizi en kısa zamanda taburcu ederiz, bilesiniz.”
Artık Serdar Bey’in kim olduğunu biliyordum: Bendim. Bulunduğum yerin Ankara Hacettepe Hastanesi Yoğun Bakım bölümü olduğunu da biliyordum. Ancak niçin burada olduğumu, yakınlarım tarafından niçin aranıp sorulmadığımı bilmiyordum. Sabırlı olmalıydım. Bunları bana servise çıkınca Hoca anlatacaktı.
Başasistan Burcu, üzerimdekileri çıkarıp servis kıyafetini giyerken yardım isteyip istemediğimi sordu.
Kendimi son derece sağlıklı ve güçlü hissediyordum. Akşamdan beri de birkaç kez ayağa kaldırılmış, kısa kısa yürütülmüştüm.
“İstemem!” dedim.
Giyinirken doğrusu zorlandım. Sanki bütün vücudum tutulmuş, kaslarım zayıflamış, hatta erimiş gibiydi. Başasistan’ın uyarısı üzerine orada hazır duran maskemi de taktım. Fakat niçin taktığımı bilmiyordum.
Tepeden tırnağa herkes beyazlar içindeydi ya… Herkesin göğsünde, sırtında renkli harfler ve numaralar yazılıydı ya... Birbirlerini bu renkli harfler ve numaralardan tanıyorlardı ya... Şeffaf fanus gerisindeki görünmeyen ağızlarından zorunlu olmadıkça söz çıkmıyordu ya… Onlarla uyumlu olayım diye itiraz etmeden maskemi taktım. Bana şeffaf yarım fanus vermediler. Soruların baskısından kurtulmak için rüyada olduğuma inanmayı çok istiyordum.
Başasistan Burcu, kapı önünde hazır bekleyen ve gözü üzerimizde olan hastabakıcıya “gel” işareti yaptı. Herkes gibi astronot görünümlü hastabakıcı tuhaf bir sedyeyi yanıma iyice yaklaştırıp yatağımla sedye arasındaki yükseklik farkını sıfırladı. Beni, vaktinden önce doğan, solunum sistemi gelişmemiş bebeklerin konulduğu küveze benzer şeffaf bir kutunun içine koydular. Kapağını kapatıp mandallayınca dış dünya ile irtibatım kesildi. Tenha bir koridoru geçip asansörle üçüncü kata çıktık.
Kalabalık sayılabilecek başka bir koridorda odama doğru ilerlerken gördüklerimden çoğu da tıpkı Başasistan ve hastabakıcı gibi beyaz astronot giysileri giymişlerdi. Benim gibi sadece maskeli olanlar da vardı. Herkes bir yerlere bir an önce ulaşmak istiyormuş gibi aceleyle yürüyordu. Pek az kişi yanındakiyle konuşuyordu.
Küvezden çıkarılıp yatağıma yatırılınca maskemin yüzümde kalacağı söylendi. Ancak odamda kimse yokken maskesiz olabilecektim. Bu, hocanın kesin emriydi.
Çok geçmeden odam giyimleri aynı, numaraları farklı insanlarla dolup dolup boşalmaya başladı. Konuşmalarından çıkardığım kadarıyla burası Hacettepe Üniversitesinin hastanesiydi ve gelenler de hocalar, hemşireler, psikiyatrlar, fizikçiler, asistanlar, intörnlerdi. Bana, farklı bir gezegenden gelmişim ve çok değerliymişim gibi inceleyerek bakıyorlardı. Kimileri sadece konuşuyor beraberindekiler dinliyordu. Kalbimi dinleyip nabzımı sayanlar oluyordu. Kollarıma bacaklarıma, biraz da acıtarak garip hareketler yaptıranlar oluyordu. Beraberindekilerin dikkatini çeke çeke, seslerinin en ciddi tonlarıyla bana garip, saçma ve basit gelen sorular soranlar vardı. Verdiğim sıradan, basit cevapları ciddiye alıyorlar, telefonlarının ses alma düğmelerine basıyorlar, kayda geçiriyorlardı.
Ne derlerse yapıyor ne sorarlarsa cevaplıyordum. Sorularına düşünmeden, aklıma ilk gelen cevapları veriyordum. Böyle davranmak beni rahatlatıyordu. Ağırlıklarımdan kurtulduğumu hissediyor, hafifliyordum.
Odama çıktıktan kısa bir süre sonra gelerek sol elimin üstündeki damar yolundan iğne yapan Gönül Hemşire’yi unutmuyordum. Onu kendime yakın bulmuştum. Gelenler içinde o var mı diye hep bakıyordum. Anne sesi sıcaklığında, duygusal bir sesle adını, mesleğini söyleyerek bana kendini tanıtmıştı. Sonra beni çok rahatlatacağını söyleyerek iğnemi yapmıştı. Çıkmadan önce yanı başımdaki kırmızı düğmeyi göstermiş, “Rahatsızlanmanız şart değil, istediğiniz zaman dokunun, ben gelirim!” demişti. Sonra içinde “mucize” geçen kısa bir cümle kurmuştu. “Siz, mucize insansınız!” gibi ne anlam vereceğimi bilemediğim bir cümle…
Aynı kelimeyi Hoca’nın kullandığını da hatırladım. “Literatüre geçecek mucize!” gibi bir şey söylemişti. “Mucize” fena halde kafama takıldı.
Odamda kimse kalmayınca kırmızı düğmeye dokundum. Hiç bekletmeden gelen Gönül Hemşire’ye mucizeyi sordum.
İki saniye düşündükten sonra “Üzgünüm!” dedi. “Böyle konularda sizi sadece Hoca bilgilendirebilir.”
İşte yeni bir soru daha: “Böyle konular” ne demekti?
Kafamın içindeki soruların sayısı artıyordu.
Hoca’yı beklemeye başladım.
Yapılan iğnenin verdiği rahatlıkla gözlerimin kapandığını hiç anlamadım. Hoca’nın sesiyle gözlerimi açtığımda odamın beyaz elbiselilerle dolu olduğunu gördüm.
“Nasılsınız Serdar Bey?”
Hoca, kalabalığın bir adım önünde, bana en yakın yerde duruyordu.
“Çok iyiyim hocam!” dedim.
“Hoca olduğumu nereden biliyorsunuz?”
“Sesinizden!”
“Ağrınız acınız var mı?”
“Yok!”
“O halde bize lütfen hayat hikayenizi anlatınız. Çocukluğunuzdan başlayıp bugüne doğru gelirseniz daha uygun olur. Buyurun sizi dinliyoruz.”
Çok iyiyim demiştim ama bu sorunun hemen ardından hiç de iyi olmadığımı, hatta oldukça kötü olduğumu anladım. Çocukluğumu bilmiyordum. Sonrasını da bilmiyordum. Beni dinlemeye hazır bu kadar kişiye ne anlatacaktım?
Hoca, içine düştüğüm zor durumu bakışlarımdan anlamış olmalı ki “Ayrıntılı anlatman gerekmez. Aklında kalanları söylesen yeter!” diyerek işimi kolaylaştırdı.
“Mavi arabam eskiydi ama motoru sağlamdı. Konya’dan dönerken Almanya plakalı bir kırmızı arabayla takıştık, yarışmaya başladık. Arabam yatak sardı, beni yolda bıraktı.”
“Sonra?”
“Sonra krem metalik, sıfır bir araba aldım. Onunla Türkiye’yi gezdim. Gürcistan’a gittim, döndüm. Sağlamdı, hızlıydı. Onunla toz yutturduklarımın haddi hesabı yok. Yıllarca kullandım, tık demedi. Beypazarı’ndan dönerken direksiyonunda kalp krizi geçirdim. İnat ettim hastaneye kadar durmadım. Beni hemen yoğun bakıma aldılar. Anjiyo ve iki sitentle iyileştim. Soğudum, sattım arabayı, sıfır siyah aldım.”
“Sonra?”
“Siyah, kullandıklarımın en güçlüsü en hızlısıydı. Ama ben kimseyle takışmıyor, kimseyle yarışmıyordum. Önden ve soldan beni sıkıştırmaya çalışan iki araba hatırlıyorum. İkisini birleştirsen benimkinin dört tekerleği etmezdi. Sürücüleri tuhaftı, bana el kol işaretleri yapıp laf atıyorlar, pis pis sırıtıyorlardı. Keçiören köprüsünü hatırlıyorum, gerisini hatırlamıyorum.”
“Sonra?”
“Sonrasında siz varsınız Hocam. İlk sesinizi duydum. İlk sizi gördüm. Görüntülerinizden dolayı kafam karıştı. Yaşadıklarım gerçek mi, uzayda mıyım, rüya mı görüyorum, bilemedim.”
Kalabalıkta hafif kıpırtılar oldu. Son sözlerime tebessüm ettiklerini hissettim. Hoca’nın tebessüm etmediğini gözlerinde herhangi bir değişim olmayışından anladım. Sesini de değiştirmedi.
“Haklısınız Serdar Bey!” dedi. “Yerinizde kim olsa birkaç saattir yaşadıkları konusunda, tıpkı sizin gibi kararsız kalırdı.”
Hoca sustu. Başasistanına ve arkasındaki kalabalığa baktı. Bu bakışıyla sanki önceden konuştukları bir duruma ya da konuya dikkat çekti. Sonra bana dönerek konuşmasını sürdürdü.
“Serdar Bey beni rahatça anlamanız için tane tane konuşacağım. Kafanıza takılan bir şey olursa, anında sözümü kesip sorabilirsiniz. Bunu yapmanızı özellikle istiyorum. Anlaştık mı?”
“Anlaştık Hocam!”
“Kısmen hatırladığınız gibi siz üç buçuk ay, yani yüz beş gün önce Keçiören Köprüsü’nden arabanızla düştünüz. Kayıtlara “direksiyon hakimiyetini kaybeden sürücü” olarak geçtiniz. Hastanemize getirildiğinizde durumunuz ağır, bilinciniz kapalıydı. Gerekli tetkik ve müdahaleden sonra sizi yoğun bakıma aldık. Yüz beş gün yattıktan sonra bugün hayata yeniden başladınız.”
“Nasıl olur Hocam? İnsan yüz beş gün…”
“Evet, inanılmazdı, ama oldu. Yüz beş günlük ölümden sonra adeta yeniden ve ilkinde olduğu gibi ağlayarak dünyaya geldiniz. Gözlerinizle görerek, kulaklarınızla duyarak, hissederek, konuşarak yeniden yaşamaya başladınız. Bu yüzden adınızı “Mucize İnsan” koyduk. Organ bağışı konusunda eşiniz “peki” deseydi, bugün dört kişinin bedeninde sadece bazı organlarınızla yaşıyor olacaktınız. Eşiniz, döneceğinize hep inandı, inandığı gibi de oldu, şimdi bir bütün olarak yaşıyorsunuz.”
“Eşim mi?”
“Evet! Size çok bağlı, sizi çok seven bir eşiniz var. Eşiniz yüz beş günün en az doksanında yoğun bakımın kapısından ayrılmadı.”
“Bugün niçin yok?”
“Yarın ve ondan sonraki gün de olmayacak. Çünkü sokağa çıkma yasağı var!”
“Yasak mı? O niye?”
“Salgın var Serdar Bey! Koronavirüs Salgını… Tabii sizin bundan haberiniz yok. Yüz beş günde dünya çok değişti. Çin’de ortaya çıkan bu virüs tüm ülkeleri etkisi altına aldı. Salgın her yerde hızla yayılıyor. İnsanlık panik halinde. Uzaylılar gibi giyinişimiz salgın yüzündendir. Size taktırdığımız maske de bu yüzden. İki aydır sıkı kısıtlamalar altında yaşıyoruz. Size anlatacağımız çok şey var. Bu günlük bu kadarla kalsın. Birkaç gün içinde her şeyi öğrenecek, öğrendikçe şaşıracaksınız. Geçmişe dair yaşantılarınızı da bir bir hatırlayacaksınız.”