HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
HUDAYBERDİ HALLI 4
KEMAL BOZOK 5
SEYFETTİN ALTAYLI 6
SULTAN RAEV 7
“İki gündür bahçeye bile çıkmıyorum. Sadece, iki saatte bir, perdenin aralığından bahçeyi seyretme izni veriyorum kendime. Bana, çıkma dediler; fakat öl demediler. Merak ediyorum: Hiç çıkmadan nasıl yaşar insan bir evde?” Oğuz Atay bu cümlelere bir kitabın içinde hayat verirken yaşadığımız zamandan çok da uzak sayılmazdık. Uzun gibi görünse de alt tarafı takvim yaprağına kırk beş yıl eklendi. İnsan ömrünün yarısından fazlası deyip geçiştirmemeli bir sonraki kırk beşte neler olur ?
Açıkçası tereddütteyim. Yaşananlara masum gözle bakmayı dilerdim ama en çok da bu çağda gözlerimi açmam gerekir. Tarih bile geçirdiği salgınların tecrübesine rağmen, bu denli hazırlıksız yakalanmışken, bir felaketle karşı karşıya kalmamızı olağan göremem. Belli ki verilmek istenen mesajlar ve hedefe ulaştırılmak istenen mızraklar var ama bu sefer mızrakların virüsten örme olduğunu unutmayalım. Belki de savaşların artık dışa yansıyan kanlı meydanları terk edip mikropların toplumu karman çorman ettiği zamana yol aldığımızın göstergesidir. Her ne kadar başlangıç olsa bile yarar uğruna türetilenlerin ne sonuçlara hizmet edeceği muammadır. Alfred Nobel barış uğruna bulduğu keşfi için yıllar sonra “İnsanların ölümüne neden olacağını ve savaşlarda kullanılacağını bilsem ellerimi keserdim” düşüncesinden kurtulamamıştır. Günümüzde de teknolojik gelişmelerin sayısı artışta ama yarar uğruna değil de zararlı kullanımı olmayacağından emin olamayız. Bu yüzden dozu kaçırılmadığı takdirde şüphe yol göstericidir. Sorgusuz yaşam görürken kör olamaya benzer. Sonuca ulaşmak için biraz da irdelemek gerekir. Mesela gelecekte hücuma hazır ol diyenler komutanlar değil de uzaktan kumandalar olabilir. Ama bir hocamızın dediği gibi son sözü piyade söyler.
Biraz da karşılaştığımız manzaralardan söz etmeliyim. Vapurlar bir süreliğine kıyıya yanaşırken su yüzüne çıkan yunuslar, egzoz karışmayınca kendiliğinden temizlenen hava, üzerine basılmayınca canlanan çimler hayat buldu. Doğa fazlalıklardan kendini arındırdı ama ne yazık ki insanlar birbirlerinden kaçar oldu. Mesele şu ana mahsus değil, yaşanan olaylar geleceğe yansıyacak gibi görünüyor. İster istemez, tokalaşanların , birbirine sarılanların, hal hatır soranların, ziyaretlerin sıklığı azalacak yerini yalnız yaşama bırakacaktır. Asıl çekindiğim değerlerden uzaklaşmaktır. Belki de kırk gün süren karantina yerini kırk yıla bırakacaktır. Aklıma takılan soru insana hizmet eden şehirler insansız kalınca ölü bir topraktan farksız kalmazlar mı ? Sessizliğe gömülen sokaklar ışığını kaybederse, varlığı hiçbir şeye hizmet etmez. Doğa insanlardan kurtuldu ama canlanabilmesi için yine ihtiyaç duyduğu insan değil mi ?
Yaşamdan yakınanlara değinmeden geçemeyeceğim. Bu durum biraz ölmek için suya atlayanların sudan çırpınarak kurtulmalarını istemelerine benzedi. Asıl meselenin ölmek değil de yaşam için savaşmaktan ve anı yaşamaktan ibaret olduğunu öğrendiler. Bir yandan da insanların düşünmek için çokça zamanı olduğunu da yadsıyamayız. Bu yalnızlığa, köşeye çekilmişliğe herkesin ihtiyacı olduğu aşikardı. Biraz da yaşamın aceleciliğinden kurtulmuş olduk. Saniyelerin kıymetini bilmeden tuttuğumuz tempoda anı yaşamaktan muzdariptik, biraz da olsa dizginlendik. Kıymet bilmeye başladık. Geç kalınmışlık ve ertelenmişleri biraz da olsa tamamlamaya fırsat bulduk.
Yaşadıklarımız ,sınandıklarımız oldu. Kıymetini bilmediğimiz dostlukları, üzerine tükürdüğümüz kaldırımları, fotoğraf çekmekten doyasıya seyredemediğimiz gökyüzünü, ıslanmaktan kaçındığımız yağmuru, sıcağından çekinip gölgeye saklandığımız güneşi özler olduk.
Sabahları rica minnet aldığımız ekmeği, ayaklarımızın geri gittiği yerleri bile aramaya başladık.
Temennim insanlık uyanışa geçer de yarına bıraktıklarını bugün tamamlar. Aksi takdirde almaktan şikayetçi olduğu nefes için bir gün tüm servetini kaybebilir ve umarım konunun cüzdan bolluğundan değil de gönül zenginliğinden geçtiğini anlamak için hayatlarını tüketmeye gerek kalmaz.
Ne garip birbirleriyle sınanalar kendi kendiyle sınanır oldu. Bir kez daha yalnızlığımız taçlandı. Mesele dil, din, kültürken can meselesine dönüştü. Sahiden düşünüyorum da hayatın sillesini hak etmemiş miydik ?