Yüzleşme


 01 Haziran 2020


Aniden yanan salon ışığı beni uyandırdığında uyku sersemliğinden kurtulup evimde olmadığımı anlamam bir kaç saniyemi aldı.

Sahur vaktiydi.

Annemle birlikte yaşayan kardeşimin evinde geçirdiğim ikinci gecemdi ve ben    

aniden içime yayılan hüznü engelleyemedim. 

Şimdiden özlediğim evimden başka bir yerde kalmayı hiç sevmediğim halde niçin buradaydım.

"Abla istersen benim odamda yat sahura kalktığımda rahatsız olmazsın” demişti kardeşim daha ilk geceden. Ama ben onun rahatını bozmamak ve yalnız kalmak  için salondaki kanepede kıvrılmayı tercih etmiştim.

Alışık değildim başka yerde kalmaya, kendimi sığıntı gibi hissediyordum. Gereksiz yere eşimle aramızda çıkan bir tartışma sonucunda evimi terk etmiş kendimi sokakta gidecek bir yer ararken bulmuştum.

Ben de kalktım, sahur yemeğinde kardeşime eşlik ederek yüreğimi kaplayan burukluktan kurtulmak istedim.

Babamızın vefatından beri aramızda soğukluk vardı. Rahatsızlığımdan dolayı babamın İstanbul’da bir hastanede geçirdiği son döneminde yanında olamayışım onu çok yaralamıştı.

Havadan sudan konuşalım derken konu aramızda bu yüzden oluşan soğukluğa geldi. Ne kadar kendimi ifade etmeye çalışsam da kardeşim beni anlamakta zorlanıyordu. Rahatlamak isterken daha fazla üzülmüş ve üzmüştüm. 

O yattıktan sonra beni uyku tutmadı. Hayat bazen ne kadar karmaşık içinden çıkılmaz bir hâl alıyordu. Önce eşime şimdi kardeşime kendimi anlatamıyordum.   

Eşimin çalıştığı fabrika Corona Virüs nedeniyle üretime ara verdiği yedi haftadan sonra çalışanlarına maske taşıma zorunluluğu getirerek tekrar üretime başlayacağını duyurduğunda Almanya’da salgın halen bitmemişti. Toplu alanlarda maske takma zorunluluğu getirilerek katı izolasyon kuralları gevşetilmeye başlanmıştı.

Hükümet en baştan beri ekonomiyi korumak adına sanayi kuruluşlarına yasak getirmeyip işçilerin sağlığını fabrikaların inisyatifine bırakmıştı.

Yaşlı ve kronik rahatsızlığı olan işçiler doktor raporu alarak iki hafta daha karantinada kalabiliyorlardı. Ben ve eşim astım hastası ve ileri yaşta olduğumuz için bu risk gurubuna dahildik. 

Vardiya amiri olan eşim rapor almayarak işine hemen dönmek istediğini söylediğinde “Kendini ve beni gereksiz yere nasıl böyle bir tehlikeye atabilirsin? diyerek mutlu mesut geçirdiğimiz yedi haftalık izolasyon döneminden sonra evimizin huzurunu bozan fitili ateşlemiş oldum. 

Aramızda geçen tartışma sonrası eşim, benim kaygılarıma saygı duyarak rapor almayı teklif etse de bu sefer ben iş yerinde karşılaşabileceği olumsuzluklara sebebiyet vermemek adına hijyen kurallarına çok dikkat etmek kaidesi ile çalışmasını kabul ettim. 

Henüz işe başlamıştı ki yeni bir sorunla karşılaştık.

Ağustos ayında fabrika kapatılacak, işçiler zorunlu olarak yıllık izinlerini kullanacaklardı.

Eşim çok mutluydu.  Korona salgını yüzünden iptal edilen Mayıs ayı tatilimizde kullanamadığımız uçak biletlerimizi Ağustos ayına almayı planlıyordu.

Onun nasıl bu kadar rahat olduğunu anlamam mümkün değildi. 

Oğlumuz salgının çok ağır seyrettiği Londra’da üç aydır sıkı karantina şartları yüzünden ne bizim yanımıza gelebiliyor nede aynı şehirde olmalarına rağmen hayat arkadaşını görebiliyordu. Bu durumda ben oğlumu merak ederken nasıl tatil yapabilirdim. Evet, eşimde haklıydı zor bir dönem geçirmiş bir kaç hafta için bu kâbusu unutup hayat normalmiş gibi yaşamak istiyordu ama ben bir anneydim. Önce evlatlarım sonra ben geliyordum, eşim kadar mantıklı davranmak elimde değildi.

Huzurumuz bozulmasın diye hep alttan alan ben, inatlaşmış tatile gitmemekte ısrar etmiştim. Ve şimdi burada kardeşimin salonunda eşime ve kardeşime kendimi anlatamayışımın yalnızlığını yaşıyordum.

Hayat doğarken bize ailemizi, vücudumuzu veya karakterimizi seçme şansı vermiyor. Evreler geçiriyoruz. Değiştirme şansımız olmadan içine sürüklendiğimiz olayları zaaflarımız, seçimlerimiz sonucunda edindiğimiz tecrübeler doğrultusunda yaşıyoruz.

Hepimiz bu dünyada var olmak, mutlu olmak için savaş veriyoruz.

Her insanın doğruları ve yanlışları farklı olan bu dünyada hayatımız kendimiz gibi insanlar aramakla geçiyor. 

Çünkü sosyal varlıklarız, bir bebeğin anne sütüne ihtiyacı olduğu gibi sevgiye, merhamete, onaylanmaya ve beğenilmeye ihtiyacımız var. Ciğerlerimize çektiğimiz oksijen gibi ruhumuzun enerjisini sevdiklerimizden alıyoruz. 

Tercih ettiğimiz müzik, izlediğimiz filimler gibi sevgimizi verdiklerimizi biz seçmiş olsak da onların bize ve hayata karşı olan duygu ve düşüncelerini tayin edemiyoruz. Hepimiz farklı bakış açılarına, ihtiyaç ve beklentilere sahip bireysel varlıklarız..

Aynı ailede yetişen kardeşlerin anne babalarını ve birbirlerini farklı tanıdığı, ortak paylaşılanların herkeste farklı etki ve tad bıraktığı bir dünyada yaşıyoruz...

Olağanüstü günlerden geçerken, geleceğimiz bilinmez bir meçhule dönüşmüşken benim gece yarısı hayatın felsefesine dair kafa yormam olağan bir durumdu sanırım.

Pandemiden dolayı sınırlar kapatıldığında ilk önce Londra’da yaşayan büyük    oğlum sonra uzak olduğum vatanım aklıma geldi.

Savaş uçakları ile Avrupa’ya  gelen Amerikan askerleri niçin buradaydı? Resmi açıklamalara göre bir tatbikat için geldikleri iddia edilse de ben buna inanmıyordum. Dünyayı ellerinde tutan süper güçler kapalı kapılar ardında neler plânlamışlardı... Madem bir pandemi vardı o zaman yüzlerce askeri kıtalar arası yolculuğa göndermenin nasıl bir açıklaması olabilirdi? Salgın hastalık ile savaşta askerlerin ne gibi bir bağlantısı olabilirdi?

Her ülke kafasına göre önlem alıyor veya almıyor, sürü bağışıklığı kazanılsın diye anlamsız bir şekilde ülke halkının hayatını tehlikeye atıyordu.

Türkiye ilk baştan beri umumi alanları dezenfekte eden nadir ülkelerden biriydi. Bizler merhametli, yaşlısına özel kıymet veren bir millettik. Yabancılar gibi hastanelerde önce gençleri kurtaracağız gibi insan seçen bir anlayış bizde asla olmazdı.

 Almanya’da iş dağılımında ilk önce Almanlar, sonra Avrupa birliği vatandaşları, en son Türkler ve diğer yabancılara sıra geldiğini yıllar önce eşime iş ararken yaşayarak öğrenmiştim. Peki bu hastalık döneminde hastaneler dolu olduğunda olay farklı olabilir miydi? İş verirken insanları sıralayan sistem hayat kurtarırken farklı davranır mıydı?

“En başta sağlık!” sözleri aynı gökkubbeyi paylaştığımız tüm insanlar için geçerliyken ailemle kendi ülkemde olmayı bu kadar çok istediğim başka bir dönem hatırlamıyorum. Yıllardır önemli sağlık sorunlarımda Türk hekimlerine güvenmiştim ve bu dönemde kendimi nerede ise elli yıldır yaşadığım Almanya’da emniyette hissetmiyordum. 

Alman hastaneleri aynı İngiltere gibi enfekte olan kişileri ancak nefes alamayacak duruma geldikten sonra kabul ediyor, Corona testi yapıyorlardı. 

Türkiyem öylemiydi! Hastalık ilerlemeden acile başvurun test yaptırın diyerek her gün televizyonda salgın sayısı, hastane yoğunluk durumu, aşı ve tedavi yöntemleri gibi konularda bıkmadan usanmadan gece gündüz çalışan, halkına güvence veren bir sağlık bakanımız vardı. Biz Almanya’da altı hafta maske, dezenfekte ilacı bulamazken Türkiye’de halk Almanya’nın sözde dağıttığı milyarlarca Avro ile kendilerine hükümet tarafından bedava dağıtılan kolonya ve maskeleri karşılaştırıp dalga geçiyordu. 

Halbuki hükümet burada halka bir cent yardım vermemiş, küçük esnafa üç aylık cüzi bir hibe yapmıştı. Endüstiriye verilen milyonlarca avronun tamamı krediydi. Burada vergi kaçırmak sigortasız çalışmak imkansız olduğundan yıllardır ödediğimiz işsizlik sigortalarından çalışamadığımız bu dönemde sıkıntı çekmeden ödeme alma hakkımız vardı. 

Bizler gurbette hayata teşekkürü, elimizdeki nimete minneti daha çok mu biliyorduk acaba? Bugünlerde Vatandan uzak olmak kendimi her zamankinden daha fazla garip, sahipsiz ve yetim hissettirdi bana.                                                                                                                          

Bazı şeyler yaşanmadan bilinmez ...Anavatanın sıcak kucağında oturup uzaktan bize bakanların benim bu duygularımı anlaması maalesef çok zordu...

Aileme karşı hassaslığım, alınganlığım değiştiremediğim bu sebeplerden dolayı  olsa da, yalnızlığımın verdiği bu endişeli halim ve gerçekler ile yüzleşmekten başka çarem yoktu…

( Avrasya Akademi Kuray Hikaye Atölyesi Mayıs 2020)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 162. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 162. Sayı